Kültürel iktidar ve ‘ensesi patlayan’ papağan

Cuma, 21 Aralık, 2018
Küçücük bir kuşa öldüresiye eziyet eden adam, bugüne ait ‘gerçek bir tip’tir... Dönemin ruhu ona, bu eziyeti ‘herkese seyrettirme’ cüretini, esasen bir çöküntü halindeki kişiliğini ‘aykırı kimlik’ etiketiyle ortaya salma ve savunma cesaretini vermektedir. Kültür endüstrisi bu özelliklerini beğenmiş, işlevli bulmuş ve onu ‘ünlü’ etmiştir. Ama o özellikleri icat etmemiştir. Kendi istediği şeyleri söylemeye zorlayarak bir papağanı boğazlayan cani, bugünkü toplumsal ilişkilerin bir ürünüdür.

“Şark’a bakmaz, Garb’ı bilmez, görgüden yok vâyesi;
Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz, bütün sermâyesi!..”

Mehmet Akif Ersoy’un ustura keskinliğindeki bu mısraları, Safahat’ın üçüncü cildini oluşturan Hakkın Sesleri’nde yer alıyor. Mehmet Akif, sekiz Kuran ayetinin bir tür manzum mealini de içeren bu kitabı, Balkan Savaşı bozgununun gerçekleştiği 1913 yılının ilk yarısında yazmış. Yukarıdaki mısralarla biten şiiri de Bakara suresinin 11 ve 12. ayetlerini yorumladığı bu meallerden biri.

Akif, kaybedilmiş Balkan Savaşları ile birlikte, artık endişesi paniğe dönüşmekte olan Osmanlı aydınlarının genel ruh halini paylaşmaktaydı. Hakkın Sesleri’ndeki öfke, yas, umutsuzluk ve yer yer isyan patlamaları bu ruh halinin ürünüdür. Ve bu açıdan Akif, Halide Edip’le, Ömer Seyfettin’le, hatta karşılıklı şiirlerle birbirlerini kıyasıya eleştirdikleri Tevfik Fikret ile duygudaştır.

Elbette Türk sağcıları bu mısralardaki duygu dolu belagati çok sevdi ve (genellikle özgün bağlamından da kopartarak) sık sık kullandı. Üstelik sadece bağlamından koparmakla kalmadı, sözcükleri değiştirilmiş bir yanlış söylenişini diline doladı. Ve bu iki mısranın, görgü yerine edep, vâye yerine paye denilerek tahrif edilmiş hali yaygınlaştı. Türk milliyetçi sağcılığının ‘sancak partisi’ olma iddiasındaki MHP’nin genel başkanı da hem yine bağlamından kopararak hem de sözcükleri yanlış olan versiyonu kullanarak “tiwitleyecekti” mısraları. “Milli şair”in eserine ‘epey saygılı’ bir milliyetçi lider…

Bu mısraları benim gündemime sokan ise BBC canlı yayınına çıkıp, “Türkiye’de tutuklu gazeteci yok” ve “[Barış imzacısı akademisyenler için] Bir örgütü ya da diğerini destekliyorlar. Eğer böyle olmasaydı, başları belada olmazdı” diyen, Cumhurbaşkanlığının akademisyen başdanışmanı oldu.

“Şark’a bakmaz, Garb’ı bilmez, görgüden yok vâyesi;
Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz, bütün sermâyesi!..”

Başdanışmanın söz konusu video röportajı Türkiye gündemine 18 Aralık gecesi girdi. Bir gün sonra Beştepe’de Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri dağıtılacak ve 2018’in ‘Vefa Ödülü’ Mehmet Akif Ersoy’a verilecekti.

Mehmet Akif Ersoy adına ödülü, torunu Selma Argon aldı. Ama bir zamanlar ‘İslami entelijensiya’nın üstüne açılmış bir şemsiye gibi görünen ve bugünkü iktidarın moral değerler açısından ‘emektar amiral gemisi’ olmakla övünen Yeni Şafak gazetesi, internet sitesinden ‘haberi’ verirken Mehmet Akif’in torununun adını yanlış yazacak, soyadını ise hiç hatırlayamayacaktı: “Kültür Sanat Vefa Ödülü’nü Mehmet Akif Ersoy adına Sema … aldı.” (*)

Aynı Yeni Şafak, bir gün sonra, “Albayrak Grubu tarafından Şeker Fabrikaları’nın satın alınması dolayısıyla yapılan 600 milyon Euro yatırımı” gerekçe göstererek 30 çalışanını işten attı. Vakit “Mehmet Akif bilme vakti” değil, “şeker fabrikası satın alma yoluyla yatırım vakti” idi nitekim.

Cumhurbaşkanı, ödül töreninde yaptığı konuşmada, bir süredir “Kültürel iktidar olamadık” kalıbıyla tekrarladığı serzenişi dile getirdi bir kez daha. Şöyle diyordu: “Geçtiğimiz 16 yılda demokraside ve ekonomide çok büyük devrimlere imza atan Türkiye, maalesef eğitim ve kültür sanat politikalarında arzu ettiğimiz mesafeyi kat edememiştir. Esasen bu alandaki gelişmelerin, diğer yatırımlar gibi sadece devlet projeleriyle, kamu imkanlarıyla sağlanabilmesi işin tabiatına da uygun değildir. […] çünkü bu faaliyetler sonuç itibariyle bireysel çabaya, üretkenliğe dayalıdır. Devlete düşen görev, bireylerin bu gayreti ortaya koyabilecekleri iklimi tesis etmektir.”

Katılmamak mümkün değil. ‘Şeker fabrikaları’nda, konut projelerinde, enerji ihalelerinde “kamu imkanlarıyla sağlanan gelişme” kültür alanında sadece bu yolla sağlanamaz elbette. Bilakis, öbür işlerde sağlanan ‘gelişme’ bu alanı da kendine benzetir, orada kök salıp endüstrileşir. Ve sonunda, ‘kültür için’ milyarlar da dökmüş olsanız, ‘otantik amiral gemisi’ gazetenizin ‘editörleri’, simge şairinizin ahfadını bilmeyen bir kuşak haline gelir. Sizin için de zaten, muhtemelen asgari ücretten az hallice olan maaşları, şeker fabrikası alınca gözünüze batmaya başlayan ve böylelikle elden çıkarılan bir ara elemandır kendileri…

Cumhurbaşkanının konuşmasında bu hakikat de yer alır ilginç bir şekilde. Yukarıda alıntılanan sözlerinden hemen önce, “Günümüzde kültür endüstrisi öyle bir seviyeye geldi ki, dünyada girmediği, ulaşmadığı, tesir etmediği yer kalmadı” demektedir.

Erdoğan’ın konuşma metnini yazan danışmanının Frankfurt Okulu düşünürlerinden ödünç alarak cümleye iliştirdiği “kültür endüstrisi” kavramı, geleneksel halk kültürlerini de işaret edebilen, bunları da kapsayabilen “popüler kültür” kavramının yerine ikame edilmişti. Kavramı ilk kez kullanan Adorno ve Horkheimer, bireysel ya da toplumsal bir özne tarafından değil de bizzat endüstriyel kapitalizmin eylem ve amaçlarınca inşa edilen, nesneleşmiş bir kültürü tarif ediyorlardı bu adla. Yalnızca üretimi ve çalışmayı değil, bunlardan kalan zamanlarla birlikte bütün bir yaşamı tüketimin alanı haline getiren; özel ilişkileri, aşkı, aile bağlarını, sanatın duyum ve soyutlamalarını bu tüketimin ve onu gereksinen kârın bir uzantısına dönüştüren kapitalist bir üründür, endüstriyel imalat olan bu kitle kültürü. Ve tam da ‘fabrika yatırımlarının’, ihalelerin, ‘kamu imkanlarıyla sağlanan gelişmelerin’ mecrasıyla iç içe, bunlardan türeyip yine bunlara dönerek var olur. Her şeyin satın alınabildiği ama hiçbir şeyin elde edilemediği bir fantezi bataklığı olarak, geçmişte sanatın doldurduğu alanı doyumsuz bir eğlence ile ilhak ederek yükselir. İnşaatlar, ihaleler, özelleştirilmiş fabrikalar, iyiden iyiye metalaşmış eğitim ve sağlık, ucuzlatılmış emek, öz örgütlerinden ve dayanışma ağlarından mahrum emekçi sınıflar ile kurulmuş iktisadi düzenin bir çıktısıdır bu kültür. Genellikle yalana (ve yanılsamaya) dayalı, basmakalıp, basit, ikiyüzlü, ilkesiz nitelikleriyle bir ticari ürün, bir ‘meta’dır.

Ve ‘zamanın ruhu’ şeklinde boy gösterir bu metalar; televizyonlarda, gazetelerde, internette, popüler edebiyat ve müzikte, insanlar arası ilişkilerde… Gerçek yaşamın yabancılaşmış ama anlık olarak hakiki bir görüntüsünü oluştururlar. Zira ‘popüler kültür’ ürünleri, kitlelere nasıl yaşayacakları konusunda telkinde bulunan sentetik malzemeler değildir sadece; onların halihazırda nasıl yaşadıklarının da bir temsilidir. Sözgelimi popüler TV programları, sadece insanlara davranış kalıbı aşılamazlar; toplumsal düzenin onların yaşantısında oluşturduğu davranış kalıplarını taklit eder, yeniden üretirler aynı zamanda. Televizyonlardan, gazetelerden saçılan ‘rezalet’, art niyetli bir devlet-iktidar-patron vs. yancı grubunun bir tür laboratuvarda icat ettikleri yozluklardan ibaret değildir; toplumun rezil koşullarının yansımasıdır.

Esasen birer ‘insan sirki’ olarak kurulan ve mevcut tüm ‘hastalıkların’ temsil edilmesi, böylelikle ‘herkesin kendinden bir şeyler bulması’ için seçilmiş ekiplerle yürütülen şovlardan birinde, bir yemek pişirme programında elde ettiği kötü şöhreti sürdürmeye çalışan ve bunun için küçük bir kuşa eziyet edişini görüntüleyerek bunu ‘herkese seyrettiren’ adam, bugüne ait ‘gerçek bir tip’tir… Dönemin ruhu ona savunmasız küçük bir canlıya yaptığı eziyeti gösterme cüretini, esasen bir çöküntü halindeki kişiliğini ‘aykırı kimlik’ etiketiyle ortaya salma ve savunma cesaretini vermektedir. Kültür endüstrisi bu özelliklerini beğenmiş, işlevli bulmuş ve onu ‘ünlü’ etmiştir. Ama o özellikleri icat etmemiştir. Kendi istediği şeyleri söylemeye zorlayarak bir papağanı boğazlayan cani, bugünkü toplumsal ilişkilerin bir ürünüdür. “Gazetecilik nedeniyle tutuklu kimse yok” diyen akademisyen vakası ile “papağan boğazlayan şovmen” vakasının aynı akşam, aynı saatlerde zuhur etmesi hayatın isabetli bir cilvesidir. Öyle savunulan bir düzen böyle ‘şöhretler’ üretir. Ve eğer Mehmet Akif kadar bilinç ve soyutlama gücüne, estetik düzeye sahip bir kültürel filiz varsa, bu, mevcut koşullara direnç gösterenlerin arasında bir yerdedir. O akademisyenlerle yürüyenler bu şairleri temelli kaybetmiştir çünkü. Gençleri de başkentin göbeğinde “burayı sana mezar edeceğiz” diyerek bir başka memleket şairini, Ahmet Telli’yi taciz ederek teyit edecektir bunu.

(*) Bu yazıyı görerek ya da başka bir uyarıyla düzeltmedilerse (20 aralık gece saatlerinde hala düzelmemişti zira) Selma Argon’un adını yazamadıkları haberin linki şurada:
https://www.yenisafak.com/hayat/cumhurbaskani-erdogan-kultur-ve-sanat-odulleri-toreninde-konusuyor-3416075


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI