Erkan Baş: Türkiye büyük bir kurtuluşa doğru gidiyor

Cuma, 8 Haziran, 2018
Türkiye Komünist Partisi eski başkanı, Türkiye İşçi Partisi Kurucular Kurulu Üyesi ve HDP İstanbul milletvekili adayı Erkan Baş, HDP’nin Kürt halkı adına Türkiye’ye el uzattığını ve bu eli havada bırakmamanın devrimci bir sorumluluk olduğunu söylüyor. “Müzik değişti, dansın da değişmesi lazım” diyen Baş’a göre Türkiye sosyalist hareketleri içinde örgütsel çıkarlarını işçi ve emekçi kesimlerin karşısına koyan çizgi yenildi ve sosyalistler açısından yeni bir doğuş süreci başladı.

Yetmiş yıla yakın bir süredir Kürtlerle Türkiye sosyalistleri arasında yaşanan gerilimli dostluk 24 Haziran sürecinde yeni bir evreye girmiş gibi görünüyor. Zira sosyalist hareketlerinin önemli bir bölümünün HDP’nin içinde veya yanında konumlandığına tanıklık ediyoruz. AKP bir yandan muhalefeti ezmeye çalışırken bir yandan da birbirleriyle epey ihtilaflı sol kesimlerin dayanışmasını, güçlerini birleştirmesini zorunlu kılıyor. Ve belki de Kürt hareketiyle Türkiye sosyalist hareketleri giderek daha stratejik bir ortaklığa doğru ilerliyor.

1990’larda Sosyalist İktidar Partisi’nde dahil olduğu devrimci mücadeleyi TKP’de sürdüren, henüz 29 yaşındayken bu partinin başkanlığını üstlenen, ancak daha sonra yaşadıkları tartışmalarla buradan ayrılıp arkadaşlarıyla birlikte HTKP’yi (Halkın Türkiye Komünist Partisi) kuran Erkan Baş, arkadaşlarıyla Türkiye İşçi Partisi’ni kurma çalışmaları yaparken HDP’den milletvekili adaylığı teklifi aldı. Böylece HDP çatısı altında yan yana gelen sol, sosyalist çevrelere yeni bir halka eklenmiş oldu.

Genç yaşına uzun bir devrimci mücadele pratiği sığdıran HDP İstanbul milletvekili adayı Erkan Baş’la Türkiye sosyalistleriyle Kürt hareketinin gerilimli dostluğunu, TKP içindeki tartışmaların sebep ve sonuçlarını, 24 Haziran’ın sol açısından önemini ve komünist bir milletvekilinin TBMM’de neler yapabileceğini konuştuk.

Ahmet Şık bugün katıldığı TV programında Cumhurbaşkanlığı seçiminde adayınız Selahattin Demirtaş’ın ikinci tura kalmaması halinde seçmeninizin Muharrem İnce’yi destekleyebileceğini ifade etti. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?

24 Haziran’a kadar temel hedefimiz Demirtaş’ı seçtirmek olacak. Biz meselelere sadece kendi siyasi görüşlerimizden veya partilerimizden değil, Türkiye halklarına karşı sorumluluk ekseninde yaklaşıyoruz. Dolayısıyla öncelikli görevimizin Tayyip Erdoğan diktatörlüğüne son vermek olduğunu söylüyoruz. İkinci tura Demirtaş’ın kalmaması durumunda halkımızın Erdoğan’ın karşısındaki adayı destekleyeceğini, dolayısıyla İnce isimi üzerinden bir ortaklaşmaya gidebileceğini düşünüyorum.

Muharrem İnce’nin şu ana kadarki söylemi ve performansı bu ortaklaşmayı yaratabilecek düzeyde mi?

Anlaşılan kendisi bugünlere önceden hazırlık yapmış. Kürt seçmeni de önemseyen bir dil tutturuyor, oradaki hassasiyetleri görüyor. Demirtaş’ı ziyaretle başlayıp Hakkâri mitingiyle devam eden süreçte bir köprü oluşturmaya çalıştığını gösteriyor. Tabii Erdoğan gibi kutuplaştırıcı bir aktör karşısında kapsayıcı bir dil tutturmanın şansını da kullanıyor.

DEMİRTAŞ’TAN “SENİ BAŞKAN YAPTIRMAYACAĞIZ” SÖZÜNÜN İNTİKAMI ALINIYOR

Demirtaş’ın “ketıl” üzerinden yürüttüğü seçim kampanyası sahaya nasıl yansıyor?

Demirtaş’ın yürüttüğü mücadele sadece Türkiye’deki değil, dünyadaki tüm siyasetçiler açısından ders niteliğindedir. Demirtaş, yüreğinden geçeni kuvvetli bir biçimde ifade etme yeteneği olan bir siyasetçi olduğu için geniş kitlelerde karşılığını buluyor. Onun bu pratiği, HDP’ye ve Kürt hareketine mesafeli yaklaşan sayısız insan üzerinde de etki yaratmış durumda. Demirtaş’a oy verenlerin dışındaki çok daha geniş bir kesim de onun hapiste tutulmasının AKP iktidarına karşı yürüttüğü mücadaleden kaynaklandığını biliyor. Demirtaş’tan “seni başkan yaptırmayacağız” sözünün intikamı alınmaya çalışılıyor. HDP’nin ana yönelimi tüm Türkiye yoksullarının, emekçilerinin, ezilenlerinin sesi olmaktı ve Demirtaş partisinin bu yönelimini çok iyi temsil etti.

24 Haziran seçimlerinde Türkiye solundan çok sayıda ismin aday gösterilmesi, HDP’yi Türkiye solu açısından nasıl bir pozisyona getirdi?

Burada karşılıklı bir ilişki olduğunun altını çizmemiz lazım. Kurucular Kurulu üyesi olduğum Türkiye İşçi Partisi açısından söylemem gerekirse, adaylığımıza ilişkin süreç bizim talebimizle değil, HDP’nin inisiyatifiyle gerçekleşti. 1 Kasım seçimlerinde de HDP’ye oy vermiştik ama herhangi bir vekil adaylığı söz konusu olmamıştı. 24 Haziran’da da HDP’ye ve Demirtaş’a oy vermek gerektiğini kararlaştırmıştık. Fakat daha sonra HDP’li arkadaşlar bize gelerek desteğimizin bir adım daha ilerletilmesi gerektiğini söyleyip adaylık teklifi yaptı. Biz bunu da bir görev olarak gördük, kurullarımızda değerlendirdikten sonra da kabul ettik.

HDP’NİN UZATTIĞI ELİ HAVADA BIRAKMAMAK DEVRİMCİ SORUMLULUKTU

HDP’ye oy verme kararınızda belirleyici olan düşünce neydi?

Bu karanlıktan kurtuluşun tek formülü var: Kürtler, Türkler, yoksullar, emekçiler yan yana gelecek ve birlikte mücadele edecek. HDP’de Kürt halkı adına Türkiye’ye uzatılmış bir el gördük. Bu eli havada bırakmamak devrimci bir sorumluluktu. Ayrıca eş genel başkanları, belediye başkanları, milletvekilleri, binlerce üyesi tutuklanmış olan HDP, 7 Haziran’dan bu yana iktidarın doğrudan hedefi. Böylesi bir saldırı karşısında bu siyasi iradeyle devrimci bir dayanışmaya gitmek bizim açımızdan gerekliydi. Ve elbette biz de basit bir matematik hesabı yaptık. Bu basit hesap, HDP’nin parlamentoda olmasının AKP’nin çoğunluğu kaybetmesi anlamına geldiğini gösteriyor. Dolayısıyla adaylığımız söz konusu olmadan da biz zaten HDP için çalışmaya karar vermiştik. HDP’li arkadaşlar ise bize geldiğinde, AKP iktidarına karşı direnen tüm toplumsal kesimlerin temsilcileriyle bir liste oluşturmak istediklerini söylediler. HDP Türkiye’deki tüm toplumsal muhalefetin temsilcisi olabilecek isimleri listesine alınca Türkiye siyasetinde köklü bir altüst oluşu sağladı. Çünkü hakim siyaset, ezilenlerin ve direnenlerin bölünerek, birbirlerine düşmanlaştırılarak bastırılması üzerine kurulu. HDP bu oyunu da bozmuş oldu.

SOLDAKİ SEKTER GÖRÜŞLER TARİH DIŞINA DÜŞTÜ

1 Kasım’da HDP’yi desteklediğinizi açıkladığınızda, bazı komünistlerden “liberal sapma” suçlaması gelmişti. Şu anda da benzer tepkiler görüyoruz. Bu suçlamaya yanıtınız nedir?

Komünist Manifesto’dan bu yana “komünistlerin işçi sınıfının çıkarlarından başka çıkarı yoktur” sözünü kendimize rehber ettik. Bundan 20-25 yıl önce komünistliğe ilk adımımı attığımda da bu söz benim rehberimdi, bugün de öyle. Biz emekçilerin, işçi sınıfının, yoksulların çıkarı neyi gerektiriyorsa onu yapmaya çalışıyoruz. Soda bunun dışındaki sekter, dar görüşlü yönelimlerin ise tarih dışına düştüğü kanaatindeyim.

 

1 Kasım’da HDP’ye destek kararından önce, 2014 yılından itibaren TKP içinde sonradan ayrışmaya gidecek bir tartışma dönemi yaşadınız. O dönemki tartışmalarınızın ve ayrışmanızın temel kaynağı neydi?

Gezi’yle beraber sadece TKP’de değil, Türkiye sosyalist hareketinin ve hatta siyaset mekanizmasının tüm kanallarında bir tartışma başlamak durumundaydı. Bu tartışmaları bir canlılık belirtisi olarak görmek lazım. Bunu yapmayan bir politik özne varsa, o ölüdür. TKP’ye gelecek olursak… Hemen herkesin Marksizmden, Leninizmden, sosyalizmden vazgeçtiği ’80’li ve ’90’lı yıllarda Ortodoks bir Marksist-Leninist hattı benimseyerek ortaya çıkan ve daha sonra TKP olarak siyaset sahnesinde yola devam eden çizgi, çok sayıda genç devrimcinin, komünistin mücadeleye katılmasına vesile oldu. 2013’e geldiğimizde ise Gezi’yle beraber Türkiye sosyalist hareketi varlık-yokluk sorununun üstesinden geldi ve “artık varız” demiş oldu. Fakat Gezi’den sonra artık varlığımızın yetmediğini, bu varlığımızın ne anlama geldiğini geniş kitlelere anlatmamız gerektiğini söyledik. Yaşadığımız tartışmanın özü buydu aslında. Toplumsal muhalefetin çeşitli kanallarıyla, işçilerle, kadınlarla, gençlik hareketiyle komünistler arasında daha kuvvetli bağlar kurulması gerektiğini çeşitli aşamalarda tartıştık ve çubuğu hep bu yöne büktük. İnşaat işçilerinin ayaklandığını düşünün; biz, komünistlerin bu mücadelenin içinde olması gerektiğini söylerken, dışarıda kalıp akıl verici pozisyonda olunması gerektiğini söyleyen bir karşı çizgi de gelişti. Oysa biz, öncülük iddiasının kitle mücadelesinin içinde vücut bulması gerektiğini söylüyorduk.

MÜZİK DEĞİŞTİ, DANSIN DA DEĞİŞMESİ GEREKİYOR

 

Sadece TKP değil, Türkiye solunun geneli, başta Kürt sorunu olmak üzere temel meselelere Marksist bir çerçeveden çözüm yöntemleri üretmeye çalışmıyor mu?

Bu iddiaları var ama düşünce ve önerileri ne kadar Marksist, ne kadar devrimci, tartışılır. ’80-’90 döneminin korumacı tavrı son derece devrimciydi. Karşıdan liberal ve karşı devrim rüzgârları eserken Marksizme, Leninizme sahip çıkmak, herkesin “Marksizm artık bitti” dediği noktada “hayır, Marks hâlâ dünyayı açıklamaya ve değiştirmeye ilişkin bir rehberdir” demek, Leninizm bağlamında işçi sınıfı örgütlülüğünü ortaya koymak değerli bir tavırdı. Fakat artık müzik değişti ve dansın da değişmesi gerekiyor. Marksizm ve Leninizme sadakatle yetinmeyip, Marx ve Lenin’in de yaptığı gibi, dünya görüşünüzü siyasetin hizmetine sokmaya, Marx’ı ve Lenin’i devrimci siyasetiniz için değerlendirmeye geçmeniz gerekiyor. Marksizm-Leninizm bağlarımızın kuvvetli olduğuna inanıp daha cesur davranmalıyız. Eğer sağlam bir Marksist, Leninist çizginiz varsa, siyasal süreçlerin önünüze getirdiği görev ve sorumluluklardan kaçmazsınız. Fakat bulunduğunuz hatta ilişkin güvensizlik duygunuz varsa, ana rahminde durur gibi kendi hattınızı güvence altına almaya çalışırsınız. Biz ise Marksist-Leninist çizginin kitle mücadelesi içinde daha da derinleşip devrimcileşeceğine ve sosyalist iktidar yolunu kuvvetlendireceğine dair bir inanca, özgüvene sahip olmanın rahatlığıyla hareket ediyoruz.

Gezi’den itibaren yürüttüğünüz tartışmaların solda yeni bölünmelere yol açmak dışında bir sonuç doğurmadığı eleştirilerini nasıl karşılıyorsunuz?

Türkiye’de sosyalist hareket büyük bir sıçramanın eşiğinde. Yüz yıllık mücadele tarihimizin getirdiği deneyim, birikim, Gezi’yle birlikte ortaya çıkan yeni mücadeleyle harmanlanıyor. Teori sadece kitaplarda, raflarda değil, hayatın içinde gelişiyor. Sosyalist hareketin önemli bir kesimi bu arayışa yanıt vermeye çalışıyor. Bizim aramızdaki ayrışmanın temelinde de bu arayış var. Çünkü Türkiye solunda statükocu bir eğilim gelişti. Fakat bence örgütsel çıkarlarını merkeze yerleştiren, işçi sınıfı ve emekçi halkın karşısına koyan bu yaklaşım yenildi. Dolayısıyla sosyalist hareket açısından yeni bir doğuş süreci yaşıyoruz.

Türkiye İşçi Partisi’ni yeniden kurmaya çalışmanıza kaynaklık eden motivasyon da bu mu?

Evet, Türkiye sosyalist hareketinin yeniden kurulmaya ihtiyacı var ve biz buna yanıt bulmaya çalışıyoruz. İşçi-emekçi sınıflar içinde gerçek bir kuvvet haline gelmemiz gerekiyor. TİP bu iddianın taşıyıcısı olacak. Ayrıca Gezi’yle birlikte gençlerde, kapitalizme karşı yeni bir düzen arayışı var. Bu arayışa yanıt olarak sosyalizm seçeneğini koymak gerekiyor. Öte yandan 1980’lerden itibaren sosyalist, devrimci, örgütsel mücadelenin dışına düştüğü halde komünist kimliğini koruyan, toplumsal mücadelenin içinde yer alan büyük bir nüfus var. TİP’in işçi sınıfı, gençler ve örgütsüz sosyalistler içinde yeni kuruluşun adresi olabileceğini düşünüyoruz.

İHTİYACIMIZ GENİŞ BİR İŞÇİ PARTİSİ, DEVRCİMCİ BİR CEPHE VE EYLEM BİRLİKTELİKLERİ

HDP çizgisinin yer yer TİP’i andırdığı söylenebilir. Nitekim TİP’in kapatılmasına, son kongresindeki “Doğu sorunu” tespiti gerekçe yapılmıştı. Siz hem HDP’den milletvekili adayısınız hem de TİP’i kurmaya çalışıyorsunuz. TİP’in HDP’den farkı ne olacak?

Özellikle parlamento pratiği açısından HDP-TİP benzerliği zaman zaman kuruluyor ama HDP farklı bir konjonktür ve kompozisyonun ortaya çıkarttığı bir siyasal parti. HDP’yi radikal demokrasi çizgisinin politik alandaki ifadesi olarak tanımlayabiliriz. Farklı eğilim, temsiliyet ve görüşlerden biri olarak sosyalistleri de içinde barındırıyor. Fakat HDP, sosyalist bir parti olma iddiasında değil ve kendisini işçilerin iktidar mücadelesinin örgütü olarak da görmüyor. Oysa Türkiye’de adlı adınca sosyalist bir iktidarı hedefleyen Marksist, devrimci bir partiye ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Bu iddiada olan partiler elbette var ama pratik olarak bunu hayata geçirebilmiş değiller. TİP bu anlamda Türkiye ölçeğinde önemli bir boşluğu doldurabilir. Tabii henüz kuruluş aşamasında olduğumuz için kurullarımız, programımız, tüzüğümüz oluşmadı. Fakat kuruluş tamamlandıktan sonra sola hakim olan özcü, benmerkezci, “dükkancı” yaklaşımı reddedeceğiz. Adlı adınca işçi partisi olacak ama elbette diğer toplumsal kesimlerle de ilişkilerini güçlendirecek. Türkiye’de üç temel ihtiyacımız var: Geniş bir işçi sınıfı partisine, geniş bir devrimci cepheye ve kalıcı veya konjonktürel eylem birliklerine…

HDP içerisinde bu anlamda bir çabanız olacak mı?

Sonuçta HDP uzun yıllardır kendisini belli bir çerçevede inşa etmiş bir parti. “Biz bunu değiştireceğiz” demek hem saygısızlıktır hem de bizim tarzımız ve HDP’yle ilişkimiz bu çerçevede değil. Dostluk, dayanışma çerçevesinde elimizden gelen bir katkı olursa, bunu sunmaktan asla kaçınmayız.

KÜRTLERLE CUMHURİYETÇİ LAİKLER YAN YANA GELDİĞİNDE AKP’Yİ YENEBİLİR

Geçmişte eleştiriler de yönelttiğiniz HDP’yle şimdi yan yana gelmenizi sağlayan kırılma noktası ne oldu?

Erkan Baş

HDP’yle farklılıklarımızın olduğu açık ve bunun üstünü iki taraf da örtmüyor. Bizi ortaklaştıran şey, Türkiye’nin hızlı bir biçimde kurumsallaşmış bir faşizme doğru gidiyor olması. Böylesi bir dönemde farklılıklarımızın değil ortaklıklarımızın altını çizmek ve bunun üzerinden bir gelecek kurmak gerekiyordu. Yan yana durup birlikte vurmak, farklılıklarımızı görmek ama ortak düşmana karşı bir hat oluşturmak kıymetlidir. Kentler yıkılır, insanlar katledilirken bizim de buradan bir ses yükseltmemiz gerekiyordu. Biz esas olarak kendisini cumhuriyetçi olarak adlandıran, laiklik duyarlılığı yüksek bir toplumsal kesimin içinde nefes alıp veriyoruz. Örgütlü olduğumuz kesimler daha ziyade İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Trakya’da, Antalya’da yaşıyor. İktidar oralarda Kürt düşmanlığı üzerinden hamleler yaparken bu hamleleri kırmak, belli toplumsal kesimlerin Kürt halkına düşmanlaşmasını engellemek gerekiyor. AKP’nin Kürt düşmanlığı üzerinden yürüttüğü söylem istediği ölçüde sonuç vermiyorsa, Türkiyeli devrimcilerin bunda bir katkısı olduğu düşüncesindeyim. Kürt halkı ile cumhuriyetçi laikler yan yana geldiğinde AKP’yi yenebilecek bir güç oluşturabilir. Gezi’nin en büyük esprisi de buydu.

Gezi’den sonra Türkiyeli sosyalistler, sizin de dahil olduğunuz Haziran Hareketi’ni oluşturdu. Fakat son dönemde Haziran Hareketi’nin de sönümlendiği görülüyor. Bu sönümlenmeyi neye bağlıyorsunuz?

Haziran Hareketi, Türkiyeli sosyalistlerin yıllar sonra yan yana gelme denemesidir. Türkiye’deki en büyük sorunlardan biri geniş halk kesimlerinin siyasetin öznesi olamamasıdır. Bunun araçlarını yaratmaya dönük her girişim gibi Birleşik Haziran Hareketi de önemli bir girişimdir. Çeşitli kritik uğraklarda önemli sorumluluklar üstlendi. Örneğin Kürt siyasetçilerine yönelik baskıların arttığı dönemde İstanbul’da “Teslim Olmayacağız” mitingi yapmamız önemli bir sesti. 16 Nisan referandumda Hayır sesinin en geniş kesimlere yayılmasında Haziran önemli bir rol üstlendi. Fakat Haziran, seçimleri merkeze alan bir hareket değil. O yüzden gerek 7 Haziran, gerek 1 Kasım, gerekse 24 Haziran için ortak bir seçim tavrı geliştiremedi. Bunu yapamayınca da çok zorlamamak gerekirdi. Bunun üzerine Haziran’ın bileşenleri kendi bildikleri tarzda seçimlere müdahil olma kararı verdi. Nitekim 1 Kasım’da, o zaman HTKP olarak Haziran Hareketi’nin kararıyla ama ondan bağımsız bir biçimde HDP’ye dışarıdan destek verdik. Şimdi de bir dizi tartışma yapıp TİP’in HDP’yi destekleyeceğini söylediğimizde Haziran Hareketi buna yol verdi. Bizim Haziran Hareketi’ndeki hukukumuz devam ediyor. 24 Haziran seçimleri bittikten sonra Haziran Hareketi bütün bileşenleri ve meclisleriyle toplanıp bir değerlendirme yapacaktır.

HEDEFİMİZ AKP ÖNCESİ TÜRKİYE’YE DÖNMEK DEĞİL

24 Haziran’da AKP tekrar iktidara gelirse, Türkiye muhalefetini nasıl bir gelecek bekliyor olacak?

Faşist iktidarlar genelde toplumun büyük bir kesimini teslim alır, en azından ses çıkmasını engeller. Fakat AKP, 15-16 yıldır bu ülkeyi yönettiği, elinde her türlü olanak olduğu halde ülkenin en az yarısını teslim alamıyor. Bu son derece önemli bir kuvvet. AKP bu kuvvetin üstesinden gelemediği gibi ülkeyi de yönetemiyor. Yönetebilse erken seçim kararı almazdı zaten. AKP başından beri hem koalisyona hem de erken seçime karşıydı. Gelinen aşamada hem MHP’yle bir koalisyona gitmek hem de baskın seçim kararı almak zorunda kaldı. Hileyle, hurdayla seçim sonuçlarını istedikleri gibi çıkartabilirlerse de tablo değişmez. Türkiye artık AKP açısından yönetilemeyen bir ülkedir. Dolayısıyla tünelin ucundaki ışığın göründüğü kanaatindeyim. Türkiye büyük bir kurtuluşa doğru gidiyor.

AKP’den kurtulmak, Türkiye’nin kurtuluşuna yeter mi?

Hayır, AKP gittiğinde, 15 yıldır yarattığı tahribatları telafi edecek bir toplumsal seferberliğe ve yeniden kuruluş tartışmasına girişeceğiz. Bizim hedefimiz AKP öncesi Türkiye’ye dönmek değil. Çünkü o Türkiye de güllük gülistanlık değildi. Biz Türkiye’nin eşitlik, özgürlük, barış, kardeşlik temelinde yeniden kurulması gerektiğini düşünüyoruz. Bu gündemi yavaş yavaş toplumsal kesimlerin önüne getirmeye ve buna göre hamleler yapmaya çalışmalıyız.

Bu arada insanlar sizin kişisel hikâyenizi de merak ediyor. Marksizmle ne zaman tanıştınız, devrimci mücadeleye nasıl dâhil oldunuz?

Hikâyem pek çok devrimcininkinden farklı değil. İşçi bir ailenin çocuğuyum. Babam Almanya’da işçiydi. Liseyi İstanbul’da okudum. O yıllarda çok sayıda insan gibi önce Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş’i tanıdım. Ardından Mahir’i anlamaya yönelik çaba sarfettim. 1990’lı yıllarda Sosyalist İktidar Partisi’yle temas ettim. Öğrenci işgallerinin, üniversite hareketlerinin yaşandığı 1996’da, devrimcilik yapma hayaliyle İstanbul Üniversitesi’ne girdim. Üniversitede hep gençlik mücadelesinin içindeydim. 2001 yılında partinin TKP adını almasıyla gençlik mücadelesinden parti mücadelesine geçiş yapmış oldum. Partinin mahallelerdeki, işçiler ve yoksullar arasındaki çalışmalarında görev aldım. TKP’nin İstanbul İl Sekreterliği yaparken bilim tarihi üzerine yüksek lisans eğitimi aldım. Fakat İstanbul Üniversitesi’ndeki yemekhane özelleştirilmesinde işçilerin yayında olduğum için okuldan atıldım. Son olarak 2009’da, 29 yaşında TKP’nin genel başkanlığını yaptım. Hayattaki tek ödülümü ise TEKEL direnişine verdiğimiz destek dolayısıyla Tek-Gıda İş Sendikası’ndan, bir heykelcik olarak aldım. Her türlü işçi mücadelesine elimizden geldiğince katkı sunmaya çalıştık. Çeşitli suçlardan cezalar aldım ama henüz cezaevine girmedim.

Boşnak bir ailenin çocuğusunuz galiba…

Evet, anne-babam Yugoslavya’da doğmuş, 1962’de Türkiye’ye gelmiş. Babam metal, annem de tekstil işçisiydi. Babam Almanya’da çalıştığı sendikada Türk işçilerin temsilciliğini yapıyordu ama devrimci olduğunu söyleyemem. Hakkına sahip çıkan bir işçiydi sadece.

Kürt meselesiyle tanışmanız nasıl oldu?

Türkiye’de her devrimci, ezilen Kürt halkıyla mutlaka bir duygudaşlık kuruyor. Katıldığım ilk yasal eylem, Sosyalist İktidar Partisi, Birleşik Sosyalist Parti ve HADEP’in Aralık 1995’teki ortak mitingiydi. Dolayısıyla başından itibaren Kürt emekçileriyle bir bağım oldu. Elbette çeşitli dönemlerde bu ilişki yakınlaştı, uzaklaştı ama her zaman Türk ve Kürt emekçilerinin ortak mücadelesinin yaratılması ve bu mücadeleye katılmak gerektiği yönünde bir bakışımız vardı. Açıkçası 1960’lardan beri Türkiye sosyalist hareketinin tüm parçalarının, istisnalar dışında, Kürt halkına karşı ellerindeki güç oranında sorumluluklarını yerine getirdiği kanaatindeyim. Türkiye solunun Kürt sorununu görmediği, bu sorunla ilgilenmediği eleştirisine katılmıyorum. Eğer sosyalist hareket eleştirilecekse, buradan değil, bir bütün olarak emekçi sınıflarla, halkla daha güçlü bağlar kuramadığı için eleştirilmeli. Bunu yapamadığı için Kürt emekçileriyle de güçlü bağlar kuramamıştır. Yani Türkiye sosyalist hareketinin Kürt emekçileriyle ilişkilerindeki sıkıntı, Türk emekçileriyle ilişkisinde de geçerli.

Türkiye sosyalist hareketiyle Kürt hareketinin ilişkisinde sizce nasıl bir aşamaya gelindi?

Kürt sorununun da ortak mücadeleyle çözülebileceği bilinci daha fazla ortaya çıkmış durumda. O yüzden çok heyecanlıyız, büyük umut taşıyoruz. Göreceksiniz, Türkiye sosyalist hareketinin Kürt sorununun çözümüne ilişkin katkıları büyüyecek. Tayyip Erdoğan ülkeyi büyük bir karanlığa götürdü, neredeyse cehennemi yaşıyoruz. Ama bu, yeni bir birliktelik kurmamıza da vesile oldu.

MECLİS’İ HALKA AÇACAĞIZ

Bir komünist olarak parlamenter siyasette nasıl bir pratik sergileyeceksiniz?

Eğer baraj aşılır ve parlamentoda görev üstlenebilirsek, Meclis’i halka açacağız. Kendimizi parlamento içi siyasetle sınırlandırmayacağız. Grup toplantıları yerine halk toplantıları yapabiliriz. Kararları halkla birlikte alıp, Meclis’in gündemini halk meclislerinde, mahallelerde, il, ilçe ve köylerde tartıştıktan sonra belirleyebiliriz. Türkiye’de komünist bir vekilin neler yapabileceğinin örneklerini yaratmak istiyoruz.

Uzun yıllardır bir devrimci olarak içinde yer aldığınız kitlelerin karşısına şimdi bir milletvekili adayı olarak çıkıyorsunuz. İki pratik arasında nasıl bir fark var?

Şimdiye kadar kitlelerin arasında, onlarla beraber bir şeyler yapmak üzere yer aldım. Fakat ilk defa kitlelerden bir şey istiyorum: Oy! Bir şey istemeye alışmak biraz zor oluyor.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI