Küçük şeylerin tanrıçası

Perşembe, 2 Ağustos, 2018
Annemizi yurt edinmeye yeltendiğimizde bu küçük işleri yapanın dünyayı boynuzlarında taşıyan öküz olduğunu da fark ettik. Oklavaya, saksıdaki fesleğene, uyuyan sütün yoğurda uyanışına sevdalanırken, evin kendi inşa ettiğimiz manasına sevdalanıyorduk aslında. Ona itibarını iade ediyorduk. Bu bağlılığın bizi annelerimiz gibi köleleştirebileceğini de gördük ama aldırmadık. Baş ederiz, dedik.

Kendimi ya evde peynirin bitip bitmediğini hatırlamaya çalışırken buluyordum ya da kara kara çat kapı gelen misafire ne ikram edileceğini düşünürken… Bazen de şıpınişi tasarladığım akşam yemeği menüsü için gerekenleri evdeki erzak dolabında bulup bulamayacağımı tahmin etmeye çalışıyor, önünde sonunda eve yakınmış gibi görünüp, ağır poşetlerle yürürken evden giderek uzaklaşan markete dalıyordum.

Kadim zamanların köşe yazarlarının sıkça sarf ettikleri bir tabirle entipüften konular benim ve hemcinslerimin ilgi alanımızdaydı. Gündelik hayat bilgisinin zayıflığına, havailiğine, gelgeçliğine hükmedenlerce, yani çoğunlukla erkeklerce itibarsız işlerdi bunlar. Biz şimendifer gibi tozu dumana kata kata oradan oraya koşturup gündelik hayatın ağını örerken, bir küçümseyici söz, müstehzi bir bakış, umursamaz bir tavır o ağdan bir ilmeği söker, ipin ucunu kaçırır, ağda büyük bir delik açardı.

Muftak simyacıları, zor zamanlar battaniyecileri, turşucular, reçelciler, salçacılar, erişteciler, magazin forevercılar, dizicilerdik biz. Bir kısmımızın itibarlı sayılacak birer işi de vardı. Mesai arkadaşlarımız da şaşarlardı bu küçük işlerimize ama. Ne de olsa kariyerist genç kadınlar olarak önce ailemizin kadınlarına dudak bükerek çıkmıştık yola. Biteviye çorba karıştıran, elinde bezle toz avına çıkan, ev ahalisinin altından çarşafları çeken, arada keyiflenmek ve dertlenmek için bildikleri tek yol konu komşuyu toplayıp gün yapmak olan annelerle derdimiz vardı. Ev işini, el işini, yiyecek-içeceklerin terkibini öğrenmek istemiyorduk, kölelikti bu. Biz dışarıda, erkeklerin sahiplendiği dünyada olmak istiyorduk. Ama eve geldiğimizde de, evin erkekleri gibi, sofranın başına çörekleniyorduk sorgusuz sualsiz. Koltuğun yerini, perdenin desenini beğenmiyor, çeyizlik dantel örtülere gözlerimizi kısarak nefretle bakıyorduk. Reklam kuşağı başladığında televizyon ekranından “Siz hâlâ annenizin yağını mı kullanıyorsunuz?” diye parmak sallanıyordu bize. Haşa! Annelerimizin yağında kavrulmaktan ölümden korkar gibi korkuyorduk. Merdaneli çamaşır makinesinin silindirinden geçmiş, çalı süpürgesiyle iki büklüm yer süpürmüş, habire yorgan kaplamış ve halıların püsküllerini yıkamış yıprak annelerimiz bizim karabasanımızdı. Onları canımız afili bir yemek istediğinde, çocuğumuza baktıracağımız zaman veya aldatılmış, yorgun, yenilmiş olduğumuz zamanlarda başımızı dizine koymak için hatırlıyorduk. Hep müşfik, hep anlayışlı olmaları gerekiyordu onların. Anneydiler, ev kadınıydılar. Başka ne işleri vardı ki? Erkeklerin parmaklarının ucuyla tuttuklarını onlar sımsıkı sarar, sırtlarını döndüklerini onlar sahiplenirlerdi. Sırları tutar, “kabahat”leri örterlerdi. Baharatın iyisini parmaklarının ve burunlarının ucuyla anlarlardı. Bütçedeki delikleri ince ilmekler atarak kapatırlardı. Gittikleri gezmelerden ev ahalisine üstü peçeteyle örtülmüş poğaçalar, kekler getirir; tavuğun budunu, etin yağsız tarafını, meyvenin sağlam olanını erkeklere ve çocuklara ayırırlardı.

Erkeklerin mühim dünyalarına ve görkemli hayatlarına fon teşkil ederlerdi. Akraba düğünlerinde salon fotoğrafçısının çektiği karelerde en şık halleriyle, kocalarının omuz başlarında boy gösterir; gömlekleri ütülü, karınları tok tutarlardı. Beylerinin yanlarına yakışmak, onları eve bağlamak için didinirlerdi. Ev işlerini iyelik ekiyle yaparlardı. Tozumu aldım, çöpümü döktüm, yemeğimin altını kıstım… Mezuniyetlerde, nişanlarda gözleri dolardı. Duygusallığın, endişe ve vehimlerin, dualar ve ahların küçümsendiği, böreğin, pilavın, iğne oyasının maddi bir değerinin olmadığı akli bir alemin kilit taşlarıydılar aslında. O taşı oradan çektiğinizde dünyanın başınıza yıkılacağını ancak o taşa dönüştüğünüzde fark edebileceğiniz aklınıza gelmezdi.

***
Annemizi yurt edinmeye yeltendiğimizde bu küçük işleri yapanın dünyayı boynuzlarında taşıyan öküz olduğunu da fark ettik. Oklavaya, saksıdaki fesleğene, uyuyan sütün yoğurda uyanışına sevdalanırken, evin kendi inşa ettiğimiz manasına sevdalanıyorduk aslında. Ona itibarını iade ediyorduk. Bu bağlılığın bizi annelerimiz gibi köleleştirebileceğini de gördük ama aldırmadık. Baş ederiz, dedik. Kâh ettik, kâh edemedik. Ama bize iyi gelen bu küçük şeyleri yapmayı ve sevmeyi öğrendik.

İşimiz gücümüz buydu bizim, gökyüzünü boyadık, yırtılan denizi diktik her sabah. Hem de her sabah, inatla. Sabah olmaktaysa eğer her gecenin sonunda, bizim yüzümüz suyu hürmetine olmaktaydı. Dünyayı boynuzlarında taşıyan öküzlerin hürmetine…


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI