Çekiç Güç’ten bahçeli evlere: Bir 'tampon' hikayesi

Pazartesi, 21 Ocak, 2019
Erdoğan, “TOKİ’nin yapacağı bahçeli evler” retoriğiyle konuya girmiş bulundu. Ancak tıpkı 1991’de Özal’ın yaşadığı gibi bir ‘altyapı sorunu’yla karşılaşabilir. İktidar ortağı MHP şimdiden böyle bir ‘tampon bölge’ uygulamasını asla kabul etmeyeceğini ilan etti. Üstelik bu kez ekonomik darboğaz büyük sermayenin talep ve temennilerini de dışa bağımlılığı da giderek güçlendiriyor. “Batı’yla daha uyumlu”, macera aramaktan uzak bir rota yerel seçimden sonra mecburi istikamet haline gelebilir.

İlk olarak ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, New York’ta, Eylül 2018’deki BM toplantıları sırasında gazetecilere söyledi. Suriye’deki Amerikan askeri varlığı için “Sahada olmanın pek çok yolu var; illa postallarımızın sahada olmasını kast etmiyorum…” diyordu. Jeffrey daha önce hem Türkiye hem de Irak’ta büyükelçilik de yapmış, bölgeyi ‘yakından’ tanıyan bir ABD diplomatı olarak, yakın geçmişten örnekler de sıraladı bu “postalsız sahada olma” formüllerine ilişkin. 1991’deki ilk ‘Körfez Savaşı’ndan sonra Irak hava sahasında 36. paralelin kuzeyinin uçuşa yasak bölge ilan edilmesini hatırlattı: “Bildiğiniz gibi, uzun yıllar boyunca, Irak’ın kuzeyinde yerel müttefiklerimiz vardı ve hava desteği sağladık. Bunların, gelecekte Suriye’de izleyeceğimiz yol olduğunu söylemiyorum. Sadece orada aktif olabileceğimiz pek çok yol olduğunu söylüyorum.”

Jeffrey, “yerel müttefiklerimize hava desteği sağladık” diyerek, 1991 Temmuz’undan 2003 Mayıs’ına kadar, yani ikincisi işgalle sonuçlanan iki ‘Körfez Savaşı’nın bitişleri arasındaki 12 yıl boyunca süren uçuşa yasak bölge ve bu uygulamanın operasyonel gücü olarak Silopi’de konuşlanan çokuluslu askeri birimi kast ediyordu. Türkçe’ye “Çekiç Güç” adıyla yerleşen bu askeri birlik, Amerikan, İngiliz, Fransız ve Türk unsurlardan 2 bin kadar asker, önemli bir hava gücü, radar ve istihbarat sistemlerinden oluşuyordu. Irak hava sahasında 36. paralel kuzeyindeki uçuş yasağını uygulayarak denetliyor ve ‘Huzuru Temin’ adı verilen operasyonları yürütüyordu.

1988’de Halepçe’de binlerce Kürdü kimyasal silahlarla katleden Saddam Hüseyin yönetimindeki Bağdat rejimi, ABD öncülüğündeki ‘koalisyon’ güçlerinin 17 Ocak 1991’de başlayan hava saldırılarına 45 gün dayanabilmiş ve işgal ettiği Kuveyt’ten çıkarak 3 Mart’ta ateşkes imzalamıştı. Bu yenilginin ardından kuzeyde Kürtlere güneyde Şiilere yönelik katliamlara girişti. Irak askerlerinin saldırılarından kaçan yüzbinlerce sivil (farklı kaynaklara göre 300 ila 500 bin) Kürt, Türkiye sınırına yığıldı. Özal’ın yardım çağrısının ardından ABD Başkanı Bush, Irak’ın kuzeyinde bir uçuşa yasak bölge ilan edilmesine ön ayak oldu. Bu Kürt sığınmacılar, Nisan 1991’de, artık bu ‘güvenli bölge’ içinde kalan kendi topraklarına döndüler. Ancak, “Irak ordusunun yeniden saldırmasını engellemek” gerekçesiyle güvenli bölge uygulamasını denetleyecek bir askeri birlik gündeme geldi. İşte bu birlik “Çekiç Güç” adıyla Silopi’ye yerleşecek, 2003’te ABD’nin Bağdat’ı işgaliyle Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesiyle birlikte otomatik olarak varlığı sona erecekti. Ve bu 12 yıl boyunca, İslamcısı, muhafazakarı, milliyetçisi, merkez solcusu ve liberaliyle Türk egemen siyasetinin tüm renklerinin, nasıl aynı noktada buluşabileceğini gösteren müstesna bir işlevi daha olacaktı Çekiç Güç’ün.

Gelin bakalım.

1991’e gelindiğinde, Cumhurbaşkanı Özal, içeride 8 yıllık iktidarının ardından artan ekonomik sıkıntılar ve 89 baharında başlayarak 91 kışında zirveye çıkmış işçi sınıfı hareketi karşısında zor durumdaydı: Bir yandan işçi eylemleri, bir yandan Demirel gibi güçlü bir rakip ve giderek daha çok destek gören SHP’nin yürüttüğü muhalefet… Ve nihayet, kendi partisi ANAP içinde de bir tür Özal otomatı gibi görünen Başbakan Yıldırım Akbulut aracılığıyla tüm iç ve dış siyaseti Çankaya’dan yönetmesine tepki olarak gelişen itirazlar… Bu koşullarda Özal, Körfez Savaşı ve Irak Kürtlerinin yaşadığı insani trajedide büyük bir fırsatın kokusunu alıyordu. ABD öncülüğündeki koalisyonun uçuşa yasak bölge ve bu kapsamda Türkiye’de bir çokuluslu güç konuşlandırılması planını hevesle benimsedi. Ancak bir sorun vardı. Kürt halkını Saddam Hüseyin rejiminden koruma gayesiyle gerekçelendirilen bu uygulama için Türkiye’nin Kürt politikası fazla ‘şahin’ kalıyordu. Özal da hem Çekiç Güç’ü ülke kamuoyuna benimsetebilmek hem de içinde bulunduğu siyasal krizi atlatabilmek için gerek dış desteğe gerekse içeride yeni ittifaklara ihtiyaç duyuyordu. Bu arayışı ilk olarak kendi partisi içinde yaptı. Mesut Yılmaz, Özal’ın dış siyasete pervasız kişisel müdahaleleri nedeniyle Dışişleri Bakanlığı’ndan istifa ederek ANAP içindeki homurdanmanın bir tür simgesi haline gelmişti ve 15 Haziran 1991’deki olağanüstü genel kurulda Özal’ın otomatı olarak bilinen Yıldırım Akbulut’a rakipti. ANAP’taki milliyetçi, muhafazakar ve liberal klikler arasında kendisine en yakın olan dindar-muhafazakarlar olmasına rağmen, Özal son anda liberallere destek verdi ve Akbulut’u bozguna uğratan Yılmaz ANAP Genel Başkanlığı’na, dolayısıyla da başbakanlığa geldi. Özal parti içi muhalefeti Mesut Yılmaz’la birlikte çalışarak yedekleyebileceğini düşünmüştü. Velhasıl, Çekiç Güç’ün Silopi’ye konuşlanması Temmuz 1991’de Mesut Yılmaz’ın başbakanlığı döneminde gerçekleşti.

Bu kapsamda ikinci taktiği Kürt sorunu konusundaki ezber bozan çıkışları oldu: Çok tartışılan ve sonradan tevil etmek zorunda kalacağı “federasyonu da konuşmalıyız” sözü; “TRT GAP televizyonunda Kürtçe yayın yapılabilir” demeci; Meclis’teki HEP’in Hazine yardımı almasının önünün açılması, Kürt liderler Talabani ve Barzani ile kurduğu ilişkiler, Abdullah Öcalan’ın bir basın açıklamasıyla ilan ettiği 1992 ateşkesine giden süreçte yürütülen ‘örtülü müzakere’…

Böylelikle gerek Çekiç Güç, gerekse bu tartışmalar çerçevesinde Kürt sorunu, iç siyasetin en önemli enstrümanlarından biri haline geldi. Ve bu durum, Özal’ın 1993’teki ani ölümünün ardından da sürdü. Ancak bu küçük askeri birlik, Türkiye’de egemen siyasetin bir tür mecburi ikiyüzlülüğünü de çarpıcı biçimde açığa çıkaran bir işlev görüyordu. Muhalefetteyken Çekiç Güç’e karşı çıkan eksiksiz tüm siyasi figürler, kendi başbakanlıkları döneminde görev süresinin uzatılması için çaba gösterecekti. Özal’ın ilk planına şiddetle karşı çıkan Demirel ve İnönü, Ekim 1991’deki seçimin ardından kurdukları koalisyon hükümetleri süresince 3 ve 6 aylık dilimler halinde Çekiç Güç’ün görev süresini uzattılar. 1995’te “Bu bir işgal birliğidir” diyen Erbakan, 1996’da DYP ile koalisyon kurarak başbakan olduktan sonra, parti içinden gelen itirazları, vekillerle tek tek görüşüp “Uzatmak zorundayız” diyerek etkisiz hale getirdikten sonra Çekiç Güç’ün görevini defalarca uzattı. Çiller, Yılmaz, Ecevit başbakanlık yaptıkları dönemde aynı şeyi yaptılar. Birliğe en sert muhalefeti yapan ve uçuşa yasak bölgeyi “PKK’nın Türkiye’deki terör faaliyetleri için cephe gerisi” olarak niteleyen, Çekiç Güç’ü de açıkça PKK’ye yardım etmekle suçlayan MHP’nin iktidar ortaklığı sırasında ise Bahçeli, görev süresini uzatan tezkereyi Başbakan Yardımcısı olarak imzalayıp durdu.

Çekiç Güç, muhalefette olan herkesin “milli çıkarlar gereği” karşı çıktığı ama iktidara gelen herkesin de yine “milli çıkarlar gereği” savunduğu bir garip uluslararası bağlantı haline geldi. Özal, kendi siyasal sıkışmışlığını aşmak için bir Kürt sorununda bazı liberal adımlar atılır ve bu yolla yeni müttefikler kazanabilir miyim, diye aranmıştı. Onun iktidarına son veren DYP-SHP, “Kürt realitesini tanıyoruz” çıkışları ve demokratikleşme vaatleriyle iktidara geldi. Ama devletin içinden, özellikle de güvenlik bürokrasisinden çok sert bir karşı hamle gelmiş, JİTEM ve öteki kontrgerilla yapılanmalarının da devreye girmesiyle ülke 1991 sonundan başlayarak kan gölüne dönmüştü.

Başta siyaset üzerindeki vasi etkisi süren ordu ve diğer güvenlik bürokrasisi olmak üzere, müesses nizamın devlet içindeki tüm unsurları, ABD’ye Çekiç Güç konusunda verilen zorunlu tavizi, içeride hiçbir kural tanımayan, ‘terörle mücadele’ çerçevesi altında tüm toplumun tasallut altında tutulduğu bir “milli güvenlik rejimi” ile dengelemeye çalıştılar. Bir yandan utangaçça da olsa Kürt sorununa çözüm ve demokratikleşme yönünde çağrılar yapan sanayi ve finans burjuvazisi de son noktada “rotasını Batı olarak ilan ettiği sürece” bu milli güvenlik diktatörlüğüne razı geldi.

Şimdi belli ki Türkiye’nin önüne Suriye sahası için benzer seçeneklerin gelmesi ihtimali var. Esasen ABD’nin Suriye sahasındaki etkinliğini güçlü tutmak için yapılandırılmış, Türkiye içinde pek çok kesimin ‘beka sorunu’ olarak işaretleyeceği, Irak’takine benzer bir ‘güvenli bölge’ ufukta görünmüş durumda. Politik sezgileri iç siyaset sahnesindeki diğer herkesten daha güçlü olan Erdoğan, “TOKİ’nin yapacağı bahçeli evler” retoriğiyle konuya girdi bile. Ancak tıpkı 91’de Özal’ın yaşadığı gibi bir ‘teknik ve moral altyapı sorunu’yla karşılaşabilir. İktidar ortağı MHP şimdiden böyle bir ‘tampon bölge’ uygulamasını asla kabul etmeyeceğini ilan etti. Üstelik bu kez ekonomik darboğaz büyük sermayenin talep ve temennilerini de giderek güçlendiriyor. “Batı’yla daha uyumlu”, macera aramaktan uzak bir rota mecburi istikamet haline gelebilir.

Bu haliyle, 31 Mart’tan sonra söyleminde ve ittifaklarında önemli değişimlerin arayışında olan bir siyasal iktidar görmek çok şaşırtıcı olmayabilir.


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI