Son düzlük kaygıları

Perşembe, 7 Haziran, 2018
Bahçeli’nin “baraj tartışması” kılığında ittifak kapısını açmasıyla kurulan hesap çok açıktı: Son seçimde yüzde 60 oy almış iki partinin kuracağı ittifak karşısında, referandumda olduğu gibi, bir ortak zemin kuramayacak muhalefetin fazla şansı olamayacaktı. Kullanımda olan kutuplaştırma dili yükseltilerek muhalefetin yan yana durması imkansızlaştırılacak, işbirlikleri suçlama için kullanılacaktı. Ancak yapılan hesap pek tutmadı, “şer cephesi” iddiası aleyhe dönünce hemen terk edildi.

İki haftadan birkaç gün fazlası var. On yedi gün sonra oy verilecek ve muhtemelen gün bitmeden sonuçlar öğrenilecek. Yavaş yavaş olası seçim sonuçları hakkında fikir verecek anketler de ortaya çıkmaya başladı. Ciddiye alınabilir araştırmaların gösterdiği rakamlar iktidar ve muhalefet arasındaki toplam oy dengesinin 16 Nisan referandumuna çok benzer seyrettiğini gösteriyor. Blokların iç dağılımında ise ciddi bir hareketlilik gözleniyor. Anketler arasındaki sayısal farklar da, hemen her parti için bir – iki puan civarında. Ancak bu seçimin özelliğinden dolayı, o bir – iki puan sonuçları dramatik biçimde değiştirebilecek etkiye sahip. Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turda bitip bitmeyeceği, baraj sorunu yüzünden meclis dağılımının nasıl olacağı gibi kritik soruların cevapları, belki de çok küçük oy farklarıyla belirlenecek.

Kampanya başladığından -adaylar ve programlar açıklandığından- itibaren izlenen seçim stratejilerinde de önemli bir değişiklik gözlenmiyor. Belki, Erdoğan’ın “muhatap almama” tavrını bırakıp İnce’nin kendi tribünlerinde büyük alkış alan üslubuna karşılık vermeye başlaması bir değişiklik olarak not edilebilir. Fakat ilginç olan bu kadar kısa bir süre kalmış olmasına rağmen kimsenin kampanyaların son iki haftada da böyle gideceğine inanmaması, ikna olamaması. Özellikle Erdoğan’ın yapacağı “sürpriz hamle” konusundaki yüksek beklenti bir türlü zayıflamıyor. Açıkçası bu konudaki derin şüpheyi haklı kılacak çok zengin bir deneyim havuzu da mevcut ama heybedeki turpların bitmiş veya çürümüş olma ihtimalini de bir kenarda tutmak gerek. Erdoğan ve iktidar ittifakının avantaj yaratmak için son aylarda attıkları adımlar ve sonuçlarına bakılınca da pek umduklarını buldukları söylenemez.

Bahçeli’nin “baraj tartışması” kılığında ittifak kapısını açmasıyla kurulan hesap çok açıktı: Son seçimde yüzde 60 oy almış iki partinin kuracağı ittifak karşısında, referandumda olduğu gibi, bir ortak zemin kuramayacak muhalefetin fazla şansı olamayacaktı. Kullanımda olan kutuplaştırma dili yükseltilerek muhalefetin yan yana durması imkansızlaştırılacak, işbirlikleri suçlama için kullanılacaktı. Ancak yapılan hesap pek tutmadı, “şer cephesi” iddiası aleyhe dönünce hemen terk edildi. Diğer yandan Afrin gündemiyle hareketlendirilen oy desteği çıktığı gibi indi, seçime varamadan unutulup gitti. Döviz – faiz krizi üzerinden batıyla kapışma hamlesi, ezik ve sonuçsuz bir uzlaşma arayışıyla neticelendi. Bütün medyayı ele geçirme çabası, söylem üstünlüğünden çok, söylenecek sözün kalmadığını görünür hale getirdi.

İktidarın seçimi kendi lehine çevirmek için attığı adımlardan en moral bozucu olan ve hâlâ en önemli risklerden birini oluşturan sandık güvenliği meselesinde bile, ilk başta yaratılan hava pek sürmüyor. Hâlâ önemli riskler ve endişeler yürürlükte olsa da muhalefet partileri ve sivil toplum kuruluşları, ittifak sürecinin çok daha ilerisine taşınabilen bir işbirliği tablosuna hayli yaklaştı ve özgüveni arttı. Muhalefetin kendi sorunlarını çözmek için birlikte davranmanın yolunu bulması, seçmenin gözündeki belirsizlik yaratan parçalı resmi de yumuşatıyor. Somut bir mesele için aynı masanın etrafında buluşabilen partiler, diğer konularda da daha kolay konuşabilir olmanın kapısını gösteriyor. İnce’nin “sekter” kampanyasından rahatsız olan ve endişe duyan Akşener’in “geleceği tartışalım” talepleri de, Saadet Partisi ve HDP’den gelen “zaman mutabakat zamanı” açıklamalarıyla birleşince, bir çatlaktan çok pozitif gelişme olarak algılandı.

Tekrar baştaki tartışmaya dönersek; Erdoğan’ın yeni bir hamleye hazırlanıyor olup olmadığı tartışmasına, şimdiye kadar hesapların tutmaması, hatta bazılarının ters tepmesi açısından da bakılabilir. İktidarın elinde yapılacak hamle kalmamış olmasının yanına, yapılan hamlelerden alınacak sonuçlar konusundaki ezberlerin de biraz bozulmuş olmasının koyulması gerekiyor olabilir. Bu yüzden, atak yapıp riske girmek yerine mevcut pozisyonu koruyarak hamle karşılamak tercih ediliyor, hareket etmekten ve söylem yenilemekten kaçınılıyor olabilir. Ancak bu durum şapkadan tavşan çıkartılmasa da “bildik hamlelerden” bir serinin devreye alınmayacağı anlamına gelmiyor ve belki de bu risk giderek daha da büyüyor. “Bildik hamleler” konusunda hatırladıklarımız hiç iyi şeyler değil ve yapacakları sınırlı olan, yaptıklarından sonuç alamayanlar için son anda harekete geçecek refleksler daha kontrolsüz ve yıkıcı olabilir.

Erdoğan’ın “tamam” sözünden, Fenerbahçe kongresindeki değişim iradesinden, MESAM’da kayyum düzeninin seçimle devrilmesinden motivasyon devşiren muhalefet, henüz anketlerle rahatlayamıyor. HDP için hâlâ geçerli olan baraj endişesi ve yapılan hazırlıklara rağmen sandıklarda yaşanabileceklerle ilgili kaygılar devam ediyor ama artık umutsuzluğu değil motivasyonu besliyor. Örneğin, bütün muhalefet partilerinin ve sivil toplum örgütlerinin katıldığı Adil Seçim Seferberliği Hareketi hiçbir sandığı boş bırakmayacak hazırlığı tamamladığını söylüyor. Bütün sandıklara görevli ve müşahit gönderebileceklerini iddia ediyorlar. Ancak, şimdi üzerinde tartışılan meselelerden biri; “sandıkları tutmanın” yeterli olmayacağı, sandıklarda ve sandık çevrelerinde yaratılacak olağan dışı hareketliliğe karşı nasıl davranılması gerektiği konusunda hazırlık. Yani, “yapılabilecek son hamleler” konusunda sadece kampanyanın son düzlüğünde değil, oy vermenin ve saymanın son dakikalarına kadar tam bir rahatlama olmayacak. Ancak iktidar destekçisi seçmende bile artık rahatsızlık yaratan bu güvensizlik atmosferi bile bundan birkaç ay öncesindeki gibi bir etki yaratmıyor. İktidarın gücünün değil zayıflığının göstergesi sayılıyor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI