Gülgün Türkoğlu Pagy
Gülgün Türkoğlu Pagy
  • gulguntp@yahoo.com

Anneler ve kızları

Perşembe, 28 Haziran, 2018
Anneyle hesaplaşma bitmek bilmez; ona benzemekten en korktuğumuz, sonunda mutlaka benzediğimiz; suçlamakta pek yaratıcı olduğumuz, hatta hiçbir suç bulamasak dahi, bize katlandığı için kabahat yüklediğimiz, belki de tek insan.

Ramón Salazar’ın La Enfermedad del Domingo (Sunday’s Ilness) isimli filmi, son yıllarda izlediğim en etkileyici film. İlişkiler ve yaşama dair güçlü bazı mesajlar sanırım daha az konuşularak verilemezdi. Ayrıca, oyuncuların performansının hayranlık verici olduğunu da söylemeliyim. “Kadın çok konuşur” sterotipine pâye vermemişliği gönlümde taht kurdu. Görüntü yönetmeni ile tanışmak isterdim, oldukça zarif bir ruh olmalı.

Sembolik öğelerce zengin bu filmi, üç gün arayla iki kez izledim. İlk izleyişimde semboller kalbime, ruhuma saklandı; ikincisinde ise çözülmek için aklıma teslim oldular. İlkinin lezzetini ikincide aramamalı.

Anne kız ilişkisi gibi zor bir konunun ele alınışındaki minimalist yaklaşım çok çarpıcı. İstisnasız, her kare bir şölen: sahici ve dengeli. Oysa, konu ettiği ilişki türü anne-kız ilişkisi dengenin en zor bulunduğu ilişki; o da, eğer bir gün bulunacaksa. Anneyle hesaplaşma bitmek bilmez; dünyaya geldikten sonra onulmaz bir biçimde bizi esir alacak olan yalnızlık duygusunun başladığı yere, aynı zamanda yalnız olmadığımızı, iç içe olduğumuzu deneyimlediğimiz tek yer olan ana rahmine dönmek istercesine bir vazgeçemeyişin zorlayıcı öyküsüdür bu ilişki. Ona benzemekten en korktuğumuz, sonunda mutlaka benzediğimiz; suçlamakta pek yaratıcı olduğumuz, hatta hiçbir suç bulamasak dahi, bize katlandığı için kabahat yüklediğimiz, belki de tek insan.

Monokrom, ıssız bir sahne ile başlıyor film, yan yana duran iki ağaçla. Öyküdeki kız olan Chiara’nın bu ağaçlardan birisinin gövdesindeki derin bir kovuğun içine bakması ile, annesi Anabel’in yaşadığı mekâna aktarılıyoruz. Zarif bir zenginlik, yerli yerindelik ve yüzeyselliğin ağır bastığı bir yaşamı olduğunu anlıyoruz Anabel’in. Kızı Chiara’yı sekiz yaşındayken terk etmiş, aradan geçen otuz beş yıl ne eski eşi ne de kızı ile bir teması olmuştur. Onları terk etme nedeni “daha fazlasını istemek”tir.

Onca yıl aradan sonra anne-kız birlikte on gün geçirirler. Böylesine yüklü bir ilişkinin kendini kısa sürede kusmaması olanaksızdır ve kusar. Gücünü, savunmasızlığından alan iç parçalıyıcı bir son bizi bekler.

Filmde başarılı ile işlenmiş bir anne-kız ilişkisinin yanısıra; anne-baba-çocuk ile anlatılan tek bir kişinin öyküsünü de bulmak olanaklı. Anabel topluma ait yanımız korteks baskımız, Chiara içtepilerin yönlendirdiği güdüsel yanımız, baba ise aklımız.

Anabel’in, sanki yokmuşçasına yaşadığı, baskıladığı güdüsel yanı ile ilk teması, kırmızı şarap istemesine rağmen Chiara’nın ona beyaz şarap vermesiyle gerçekleşir. On gün birlikte yaşamak isteyen Chiara’nın bu talebinin, Anabel’in ve çevresindekilerin anlamlandırabileceği bir yönü bir gizli ajandası yoktur; sanki aynı dünyayı, benzer değerleri paylaşmıyorlardır.

On gün Chiara’nın yaşam alanında geçer, bilinçaltından gelen mesajların ilk uğrağı olan doğamızın. Anabel Chiara’nın varlığından otuz beş yıl kaçsa da sonunda yine ona yakalanmıştır. Yeni yaşamı, toplum ile uzlaşan yanı; tüm zenginliğine inat, anlamsızdır. Kısaca o bir “protokol eksperi”dir; sahici değildir. Sakin hatta yer yer birbirlerini görmedikleri bir on gün geçirmektedirler. Annesine, babasının öldüğünü söyler Chiara, akıl onun için değildir. Mezarcıya, köpeğini, dirimli alt doğasını-sezgilerini rahatlıkla bırakır ve sonra onu annesine ulaşmak için bildiği tek araç olarak kullanır. Annesi ise mezarcı ile, ölüm ile dahi, planlanmış, yalan bir tavır içindedir. Sezgi bizi bize yönlendirir, alkol ile kendimizden kopmamıza, telefon ile dış dünyaya açılmamızı istemez; kendi kendine yeterlidir.

Anabel, yalnız olduğunu, kimsenin bakmadığını düşünerek “Dream a Little Dream of Me” ile dans ederken, dans edişi ritme uygun değildir, tutuktur. Oysa yalnız değildir, izinsiz güdüsel yanı onu loş merdivende oturmuş izliyordur. Kısa bir süre sonra, bu sefer Chiara’nın, tamamen farklı bir tempoya “99 Luftballons” ile uyumlu dans edişine tanık oluruz. Onca zaman sonra yakınlaştıkları ilk ânı, “elâlem ne der!” kaygısının dışavurumu olan bir soru ile mahvetmiştir Anabel. Çünkü, dış kabuğu doğası olmuştur âdeta, daha iyisi elinden gelmez. Her eğitimli, şehirli annenin temsilcisidir; onca kontrole rağmen yaşamın akışından, berbat sürprizlerinden kaçamamış olmanın verdiği çaresizliğin. Paris buluşmasında, babanın ona söylediği gibi “başka herhangi bir yerde ama asla bulunduğu yerde olmadığını” duyumsatan ayak oyunlarına düşkündür.

İlişkileri yitik bir ilişkidir, böyle bir ilişki öldürmek pahasına diriltilebilir mi? Anabel’in bir türlü kalkmasına izin vermediği korteks baskısı, Chiara’nın ona sıradan çaymışçasına sunduğu “magic mushroom” çayını içirmesiyle, kalkar. Ağacın kovuğuna, içine, karanlık olan yanına bir göz atabildiği tek fırsatı yakalar böylece. O bir senfoni idare etmek isterken, detone sesler çıkaran enstrümanla ilgilenmesi, kör-topal da olsa devam eden müziğin durması, derin bir yalnızlığa, sessizliğe bir adım atması demektir. Kızıyla, baskıladığı yanıyla her temasında biraz ölür Anabel.

Chiara, Anabel’in kaçtığı kendisidir. Anabel (amabel) yani sevilir olmak, aslı Chiara (berrak, ışık) olan yanımızın hakkını verdiğimizde mi açığa çıkıyor? Onarılmaz görünenin, kaçınılmaz olanla karşılamasında “Mama, korkmuyorum, her şeyi anlıyorum” diyerek dönüştüğü yer midir anneler ile kızlarını bekleyen. Kim bilir, her şeye rağmen şefkatin yaşatılabildiği her ilişkide bu olanak saklıdır belki de…


Not: Üzerinde kesintisiz çalışmamı gerektiren bir proje var. Kavramsal yazmak istediğim için, yazılarımı hazırlamak epey vaktimi alıyor, bazen iki-üç sayfa üzerinde günlerce çalışıyorum. Bu nedenle affınıza sığınarak, yazılarıma bir süre ara vermek zorundayım.


Gülgün Türkoğlu Pagy kimdir?

Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Hidrobiyoloji mezunudur. University of London King’s College’da yüksek lisansını tamamladıktan sonra National Rivers Authority ve Anglian Waters’da biyolog olarak görev yapmıştır. Türkiye’ye döndükten sonra özel kuruluşlarda Ar-Ge alanında uzman olarak çalışmış, yöneticilik yapmıştır. Ege Üniversitesi Biyomühendislik Bölümü, Tıp Fakültesi ve CNRS Paris ortaklığında yürüttüğü doktorası insan genetiği üzerinedir. Avrupa birinciliğini kazanan Bio-Ace Centre of Excellence başvurusunu yürüten iki kişilik ekiptendir. Bir süre bu projenin müdürü olarak görev yapmıştır. Düşünüyorum Dergisi yazarlarındandır. Felsefe ve Kadın Sorunları üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI