Ayşe Öğretmen: Yaşadıklarımı resmetsem tuvale siyahı fırlatırım

Cuma, 20 Nisan, 2018
8 Ocak 2016 akşamı telefonla katıldığı Beyaz Show programında ölümlere karşı duyarlılık isteyen resim öğretmeni Ayşe Çelik, olağanüstü bir gelişme olmazsa bugün (Cuma), altı aylık bebeği Deran’la birlikte hapse girecek. Ayşe Öğretmen propaganda yapmadığını, yaşananların tanığı olarak konuştuğunu söylüyor ve ekliyor: “Ben sadece insanların yüreğine seslenmek istedim. Sosyal medyada veya televizyonlarda gördüklerimden etkilenip de konuşmuş değildim. Bizzat olayların içinde yaşamış biri olarak konuştum o akşam.”

8 Ocak 2016’da telefonla bağlandığı Beyaz Show programında “Ülkenin doğusunda yaşananların farkında mısınız? Çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın” dediği için “terör örgütü propagandası” yaptığı iddiasıyla 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan resim öğretmeni Ayşe Çelik, namı diğer Ayşe Öğretmen, Anayasa Mahkemesi’nin aksi kararı çıkmazsa bugün, (20 Nisan, Cuma) doğup büyüdüğü Diyarbakır’da, altı aylık bebeği Deran’la birlikte hapse girecek.

Söz konusu TV programına katıldığından beri, politik olmayan herhangi bir insanın kaldıramayacağı düzeyde ağır psikolojik baskıya maruz kalan, sosyal medyada aleyhinde kampanyalar yürütülen, (neyse ki lehte de çok sayıda kampanya yürütüldü) üstelik bu koşullarda doğum yapan Ayşe Çelik’in tek kaygısı, çoklu alerjik teşhisi konan bebeğine hapishane koşullarında nasıl bakacağı. Ayşe Öğretmen, programda yaptığı konuşmasının arkasında: “Suç işlemedim, onurumla, gururumla, şerefimle ayaktayım” diyor.

Ayşe Çelik’le, hapse girmesi muhtemel cuma gününün arefesinde Diyarbakır’da buluştuk. Kendisini o akşamki konuşmaya sürükleyen koşulları, öğretmenlik yaptığı Silvan’daki tanıklığını, sonrasını ve geleceği konuştuk. Şimdi susalım ve sıradan bir insanın, sıradan bir şov programında sarfettiği sıradan sözlerin arka planını ve tarihte bırakacağı izi olayların tanığı ve mağdurundan dinleyelim…

Anayasa Mahkemesi sizin dosyanızı gündeme almış olsa da yarın (cuma) hapse girme riskiyle karşı karşıyasınız. Bir yandan AYM kararını bekleyip bir yandan hapse girmeye hazırlanıyorsunuz. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Anayasa Mahkemesi olumlu bir karar da verse, bu geç kalınmış bir karar olacak. Çünkü bir kere ben bu süreçte yaşayacağımı yaşadım, çekeceğimi çektim. İki buçuk yıldır çok kötü günler geçirdim ve uzun bir süre daha bunu yaşayacağım. Üstelik ortada suç teşkil edecek tek bir sözüm yok. Ben sadece insanların yüreğine seslenmek istedim. Sosyal medyada veya televizyonlarda gördüklerimden etkilenip de konuşmuş değildim. Bizzat olayların içinde yaşamış biri olarak konuştum o akşam.

Öğretmenliğe ne zaman başladınız?

Ben Diyarbakır’ın Sur ilçesinde doğduktan birkaç yıl sonra şehir merkezine gelmişiz. 2008 yılında üniversiteden mezun olunca Silvan’da ücretli öğretmen olarak çalışmaya başladım. Atanmayan öğretmenlerden biriyim. Aslında gündemimiz bu olmasa, atanmayan öğretmenler konusunda da anlatacak çok şeyim var. Ücretli öğretmen olunca özlük haklarından mahrum çalışıyorsunuz.

Ne öğretmenisiniz?

Resim öğretmeniyim. 2008’den 2015’e kadar Silvan’da çalıştım. Fakat Beyaz Show’a katılmadan önce, Halk Eğitim’de ek ders karşılığı yaptığım öğretmenliğim, sözleşmem bittiği için sonlanmıştı.

‘ÇOCUKLARIN AĞLAYIŞLARINI UNUTAMIYORUM’

Beyaz Show’a Silvan’dan mı bağlanmıştınız?

Hayır, Ağustos 2015’teki sokağa çıkma yasağı yüzünden Silvan’dan çıkıp Diyarbakır’a gelmiştik. Programa Diyarbakır’dan bağlandım. Sokağa çıkma yasağı sırasında Silvan’da, çatışmaların ortasında kalmıştık. Kavurucu sıcakların yaşandığı o günlerde evden çıkamıyorduk ve her tarafta bomba sesleri yankılanıyordu. Elektrik, telefon, İnternet kesilmişti. Temel gıdalara erişimimiz söz konusu değildi; dışarıyla iletişim kuramıyorduk. Evde yiyecek ekmeğimiz bile yoktu. Kim kime ne verebiliyorsa, kimin neye daha fazla ihtiyacı varsa, komşular bunun için dayanışıyordu. O zaman çocuğum olmadığı için eşimle birlikte açlığa dayanıyorduk ama hastası, çocuğu, yaşlısı olan aileler vardı. Zamanla komşuların da gıdası bitti. Bizim açlığımız anlatmaya değmez ama o çocukların ağlayışlarını unutamıyorum.

Silvan’dan nasıl, ne zaman çıktınız?

Bir ara sokağa çıkma yasağı kaldırılınca hemen Diyarbakır’a gelip ev aramaya başladık. Ev bulur bulmaz Silvan’a, eşyalarımızı almaya gittik. Taşınacağız derken tekrar sokağa çıkma yasağı başladı ve orada mahsur kaldık. Üstelik evimizde bir parça ekmek, bir adet yumurta bile yoktu. Dört katlı bir apartmandaydık ve komşularımız, çocukları olduğu için bizden daha muhtaçtı. Başka bir apartmana gidip bir şey istemek zaten mümkün değildi, çünkü dışarı çıkmak yasaktı. Geceleri, elektrik olmadığı için daha fazla ürkütücüydü. Mermi izleri dışında bir ışık görmüyorduk. Bir apartman arkamızda neler olup bittiğini bilemezken, korkunç patlama sesleri duyuyorduk. Eşimle kör bir kurşuna maruz kalmamak için günlerce evin antresinde yatıp kalktık. Korkunç bir sıcak var ama pencereleri açamıyoruz. Her şey bu kadar üst üste gelince başımı ellerimin arasına alıp saatlerce çığlık attığımı, ağladığımı hatırlıyorum. İçler acısıydı; dayanılacak gibi değildi. Yoksa ben neden evimi-barkımı bırakıp Diyarbakır’a geleyim! Unuttuğumu sanmıştım ama size anlatınca hepsini tekrar hatırlıyorum.

Kaç doğumlusunuz?

1986’da doğdum.

O halde Diyarbakır’ın 1990’lı yıllarını hatırlıyorsunuz, değil mi?

Hayır, çünkü o zaman daha çocuktum. Üniversiteyi burada, Dicle Üniversitesi’nde okudum.

Eşyalarınızı almaya giderken mahsur kaldığınız Silvan’dan daha sonra nasıl çıkabildiniz?

Sokağa çıkma yasağı kalkmadığı için evde, aç halde kalakaldık. O korkunç seslerin ortasında bırakın günleri, dakikalar bile geçmek bilmiyordu. Arada apartmandaki komşulara gidiyor ve o çocukların her patlama sesiyle nasıl irkildiklerini, ağladıklarını, çığlık attıklarını görüyordum. Tüm bunları görmemek için bir süre sonra komşulara da gitmek istemedim. Biz bir şekilde dayanıyorduk ama çocukların o haline dayanamıyorduk. Anne olunca o çocukları da, annelerini de daha iyi anladım. Evladının bu korkuyu yaşamasına, bunlara şahit olmasına hiçbir anne katlanamaz.

‘İNSANLAR NASIL OLUYOR DA DİZİLERE AĞLAYIP GERÇEK HİKÂYEYE İNANMIYORLAR?’

Böylesi bir travmadan sonra çocuk doğurmak size nasıl geldi?

Deran yıllarca beklenen bir bebekti. Takdiri ilahi herhalde. Kulun bir hesabı olabilir ama Allah’ın da bir hesabı var. Yoksa böyle bir süreci yaşamış biri olarak, tutuklanacağımı bile bile anne olur muydum? Anne olmayı her zaman istedim ama kendimle beraber çocuğumu böyle bir sürece bile bile sürükler miyim! Hakkımda çok şey yazılıp çizildi. Çocuğunu kullanıyor, duygu sömürüsü yapıyor diyenler bile oldu.

Bu tür yorumları okuyunca ne hissediyorsunuz?

İnsanlığımdan utandım. Özellikle kadınların bu tür yorumlarını okuyunca kitleniyor, “yazıklar olsun” bile diyemiyordum. Böyle düşünüp de nasıl yaşayabiliyorlar, anlayamıyorum. Ekranlarda bir sürü dizi dönüyor, değil mi? Aralarında hapishane dizileri de var. Anneler, evlatları, acılar… İnsanlar bu dizileri izlerken bile duygulanıp ağlıyorlar. Büyük olasılıkla bana bu tür yorumları yapan insanlar bile o sahneleri izlerken duygulanıp ağlayabiliyorlar. Fakat gerçek hayatta böyle bir kadına inanmıyorlar! Senaryosu yazılmış, tamamen kurmaca olduğunu bile bile izledikleri diziler bu insanları duygulandırırken nasıl oluyor da gerçek bir hikâye onları duygulandırmıyor? Nasıl oluyor da kurmaca bir diziye inanıp ağlıyorlar da gerçekliğe inanmıyorlar?

Deran ne demek?

Ben de ilk defa bir arkadaşımdan duydum. Kürtçede “güzellik”, Osmanlıcada da “derhal” anlamına geldiğini söyledi. Başka isimler vardı aklımda ama bu isim hoşuma gitti.

Sokağa çıkma yasağına geri dönelim. Son aşamada Silvan’dan nasıl çıkabildiniz?

Ailemle iletişime geçemiyorduk zaten. Neyse ki biz mahsur kaldıktan bir süre sonra sokağa çıkma yasağı kalktı. Zaten daha önce Diyarbakır’da ayarladığımız nakliyeciyi aradık ve o gelir gelmez de çıktık. Aynı esnada başka aileler de ilçeden çıkıyordu. Daha sonra konuştuğum bazı tanıdık aileler, hasta çocuklarını bile zırhlı araçlar eşliğinde hastanelere götürebildiklerini anlatmıştı. Tabii Silvan gibi Sur’da da Cizre’de de Nusaybin’de ve başka yerlerde de benzer olaylar yaşanıyordu.

‘YAŞAMAKLA DUYMAK VE İZLEMEK ARASINDA DAĞLAR KADAR FARK VARMIŞ’

Yaşadığınız mahallede büyük bir tahribat oldu mu?

Hayır, çünkü olaylar aslında üç mahallede yaşanıyordu. Bizim evimiz bu mahallelerden birinin çok yakınındaydı. Diyarbakır yoluna da çok yakın bir mahallede olduğumuz için ilçeden çıkarken nasıl bir yıkım olduğunu göremedik. 16 Nisan referandumu için oy kullanmaya gittiğimde yıkımı görebildim.

Nasıldı durum?

İçler acısıydı. O evlerde yaşayan insanlar neler hissetti, şu an neredeler, yaşıyorlarsa nasıl çıkabildiler… Çatışmalar başladığı andan itibaren hep “sıra bize ne zaman gelecek” diye düşünüp duruyordum evde. O kadar patlama sesi duyuyorduk ki, evden çıktığımızda sokaklarda yüzlerce ceset, yaralı insan göreceğimizi düşünüyordum. Hakikaten yaşamakla duymak ve izlemek arasında dağlar kadar fark varmış.

Politik bir ailede mi büyüdünüz?

Hayır, kendi halinde yaşayan, sıradan bir ailede büyüdüm. Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nden mezun olduktan sonra Dicle Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne girdim. Babam TEKEL emeklisi. Altı kız, bir erkek, yedi kardeşiz. Kendimi fark ettiğim andan beri benim için tek tutku resim yapmaktı. İlkokulda Mesut adında bir resim öğretmenimiz vardı. Onun da resme tutkum üzerinde çok etkisi oldu. Öğrencilerini çok seven, duyarlı, ilgili, kendini işine adamış bir öğretmendi.

Gazeteci-ressam Zehra Doğan da Silvan’dakine benzer çatışmalara Nusaybin’de tanık oldu ve bu tanıklıklarını resme aktardı. Bu yüzden de hapis cezasına çarptırıldı.

Evet, Zehra’yı, başına gelenleri biliyorum. Çalışmalarını da gördüm. Onun resimlerini şu an ismini hatırlamadığım bir ressamın çalışmalarına çok benzetiyorum.

‘YAŞADIKLARIMI RESMETSEM, SİYAH YAĞLIBOYAYI TUVALE FIRLATIRIM’

Siz bu tanıklıklarınızı resmettiniz mi hiç?

Şartlarım, imkânlarım, ruh halim elvermediği için resimden bile uzaklaştım. Aslında kendimi resimle ifade edebilirdim ama iki buçuk yıldır hayatım tepetaklak oldu.

Yaşadıklarınızı tuvale aktarsanız, nasıl bir tablo çizersiniz?

Siyah bir yağlıboyayı tuvale fırlatırdım. Muhakkak arada tuvalin beyaz renkleri kalacaktı ki, onlar da benim açımdan umudu simgelerdi. Karakalemle aram çok iyi değil, daha ziyade yağlıboyayla sürreal çalışmayı seviyorum. Son zamanlarda duvar boyamayı seviyor, “eskiyi yenile”yle ilgileniyordum. Resim yapmak bambaşka bir şey ama çalıştığınız malzeme her neyse, duygularınızı aktarabiliyorsunuz. Atık malzemeleri yenileyince insan muazzam bir duyguya bürünüyor. “Bu malzemeden bir şey olmaz”, “alın önümden, bundan bir şey çıkmaz” dediğiniz herhangi bir şeyi, uğraştığınızda bambaşka bir şeye çevirebiliyorsunuz. Eskiyi yenilemenin verdiği hazzı anlatmak imkânsız.

Sizce bunca yıkım yaşanmış olan Silvan’ı ve diğer yıkım bölgelerini yenilemek mümkün mü?

Eski ve çok kötü bir tuvalin üzerine astar çekip başka bir resim yaptığınızı düşünün. Astar çekseniz de izi yeni resme mutlaka yansır. Yaralar kapanabilir, iyileşebilir ama o his, o yaşanmışlıklar bir yerden kendini mutlaka gösterir. Hiçbir bilgi unutulmaz ama kalbinizin derinliklerine işlemiş bir acı nereye giderseniz gidin, ne yaparsanız yapın, size eşlik eder. Bir resme, bir müziğe, bir sese yansır o acı.

Yaşadığınız acıyla, örneğin sizinkinden çok daha fazla hapis cezasına çarptırılan, çocuğunu hapiste büyütmek zorunda kalan, sürgüne giden insanların acıları arasında bir mukayese yapıyor musunuz?

Yapamam, çünkü herkesin acısı kendisine göre ağırdır. Allah kimseye, kaldıramayacağı yükü vermesin. Siz benimkinden daha ağır bir acıyı kaldırabilirsiniz belki. Ama ben size hafif gelecek bir acıyı kaldıramayabilirim.

‘HEPİMİZ BİRBİRİMİZE ‘SEN DUR, BENİM DERDİM DAHA BÜYÜK’ DEYİP DURUYORUZ’

Dayanışma bu tür yükleri hafifletmiyor mu?

Parmağı yananın acısını ancak parmağı yanan bilebilir. Empati diyoruz ama empati kurmuyoruz. İki komşu bile yan yana geldiğinde birbirlerine “senin derdin benimkinin yanında dert mi” diyebiliyor. Hepimiz birbirimize “sen dur, benim derdim daha büyük” deyip duruyoruz.

Yaşadığınız büyük derde dönelim tekrar. Silvan’dan Diyarbakır’a geldiniz…

Evet, bir daha yasak ilan edilebilir ve tekrar evde mahsur kalabiliriz diye apar topar, ayağımızda terlikle çıktık Silvan’dan. Diyarbakır’a geldikten birkaç gün sonra annemlere gittim. Yan apartmanda düğün vardı. Bir ara havai fişek patlatılınca gayriihtiyari başımı ellerimin arasına alıp çığlık attım. Tabii o sıralarda çatışmaların başladığı Sur, kaldığımız evden çok uzaktı… Yine, bir gece sabaha doğru uykuyla uyanıklık arasında inanılmaz patlama sesleri duymaya başladım. Burası Diyarbakır mı, Silvan mı, kestiremiyorum. Kalkıp evi, tüm odaları dolaştım. Nerede olduğumu anlamaya çalışıyordum. Böyle bir ortamdı yani.

Beyaz Show’u ne zaman aradınız?

Daha önce izlediğim bir program değildi. Annemler bizden gittikten sonra evi toparladım. Oturup televizyonu açtım ve Beyaz Show ekrandaydı. Şarkılar söyleniyor, gülüşülüyor, konuşuluyor, eğleniliyordu. “Hani Türkiye’de yaşıyorduk” diye düşündüm. “Hani Türkiye’nin doğusuyla batısı birdir” diyorduk… Türkiye’nin doğusu kan ağlarken, insanlar ölürken… Bakın, “insan” kelimesini üstüne basa basa söylüyorum, insan! Kürt, Türk, genç, yaşlı, çocuk ayrımı yapmadan, hiçbir insan ölmesin diyorum. Az önce söylediğim gibi, unuttuğumu, yaranın kabuk bağladığını sanmıştım ama o yayında o yaşadıklarım tekrar aklıma geldi. Yayında gerçekten ağladım. Ben Diyarbakır’da doğup büyüdüm. Başka metropollere filan gitmedim. Böyle bir programın, böyle bir konuşmanın bu kadar insana hitap edeceğini, tüm Türkiye’den izleneceğini tahmin dahi etmemiştim. Sosyal medya da kullanmadığım için söylediklerimin nereye nasıl taşınacağını düşünememiştim. Facebook hesabım vardı ama aktif değildim. Sadece yaptığım resimleri paylaşıyor, sanata dair şeyler takip ediyordum. Bağlantıda, burada insanlar ölüyor, siz de sanatçı olarak bu yaşananlara sessiz kalmayın dedim.

‘ÖLECEĞİM GÜNE KADAR VİCDANIM RAHAT OLACAK’

Sonradan o programı hiç izlediniz mi?

Bana terörist, hain, sahtekâr dediler. Farkında olmadan nasıl bir yanlış cümle kurdum diye defalarca o programı izledim. Suç teşkil edecek kelime nerede diye defalarca dinledim. Kim ne derse desin, sonuç, ceza ne olursa olsun öleceğim güne kadar vicdanım rahat olacak ve söylediklerimin arkasındayım. Ben bir suç işlemedim.

Konuşmanızın skandalize edildiğini ne zaman öğrendiniz?

Programdan sonra arkadaşlarım sosyal medyada yazılıp çizilenleri bana mesajla yollamaya başladı. “Bu kadar basit düşünülemez” diye düşündüm. Din, dil, ırk, mezhep aidiyetinden bağımsız olarak dinleyen her insan, o konuşmanın samimiyetle yapıldığını görür. Neyse, bu arada İstanbul’da gözaltına alındığımı duydum! Oysa ben o sırada Diyarbakır’daydım. Olmadık şeyler yazılıp çiziliyordu. Cuma günü yayına bağlandım, Pazar gecesi gerçekten gözaltına alındım. Bu hayatımda yaşadığım ilk gözaltıydı. Sabaha doğru da serbest bırakıldım.

Gözaltı sonrası dönem nasıl geçti sizin için?

Korktum, dışarı çıkamadım. Neyle karşılaşacağımı bilemiyordum.

Katıldığınız programda insanlardan hassasiyet beklediğini söylemiştiniz. Fakat siz Silvan’dan Diyarbakır’a döndüğünüzde, annenizin yan apartmanında havai fişekli düğün kutlamalarına tanık olmuşsunuz. Üstelik aynı günlerde, aynı şehrin içinde, Sur’da çatışmalar oluyordu…

Evet, şehrin bir yanında insanlar kan ağlarken, öbür yanında hayat olağan akışında sürüyor, insanlar kafelerde oturuyordu. Buna daha sonra tanık oldum, bazı şeyleri daha sonra idrak ettim. Anladım ki, ateş düştüğü yeri yakıyor.

‘DERAN BİR GÜN ONLARIN KALBİNE DOKUNACAK’

Psikolojik olarak hapse hazır mısınız?

Nasıl hazır olabilirim ki! Deran olmasa, suç işlemediğim halde gidip yatar, çıkardım. Ama kendimden çok kızımı düşünüyorum. Çünkü onun çoklu gıda alerjisi var ve hapishane koşullarında ona nasıl bakabileceğimi bilemiyorum. Deran’a özel bir diyet mama veriyoruz. Fakat Deran bu mamayı sevmediği için ancak uyurken içirebiliyoruz. Uzun süredir ev-hastane arasında gidip geliyoruz. Günde birkaç kez ishal oluyor, sürekli kusuyor. Üç ayda on gram bile almadı. Süt ve süt ürünlerini veremiyoruz. Kızım annesinin sütünü içemiyor. Deran’ın bu sağlık problemleri varken hapse girmek benim için cehennem azabı gibi.

Diyarbakır’da doğup büyüyen ama politik olmayan biri olarak bir şov programına telefonla bağlanıp son derece sıradan şeyler söylediniz ve hayatınız tümden değişti…

Evet, herkesin, her zaman söyleyebileceği şeyler söyledim. Bir öğretmenin, bir kadının, bir annenin “insanların ölmesine duyarsız kalmayın, ses verin” demesinden daha doğal ne olabilir? Herkesin bildiği ama o günlerde kimsenin dile getirmediği şeyi söyledim.

Eğer bu günleri anlatacak bir resim yapsam, siyah bir yağlıboyayı tuvale fırlatırım; arada kalan tuvalin beyaz renkleri de umudun simgesi olur, dediniz. Sizce umut nedir?

Hayatımın hiçbir döneminde karamsar olmadım. Umut, bir insanı hayatta tutabilen en büyük güçtür, yaşama sebebidir. Elbette bu günler geçecek. Geçerken derin yaralar bırakacak, bizden çok şey alıp götürecek. Ama onurumla, gururumla, şerefimle ayaktayım. Beş sene, on sene, yirmi sene sonra geri dönüp “keşke yapmasaydım” dediğim hiçbir şey olmadı ve olmayacak da. O programda yaptığım konuşma da buna dahil. Bana bu cezayı verenler, hayatları boyunca vicdan azabı yaşayacak. Bu cezayı bana değil, kendi vicdanlarına verdiler. Biz Deran’la içeri girdikten sonra, Deran onların aklına gelecek…

Buna inanıyor musunuz?

Süreç, memleketin hali ne olursa olsun, herkesin kalbinde biraz vicdan, biraz insanlık vardır. Farkında olurlar veya olmazlar, vicdanlarını bastırırlar veya bastırmazlar, bilemem. Ama Deran bir gün onların kalbine dokunacak.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI