'Okkanın altı'na kim gidecek?

Cumartesi, 8 Aralık, 2018
Artık mesele, AKP’nin ve ortaklarının kendi geçmişiyle bugünü arasındaki ‘etik sınırlarını zorlayan’ çelişkiler değil, bu türbülansı geçebilme ve yarına tutunabilme meselesidir. Ve geçtiğimiz haftanın gelişmeleri, şimdiki derin buhranın yol açacağı türbülansın sonucunda ‘okkanın altına kim(ler)in gideceği’ konusunda, yönetici sınıflarda da henüz nihai bir uzlaşma olamadığını gösteriyor.

Perşembe günü, Sırrı Süreyya Önder’in, 2013 Newrozundaki konuşması nedeniyle verilen hapis cezası için Kandıra Cezaevi’ne teslim olduğu saatlerde Erdoğan, AKP il başkanları toplantısındaydı ve sosyal medya platformlarındaki takipçi sayısıyla övünüyor, onu dinleyen partililerin ateşli alkışlarına mazhar oluyordu.

Her iki olay için de geçmişten hatırlatmalar yapan ‘çelişki’ itirazları geldi. Sırrı Süreyya’nın tutuklanmasına neden olan konuşmayı yaptığı Newroz kutlamasının o dönemki gazetelerde nasıl övgülerle manşetlere çekildiği ve Erdoğan’ın sosyal medya ile ilgili olarak vaktiyle “tivitır mivitır, karşıyım” demesi tanık gösterildi. Haklı itirazlar elbette. Egemen siyaset arenası için bile, asgari düzeyde etik kaygısı olan bir siyasal hattın bu kadar kısa süre içinde ve bu denli dramatik sonuçlara yol açan başkalaşımlar göstermesi siyasal teşhir için iyi bir fırsattır.

Ama bize teşhir için elverişli görünen şey, bir yandan da bugünkü iktidar fizyolojisinin en işlevli yanı olabilir mi?

* * *

Kendisi de kapitalizmin tarihsel bir krizine yanıt olarak ortaya çıkmış olan neoliberalizm, gürültüyle yayıldığı tüm yeryüzü köşelerinde hastalanmış durumda. Kapitalizmin krizine bir yanıt iken şimdi bizzat kendisi krizin yüzey alanı… Neoliberal doktrin, artık Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’daki merkez kapitalist ülkelerde de, ‘küresel pazar’ ayinleriyle birer eriyik halinde bu ‘merkez’e yapıştırılıp onun uzantısı haline gelmiş ‘dış çemberler’de de dikiş tutmuyor. Farklı ülkelerde farklı fenomenler ve olaylar eşliğinde seyretse de, sonunda aynı toplumsal, ekonomik ve siyasal kriz çatısında destelenebilen bir bütünleşik kriz fışkırıyor tüm kapitalist uygarlıktan.

Uluslararası ve yerel sermayelerin ipleri dolaysız olarak ele aldığı ve serbest piyasa tanrısının emirleri doğrultusunda inşa ettiği kurumlar, bunlar etrafında örülmüş siyasal ve kültürel tahkimat birçok noktada kum gibi dağılmış ya da dağılmaktayken, yine her ülkede kendi meşrebince neşet eden liderlerin şahsında ‘otoriter rejimler’ yükseltiliyor; aynı dayanıksız kumdan karılarak. Bu rejimler ve liderleri; kapitalizmin 2008 büyük sarsıntısının ardından yerleşik hale gelen uzun dönemli krizlerine eşlik edecek şekilde modifiye olmuş, neoliberal mutantlar olarak sahneye çıkıyor.

Türkiye’nin özgünlüğü, ‘90’lar ve 2000’lerdeki liberal demokratik dönüşümler fazının da, bugünkü ‘otoriter devletçilik’ fazının da aynı aktörlerce sahnelenmesi… 90’larda bir tür ‘erken kostümlü prova’ ile törpülenen, çapakları temizlenen, hamuru yumuşatılan ve 2000’lerin başından itibaren tekrar ve daha kalıcı olarak iktidara yerleşen siyasal fraksiyon, her iki dönemin de ihtiyaç duyduğu veçhelere bürünebilen bir 1001 surat gibi esneklik göstererek varlığını koruyor.

Bunda, kriz siyasetinin son 40 yılında Türkiye hâkim sınıflarının yeni siyasal seçenekler üretememesi ve aşağı yukarı aynı aktörlere mahkum kalmasının da etkisi var elbette. Ama uzun süre AKP koalisyonunda, bir süredir de esasen liderinde vücut bulan fraksiyonun ‘marifetleri’ de süreci belirledi: Sözde demokratik açılımlar, ekonomik ve siyasal liberalleşme ve sair 90’lar 2000’ler meşrebine de; bunun azalarak bitmesinin ardından zuhur eden, tek devlet tek bayrakçı, dinci-milliyetçi otoriter rejim meşrebine de uyum gösterebilme marifeti…

Dört yıl önce çözüm sürecinin ‘paydaşı’ gibi davranıp, sanki gerçekten bir ‘çözüm’ istiyorlarmış gibi mutabakat aradıkları Kürt siyasetçileri, şimdi o dönemlerde beyan ettikleri fikirleri nedeniyle hapse atmaları da, “tiwitır miwitır, karşıyım” denilerek yadsınan sosyal medya ağlarındaki takipçi sayılarıyla, sayfa görüntülenmeleriyle rüzgar yapmaları da aynı marifetlerin sonuçları. Ve bu, artık şaşırtıcı olmadığı gibi, sistem için kendi başına yıkıcı ve itibar kaybettirici de değil. Muhafazakâr demokratlık, ılımlı İslamcılık ve nihayet otoriter devletçilik yüzlerine bürünerek ülkeyi yönettikleri yıllarda, kurumları, devleti ve bunların etrafındaki siyasal, ideolojik, kültürel çerçeveyi bir hayli değiştirdiler ve tam da bu çelişkileri haiz bir sistem olarak yeniden örgütlediler. Dolayısıyla, bugün AKP’nin istikrarsızlığı, ikiyüzlülüğü, itibarsızlığı gibi görünen şeyler, Türkiye’deki hâkim sistemin kendisinin çelişkileridir. Bir krize yanıt olarak ortaya çıkmış ve kendisi krize dönüşmüş bir sistemin çelişkileri.

Nitekim AKP’nin 2001-2002 deki çıkışı da siyasal partileri birbirine benzeştiren ve işlevsizleştiren bir başka ekonomik-siyasal kriz dönemine tekabül eder. Burjuvazinin, 90’lar boyunca atomize olan, dağılan politik güçlerini, etkili bir polarizasyonla başlangıçta iki ana kamp üzerinde toplamayı, ardından kendisi etrafında büyük oranda birleştirmeyi başarmış; bu esnada da devlet ve orduda, gündelik yaşam ve kültürde siyasal-ideolojik dönüşümler gerçekleştirmiştir. Sözgelimi ‘dinselleşme’, artık, ömrü ve fonksiyonları ‘AKP iktidarının ömrü’ ile sınırlı olmayan bir sorundur. Bir zamanlar ‘laikliğin bekçisi’ olduğu varsayılan kurumlar için –bile– yeniden laikleşme sorunu söz konusudur. Sistem AKP’yi oluşturan siyasal geleneği/fraksiyonu ve kadroları dönüştürürken kendisi de onunla alaşımlanarak dönüşmüş durumda zira…

Ancak konu giderek derinleşen bir ekonomik buhran olunca, sistemin başlıca egemen oyuncularını ideolojik ya da pragmatik nedenlerle yedeklemiş olmak yetmiyor. Burjuvazi, eski geleneksel İstanbul sermayedarlarından yeni İslami burjuvaziye dek tüm fraksiyonlarıyla ‘kriz teyakkuzunda’ bulunuyor. Kaçınılmaz olarak, ‘siyasi dizayn’ muhtevası da bulunan talepler üretiyor ve öne sürüyor. ‘İş dünyasını temsil eden aracılar’ AKP-MHP koalisyonunun yeniden istihkamına gayretleniyor. Herkes tam da ‘tek adam rejimi artık tesis edilmiş’ gibi davranırken TÜSİAD, (dengeyi gözetmeyi ihmal etmese de) ‘uyarı’ içeren metinler yayınlıyor. Zaten büyük oranda içerilmemiş durumda olan hatta en son bizzat seçmen düzeyinde “ülkenin kaymağını yiyorlar” denerek dışlanan geleneksel kentli orta sınıflar zaten hoşnutsuz; ama yeni ‘İslami’ küçük burjuvaziden gelen homurtular da giderek daha çok duyuluyor. Bu sınıflar arasındaki ilişkiler çaprazlama olarak kriz doğurmaya aday görünüyor. Geçmişte yerellerden Ankara’ya doğru uzanan siyaset ve imtiyaz hatları, rejimin giderek daha fazla kristalize olmasıyla bu kez ‘merkez’den, Ankara’dan yerellere doğru çarpık bir harekata girişiyor. Geriye kalan son mini iktidar alanları olarak yerel yönetimler için, iktidar blokunun bizzat devlet ve parti bürokrasisisin seçkinleri arasından belirlediği adaylar, bu popülizmin sınırlarına varıldığını gösteriyor.

Ve hepsinden önemlisi, tam hakimiyet altındaki toplum kesimlerinin, emekçi sınıfların, bir önceki dönemin büyüme ve sosyal yardım ağları üzerinden sağlanmış konsensüsü, şimdilerde enflasyon, hak ve gelir kayıpları, işsizlik gibi nedenlerle tehdit altında bulunuyor. Henüz ortak bir stratejiye sahip birleşik bir emek hareketi ortaya çıkmamış olsa da oy tahkimatının ana gövdesi kabul edilen emekçi sınıflar belirsizliği en yakından hisseden kesimler olarak geleceğe şüpheyle bakıyor.

Çarşamba günü tutuklu havalimanı inşaatı işçilerinin yargılandığı davayı izleyen Medyascope TV muhabiri Ufuk Çeri, duruşma salonunda Dev Yapı İş Sendikası Genel Başkanı Özgür Karabulut’un anlattığı çarpıcı bir anekdotu aktardı. Eylemlerin ardından işçilerle devlet ve şirket yetkililerinin yaptığı toplantıda Kaymakam şöyle demişti: “Ben mülki amirim, ama IGA (işveren firma) CEO’su burada benim üstümdedir”!

Durum tam olarak budur. Böyle bir yönetici sınıflar korelasyonu ve tam da bu noktadaki bir siyasal bürokrasi.

Artık mesele, AKP’nin ve ortaklarının kendi geçmişiyle bugünü arasındaki ‘etik sınırlarını zorlayan’ çelişkiler değil, bu türbülansı geçebilme ve yarına tutunabilme meselesidir. Ve geçtiğimiz haftanın gelişmeleri, şimdiki derin buhranın yol açacağı türbülansın sonucunda ‘okkanın altına kim(ler)in gideceği’ konusunda, yönetici sınıflarda da henüz nihai bir uzlaşma olamadığını gösteriyor.


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI