Recep İvedik olmak!

Cuma, 7 Aralık, 2018
Dışlanan ya içine gömülür ya dışarıya patlar. Dışarıya patlayan en zayıf, en uyumsuz, en ürkütücü görülen özellikleriyle kusar kendini. Bundan acı bir lezzet duyar gibidir. Bir çeşit intikam hissidir bu. Yoksulun zenginlerin dünyasında, kaybedenin kazananlar arasında görünür olabilmesinin en kestirme yollarından biri rahatsızlık yaratmak, korkutmak, iğrendirmektir.

Tam önümde yürüyorlardı. Üç genç adamdılar. İkisi yirmilerine yakın, üçüncüsü lise çağında gibi görünüyordu. Görünmez sınırları aşmış da oraya gelmişçesine iğreti duruyorlardı şehrin en akışkan bulvarında. Kılık-kıyafetleri, saç tıraşları, jest ve mimikleri, jargonları başkaydı. Gürültücü tavırları da bunlara eklenince bir podyumda yürüyorlarmışcasına gözleriyle takip ediyordu onları kalabalık. Bunun farkındaydılar çünkü böyle olsun istiyorlardı, o belliydi. Bulvar boyunca peş peşe yürüdük. Her adımda etrafları biraz daha boşaldı. Bunun da farkındaydılar, hoşlarına gidiyor gibiydi hatta böyle olması. Afraları tafraları, sözleri, jestleri ile işaretini verdikleri potansiyel saldırganlıklarının karşılık bulduğunu, tedirginlik yarattığını görüyor olmalıydılar. Bazen içlerinden birisi sakince yürüyen bir genç kadının önüne pat diye atlayarak bulvar üzerindeki ışıltılı mağazalardan birinin vitrinine doğru ani bir hamle yapıyor, orada gördükleriyle ilgili yorumlarını, yüksek sesle ve galiz küfürler eşliğinde uzakta kalan arkadaşlarına iletiyordu. Arada birbirlerinin ensesine bir tokat patlatarak yahut birbirlerini dirsekleyerek, omzuna bir yumruk atarak sürdürüyorlardı kendi aralarındaki sohbeti. Biri uzun bir zinciri, etraflarındaki boşluğu daha da genişletecek biçimde biteviye çeviriyordu. Bir diğeri durup dururken popüler bir şarkıdan nağmeler patlatıyordu. Birkaç adım sonra hızla akan trafiğin içine kendilerini atıp çığlık çığlığa, izleyenlerin yüreklerini ağızlarına getirerek karşı kaldırıma geçiyor, aynı yolla rotalarına geri dönüyorlardı. Bu uzunca ve tedirgin takip hali, onlar kendilerini itiş kakış, uzak semtlerden birine sefer yapan bir halk otobüsüne atıncaya kadar sürdü.

***

Oğlumun çocukluktan ergenliğe geçişi süresince Recep İvedik serisine, onun ısrarı ile maruz kaldığım çok oldu. İvedik, İstanbul’a yamanmış gibi duran yoksul bir semtte yaşayan, işsiz-güçsüz, hoyrat bir delikanlıdır. İstanbul’da öyle semtler vardır ki, oradan hiç çıkmadan hayatınızı sürdürmek zorunda kalabilirsiniz. İstanbul’da yaşıyorum demenin çok da inandırıcı olmadığı birer yaşam alanıdır o semtler. Çoğunluğu aynı şehirden göç etmiş, bir kısmı akraba sakinleri umarsızca işten eve, evden işe mekik dokurlar. Aynı anda hem uykulu hem de telaşlı olmayı becerebilirler. Kurnaz bir siyasetçinin vaadine en çok onların kapılacağını, bir kriz anında da en ağır kaybı onların yaşayacağını düşünürsünüz biraz da büyüklenerek. Şehir büyüdükçe onlar iyice büzüşür, dışarıda kalırlar.

Recep İvedik işte böyle bir mahallenin bebesidir. O mahalle içinde kaybedenin de kaybedenidir. Meteliksizliği, çirkinliği, heybetli bedeni, rüküşlüğü, pasaklılığı, yol-yordam bilmezliği ona daha baştan kaybettirmiştir. Bütün bunların karşılığı onda hoyratlık olarak tezahür eder. Kendine bir alan açmak ister. Bunu yapabilmek için de sosyal olarak dışlanmasına sebep olan tüm özelliklerini, dezavantajlarını avantaja, silaha dönüştürmeye girişir. Kendisini çirkin, kaba, hoyrat, görgüsüz bulanlara, bunların altını daha fazla çizerek mukabele eder. Kendisinden iğrenildiğini hissettiği anda koca bir balgamı muhatabının ayaklarının dibine fırlatır; kendisinden korkulduğunu hissettiği anda kollarını iki yana açıp geniş göğsünü daha da belirginleştirerek muhatabının üzerine yürür; gürültücü ve kaba olduğundan şikayet edildiği durumlarda daha yüksek sesle konuşur, etrafındaki her şeyi kırıp dökerek, önüne çıkanları iterek dolaşır. Sinmeyi, utanmayı reddeder. Sıkıştırılmaya çalışıldığı kaptan taşar. “Medeni” topluluğun dışına itildiğinin farkındadır. Ama fazla uzağa gitmeye niyeti yoktur.

İvedik’in ve benzerlerinin, bir zamandır sosyal medyada “çomar” olarak isimlendirilen tiple birçok ortak noktası vardır. Ekşi Sözlük’te sayısız özelliğiyle tariflenen çomar, şark kurnazı, beleşçi, takiyyeci bir tiptir. AKP iktidarı döneminde palazlanmış bir figür olarak kabul edilir. Bu tip, alamet-i farikası olan Doblo’nun arka camına tuğra yapıştıran, düğünde, asker uğurlamasında silah sıkan, yürüyen merdivenin ortasında dikilen, otobüste dizlerini önündekinin sırtına dayayan, ‘merhaba’ya selamünaleyküm diyerek karşılık veren, memleketçilik ve otoban kenarında piknik yapan biridir.

Başta bahsettiğim ve rahatlıkla acımasız çomar tarifine uydurulabilecek genç adamları izler ve gözlerken onları uzak bir semtten buraya getirenin ne olduğu üzerine düşündüm hep. Aklıma gelen Recep İvedik ve onu şehrin ışıltılı merkezine yönelten saikler oldu. Eğlenmek, kalabalığa karışmak niyeti taşıyorlardı muhtemelen her genç insan gibi. Ama kültürel ve fiziksel özellikleri onları bir gerilim filminin aktörlerine, aralarına karışmak istedikleri kalabalığı da endişeli izleyicilere dönüştürmüştü. Bunu fark etmemeleri mümkün değildi. Ama avantaja çevirmeleri mümkündü. Kendini kentin sahibi olarak gören kalabalığın arasında kendine yer açmanın tek yolu buysa onlar için, bu yoldan yürüyorlardı. Onları içe kapanmak yerine taşmaya yönelten, mevcut iktidarın hedef kitlesine dahil olmak, vatanperver, gözünü budaktan esirgemez, mukaddesatçı bir gençlik ideali olarak revaç bulmaktı belki. Başka semtlerin, alt kültürlerin, hoyrat bir dünyanın, eril şiddetin kol gezdiği, delikanlılığın, kadınlar için dahi en büyük zenginlik ve güç sayıldığı bir alemin insanı olmaktı. Hanım evladı, cadde çocuğu, yoz, anarşist veya korkak olmamaktı.

***

Dışlanan ya içine gömülür ya dışarıya patlar. Dışarıya patlayan en zayıf, en uyumsuz, en ürkütücü görülen özellikleriyle kusar kendini. Bundan acı bir lezzet duyar gibidir. Bir çeşit intikam hissidir bu. Yoksulun zenginlerin dünyasında, kaybedenin kazananlar arasında görünür olabilmesinin en kestirme yollarından biri rahatsızlık yaratmak, korkutmak, iğrendirmektir. Ne ile ve nasıl tarif ediliyorsa daha fazla o olmak, bir tür cezaya dönüşmektir.

Çağatay Akman’ın melodisinin çalıntı olduğu iddia edilen Gece Gölgenin Rahatına Bak şarkısı sosyal medya sayesinde çok popüler olmuştu. “Sessizce hapşırmaya çalışan erkek ibnedir” gibi ajitatif ve nefret söylemine haiz tweetler atan Akman’ın başta bahsettiğim çocuklar gibi rahatsızlık vererek görünür olmaya çalıştığı açık. Öte yandan, şarkının sözleri Akman’ın doğup büyüdüğü Zeytinburnu gibi, şehrin göbeğinde olup şehrin kalbine oldukça uzak düşen bir semtin çocuklarına neler hissettirdiğini iyi anlatıyor:

Gece gölgenin rahatına bak bi de dön kaderimin bahtına yar,
Seni düşlerin anlayacak ta dön memleketin haline bak.
Aldı dünya çantasını gidiyor bıraktı bize fazlasını,
Dönüp bakmaz arkasına bi de gel tat kalbimin bombasını.

Adaleti koyduk ortasına, dön dedi döndük voltasına,
Fakirin paradan haberi yok ama zenginin meyvesini koy votkasına.
Hadi gönlümü vurdun da söyle kim kimin umrunda!
Yılan yatıyo koynunda bi öpücük kondur boynunda.

Yakın bir tarihte Balat’ta dolaşırken, genç erkeklerin doluştuğu bir Şahin acı bir frenle yanımda durdu. Pencereden kafasını çıkaran şoför Çukur dizisinin orada çekilip çekilmediğini, çekiliyorsa setin nerede olduğunu sordu. Sorularını cevaplayamadım ama kim bilir nereden küçük bir otomobile doluşup, sokaklarında yerli ve yabancı turistlerin foto safariye çıktıkları Balat’a gelen bu genç adamlar, kendilerine benzeyen delikanlıların, öykündükleri bir erkeklik modelinin popülaritesinin peşine düşmüşlerdi. Gazlayıp giderlerken arkalarından bakıp çomarın çok bilinmeyen sözlük anlamlarından birini düşündüm: Yara üstündeki kabuk. Bu sert görünümlü, canı pek delikanlılar kabuk bağlayan ama iyileşemeyen bir yara gibi yaşıyorlardı. Onların yaralarını göstermeye, kimsenin de o yarayı görmeye niyeti yoktu.


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI