İktidarların beden politikası ve başörtülü kadın

Salı, 22 Ocak, 2019
Başörtülü toplumsal yaşam hakkına sahip olabilmek için ömrünü harcamış kadınlardan birisiyim. Dolayısıyla başörtülerini çıkarıp toplumsal görünürlüklerini değiştiren kadınlar hakkında ne düşündüğüm yolunda çokça soruyla muhatap olmanın getirdiği bir zorunlu yazı bu.

Muktedirlerin ve iktidarcıkların (makro ve mikro iktidarlar) beden politikasıyla başı dertte olanların estirdiği meydan okuma rüzgarı hakim gündeme. Dayatılan bir normdan dayatılan diğer norma geçişin öyküsü, bir anlamda. En çok kadın bedenleriyle görünürlük kazanıp siyasal, toplumsal, kültürel çatışmaların aracı kılınan giyim-kuşam kısmında asılı kaldık, biyo politik tasarımların. İdamdan kürtaja her alanda yürütülen beden politikası toplum tasarımı aracı ama biz kıyafette, kılda tüyde takılıyız hâlâ. Hayatı her anlamda kuşatıp bireyi, farklı toplumsal kesimleri, kıyafetiyle sembolleştirerek politikasını toplumsallaştıran, bu yolla ideolojisini sürdürülebilir kılan iktidarlar, yeni bir şey değil. Salt bizim ülkemize özgü olmadığı gibi.

#1yearchallenge etiketiyle değişim süreçlerini fotoğraflarla belgeleyerek toplumsal beden algısına meydan okuyan kadınların sosyal medya paylaşımları üzerine çok yazılıp konuşulsa da hâlâ söylenecek şeyler var. Öncelikle herkese “bi susun” demek isterim. Kopan vaveylaya bir yazıyla katılırken herkesin susmasını istemek komik fıkraları andırsa bile. Başörtülü toplumsal yaşam hakkına sahip olabilmek için ömrünü harcamış kadınlardan birisiyim. Dolayısıyla başörtülerini çıkarıp toplumsal görünürlüklerini değiştiren kadınlar hakkında ne düşündüğüm yolunda çokça soruyla muhatap olmanın getirdiği bir zorunlu yazı bu.

Başörtülü olmanın da, başı açık olmanın da öncelikle kadın bedenleri üzerindeki iktidarların beden politikasını sembolize ettiğini görmek gerektiğini düşünüyorum. Hani başörtüsü siyasi sembol sayılır kimilerince, karşı kutup için de modern norm olarak dayatılan başı açık olma hali siyasi semboldür. İkisi de yanlış değil. Her ikisi de farklı iktidar öbeklerinin yürüttüğü farklı beden politikalarını sembolize eder. Beden politikası kavramı ve bu konudaki akademik çalışmalar yeni olsa da modern öncesi geleneksel yaşam ve yönetim politikalarının da aynı yöntemlerle toplumları kontrol altında tuttukları bilinir.

Batı’da tek parça kıyafet dayatılan kadınların elbiseden döpiyese ve oradan bikiniye varan iki parça giysi macerası hayli uzun mesela. Toplum geneli için dayatılan, erkek kadın herkesin etkilendiği toplumsal aidiyeti, kimliği kıyafetinde taşıma mecburiyeti getiren baskılar da herkesin malumu. Pek çok Avrupa ülkesinde belli dönemlerde Yahudilere mavi pabuç giyme mecburiyeti getirilmesi gibi. Bizde de farklı değil. Toplumsal aidiyetler, imparatorluk bünyesinde kıyafetlerle kimlik kartı, niteliği kazanırdı. Gölge oyununda, kıyafetleriyle ayırt edilen ve aidiyetleriyle isimlendirilen karakterleri hatırlamak bile yeter bunun için. Bireyin değil ait olunan cemaatin önemi vardı o zamanlar iktidar için ve toplumu kontrol kolaylığı yaratırdı. Serpuşlar ve pabuçlardı aidiyetin sembolü. Sarı çizmeli Mehmet Ağa deyimi, taşralı Türkleri kast eden bir söz olarak bu beden politikasının ürünü. Şehirlerdeki Ermeni, Rum, Yahudi, Müslüman (o dönemlerde Türk ismi kırsala mahsustu) kadınların her birinin giysileri farklı özellikleriyle cemaatlerini ve dolayısıyla devletin toplumu denetleme aracı olan beden politikasını sembolize eder.

Aydınlanma’yla birlikte değişmeye başladı kıyafetin kartvizit niteliği. Modern ulus devlet sürecinde vatandaş potasında eritilmek istenen etnik, dini, kültürel aidiyetlerin görünmez kılınması elzemdi. Ve tek tip kıyafet devletlerin beden politikasına hizmet etti. Cumhuriyetten önce başlamıştı, Osmanlı’da fraklar, smokinler, jaketataylar. Potur ve şalvar yerine pantolon, çarşaf yerine ferace modası da büyük şehirlerde yerini mantolara bırakmıştı. Kültürel alışverişin sembollerinden birisi üstelik ferace-manto dönüşümü. 18’inci yüzyılda Osmanlı kadınının giydiği feracenin Fransa’da gördüğü rağbetle doğmuştu 19’uncu yüzyıl Avrupa’sında manto modası. Sonraları “asri kadın kıyafeti” olarak Batı modasından alınan manto, ferace yerine giyilir oldu. Kaçınılmaz kültürel etkileşimle ve modayla iktidarların beden politikası arasındaki ilişki de mühim mesele. Konumuz itibariyle başörtüsüne dönecek olursak bu süreçte çağ dışı ilan edildiğini hatırlarız. Kadınlar için başı açık olmanın, modern norm olarak dünyanın her yerinde kopyalanan modernleşme süreçleriyle dayatıldığını anlamak da zor değil.

Tıpkı bugünkü challenge akımı gibi modern dayatma karşısında bir meydan okumaydı, başörtülü kadınların özgürlük hareketi de. Özelde devletlerin ama daha çok küresel modernite olgusunun yarattığı “toplumsal beden algısı” karşısında bedeli mukabili bir meydan okuma. Kuşkusuz dinin hayli geriletildiği akıl çağı karşısında inançların yeniden siyasallaşması süreciyle de paralel olarak. Dolayısıyla siyasal İslam’ın sembolü olarak görüldü/kullanıldı. Dini ideolojiye dönüştüren bu akımın muktedirleri için de öznenin/kadının kontrolü anlamını taşıyordu başörtüsü. Kadınlar için modernin çemberi yarma, kuşatılmışlıktan kurtularak kamusalın parçası olabilme anlamı taşısa da.

Modern, dayatmacı, tek tipçi iktidara göre siyasal İslam’ın sembolüydü başörtüsü. Başörtülü kadınların çoğu içinse dindar kimliğini gizleme gereği duymadan modern olunabileceğinin sembolüydü ki onun için annelerimizin örtme biçiminden farklıydık. Siyasal İslam’ın egemenlerine göre İslam toplumlarını diri tutmanın, moderne/Batı’ya karşı Müslümanların ezilmişlikten kurtulup şahlanışının sembolüydü. Bin dört yüz yıllık bir medeniyetin olumlu olumsuz açılardan her yükünü kadına saran bir beden politikasıydı. Örtünmenin biçiminden, başörtüsünü tamamlayan kıyafet modellerine, kadının haline tavrına hatta gideceği/gidemeyeceği yerlere kadar belirleyen cendereye dönüştü zamanla. Özellikle siyasal İslamın bir kolu olan Milli Görüş çizgisinden, gömleğini çıkarıp ayrıldığını ilan etmiş olsa bile AKP iktidarıyla birlikte baskısı artan beden politikasının cenderesinde, kendi başörtüsüyle boğulmakta kadınlar.

Herkese “bi susun” demek isteyişim bundan. Feminizmin erken devirlerinde kadınların erkek pantolonu giyip dışarıda sigara içerek toplumsal beden algısına karşı meydan okumasına benziyordu, başörtülü kadınların özgürlük mücadelesi. Aynı şekilde bugün #1yearchallenge akımı da aynı beden politikalarına karşı çıkan kadınların kendi olma mücadelesi. Kendisini iyi hissettiği, mutlu olduğu şekilde yaşama arzusu bence. Hissettiği şekilde görünme, göründüğü şekilde toplumda yer alma mücadelesinde aynı yolun yolcusuyuz.

Son olarak şunu da belirtmek gerekli ki başörtüsünden vazgeçen ilk kadınlar değil bu yeni akımın mensupları. Osmanlı’nın son, cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren kamusal alanda kendisine yer bulmak için gönüllü veya zorunlu başörtüsünden vazgeçmişti ilkin kadınlar. Sonra yasaklar devrinde kimi kadın bu dayatmaya karşı çalışma hayatını seçerek başını açtı. Kimileri benim gibi emeklilik döneminde yeniden örtse de başörtülü yaşamak gereğine inanmayarak tekrar örtmeyenler de çok oldu. Yine yasaklar sürecinde başörtülü okumak, çalışmak için ağır bedeller ödeyerek okulunu, işini bırakan kadınlar arasında da sonraki yıllarda başörtülerini çıkaranlar çok olmuştu. Gerek İslam ilahiyatı incelemeleri gerekse kendi içsel yolculukları doğrultusunda kıyafet değişikliği yaşayan kadınlar da çok önemli bir bahsi diğer.

Her biri iktidarların beden politikasına direnci işaret ediyor. Özellikle kadın bedeni üzerinde kurulan baskılara karşı koymanın büyük cesaret istediğini herkes görmeli. Direnmenin zorluğunu herkesin göz önüne alıp bireylerin, önce kendi içinde yaşadığı değişimin güçlüğünü idrak etmesi gerekir. Sonra aileye, yakın çevreye ve iktidarlara karşı çıkışını, özgür iradenin ve kendisini ifade hürriyetinin gereği kabul ederek saygıyla susmalı herkes. Unutulmasın ki modernitenin, devletlerin, dini grupların uyguladığı beden politikaları ile siyasi muarızların, kadınların, başlarını örtme veya açma pratiklerini kendi muhalif duruşlarına malzeme yapma gayreti arasında hiçbir fark yok.


Berrin Sönmez kimdir?

1960 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünde okudu. Öğrencilik yıllarında Maliye Bakanlığı'nda çalışıp mezuniyet sonrası Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak akademiye geçiş yaptı. Halkevi üzerine yaptığı doktora tezini sağlık nedeniyle yarım bırakarak üniversiteden ayrılıp çeşitli orta okul ve liselerde tarih öğretmenliği yaptı. Yaklaşık beş yıl sonra önce okutman sonra öğretim görevlisi olarak tekrar akademiye döndü. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisiyken yakalandığı 28 Şubat sürecinde ve bu defa isteği dışında üniversiteden bir kere daha ayrıldı. Sözleşmesinin haksız olarak yenilenmeyişine itiraz ederek açtığı idari dava, dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağlı yargısının pervasızca verdiği “rektörün takdir yetkisi” gerekçesiyle reddedildiği için emekli oldu. Dört-beş yıl çeşitli kurum ve konumlara demir atarak geçirdiği çalışma hayatı sonrası kendisini ilk defa gerçekten ait hissettiği tek yer olan Başkent Kadın Platformu Derneği üyesidir. Sivil toplum alanında kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunusuyla gönüllü çalışmayı sürdüren feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI