Tuğçe Isıyel
Tuğçe Isıyel

'Eksik bir şey mi var?'*

Cumartesi, 7 Nisan, 2018
İnsanın mecburen prematüre doğmuş bir varlık olması ve uzun bir dönem boyunca ötekilerin bakımına muhtaç olması, diğer yandan da bakım veren o ötekinin (annenin) arzusunu (davranışlarını, yapıp ettiklerini vb.) bir türlü anlamlandıramaması, bunun bir muamma olarak kalması; birbirine bağlanan bu iki mutlak çaresizlik, eksiklik ve arzunun fonu, kaidesi belki de.

Bu köşede her ay bir ruh sağlığı uzmanıyla birlikte insanın hakikatine, insan oluşa dair türlü meseleleri konuşup, sorgulayabileceğimiz düşünsel bir alan yaratmaya çalışacağım. Söyleşi dizisini Psikiyatrist Erdoğan Özmen’le başlatıyoruz.

Özmen günümüz koşullarında hepimize “Sahici bir tatminin koşulu satın alabilir olmaktır” denildiğini belirtirken yetersizlik duygusun ve depresyonun bu denli yaygın olmasının altındaki nedenin de bu olduğunun altını çiziyor. Günümüz kapitalizm gerçeğinin en temel semptomunun depresyon olduğunu ifade eden Özmen depresyon ilaçlarıyla ilgili olarak da “Günümüzde ne oldu ya da olmakta da bunca çocuk, genç ve yetişkin bu kadar çok psikotrop ilaç kullanıyor, kullanmak zorunda kalıyor?” sorusunu soruyor.

Özmen’le “eksiklik” kavramından girip, depresyon, yas tutma/tutamama meselesi, kapitalizm gerçeği, Oedipus Karmaşasının bireysel ve toplumsal iz düşümleri gibi temalar üzerinden ilerledik.

.

İnsanın hakikatinin eksiklik üzerinden tanımlandığını düşünüyorum. Doğduğumuz andan itibaren ötekinin varlığına duyduğumuz ihtiyaç bunun en bariz göstergesi. Eksiklik varsa arzu da var oluyor, talep de… Yani eksiklik aslında varoluşa dair bir hava deliği görevi görüyor. Peki hal böyleyken eksik “oluş” ve bitmek bilmeyen eksik “hissediş” arasında nasıl bir bağ var? Mevcut sistem, bireyciliği, rekabeti, gösterişi, hızı ön plana çıkararak iç ve dış dünyamızda eksik “oluşun” inkârına çalışırken, bu durum eksik hissedişimizi ve bununla bağlantılı olarak doyumsuzluğumuzu iyice pekiştirmiyor mu?

Ben de senin gibi düşünüyorum. Eksik oluş, eksiklik en temel hakikatimiz. Daha doğrusu, insanın bir özü varsa eğer, bu aslında arzudur, arzulayan varlık olmaktır. Çünkü insanda ikisi, arzu ve eksiklik eş zamanlı olarak var oluyor. İnsan dilde ikamet eden, bir dilin içine doğan bir varlık çünkü. Başlangıçta, tümüyle çaresiz ve öteki insanların bakımına mutlak olarak bağımlı haldeyken bedenin biyolojik/fizyolojik ihtiyaçlarını, bedensel gerilimlerimizi ötekine (yani anneye, ya da asıl bakım veren her kimse ona) bir talep olarak iletmeye mecburuz. Hem kökensel ihtiyacı bir talebe (yani dile ait bir olaya) dönüştürmemiz hem de ötekinin bunu yorumlama ve bu doğrultuda eyleme geçmesi ile orijinal ihtiyaç arasında daima bir uyuşmazlık, tam olarak örtüşmeme hali olacaktır. İnsanın kimliğinin oluşumunun merkezi unsuru, eksik ve arzu bu aralıktan, bu yarıktan kaynaklanır. Buradaki eksik nesneyi bulma, kayıp halkayı tamamlama uğraşı insanın en temel meşguliyeti, onu ileriye iten temel motive olacaktır. Demek ihtiyaç-talep-arzu şeklinde bir dizilişten ve bunlar arasındaki farklardan söz etmiş oluyoruz. İnsanın mecburen prematüre doğmuş bir varlık olması ve uzun bir dönem boyunca ötekilerin bakımına muhtaç olması, diğer yandan da bakım veren o ötekinin (annenin) arzusunu (davranışlarını, yapıp ettiklerini vb.) bir türlü anlamlandıramaması, bunun bir muamma olarak kalması; birbirine bağlanan bu iki mutlak çaresizlik, eksiklik ve arzunun fonu, kaidesi belki de.

Evet, bir de eksik hissediş var: Bunu belki de yetersiz hissetmek, güçsüz/iktidarsız, başarısız hissetmek, yapabilme kudretinden mahrum hissetmek gibi düşünmeliyiz. Kapitalizm çünkü, her şeyi pazarda alınıp satılan bir metaya, her birimizi de tüketici otomatlara dönüştürerek kendi rüyasını çoktan gerçekleştirmiş durumda. Ve bunu arzu işlemcisi, arzu manipülatörü devasa bir aygıtı seferber ederek başarıyor. Satış, pazarlama ve reklam sektörü demek değil midir kapitalizm aslında? Ve şu oluyor sanki: Bir yüzeyden ve parlaklıktan ibaret nesnelere/metalara ulaşma kudretine sahipsek, buna gücümüz yetiyorsa arzumuzu nihai olarak doyurabileceğimiz yanılsamasına kapılmak, her birimiz için temel tuzak artık. Sahici bir tatminin koşulu satın alabilir olmaktır, deniyor hepimize. Kafamıza kakılan bu. Esasında bir yetersizlik duygusunun, bir empotans halet-i ruhiyesinin sonucu olan depresyonun bu denli yaygın olmasının altındaki neden de bu belki de.

Aslında kapitalizm tatmin alanlarımızı çoğaltma vaadinde bulunurken bu bizde içten içe bir yetersizlik duygusu yaratıyor ve bunun peşi sıra depresyon geliyor. Bana öyle geliyor ki depresyon, yaşantılar arasında bir boşluk bırakmama halinin bir sonucu gibi de sanki. Her şeyi bitişik yaşamak gibi… Acı ve kayıplarımızdan sonra yas tutmaya, sessizliğe, durmaya, kendimize temas etmeye izin vermedikçe depresyon ruhsallığımızı ele geçirerek zorunlu olarak durmamızı sağlıyor. Bu bitişik yaşama hâli toplumsal bir gerçekliğimiz olabilir mi? Ve toplumsal olarak uzun bir süredir depresyonda olabilir miyiz acaba?

Günümüz kapitalizm gerçeğinin en temel semptomudur depresyon. Tabii ki semptomun ikili anlamında; hem onu ifşa eden, temsil eden hem de onu örten, görünmez kılan. Çünkü sözünü ettiğimiz suçluluk, utanç ve yetersizlik/başarısızlık hislerinin başka bir sonucu olamaz ve evet, belki de depresyon bu anlamda kapitalizmin birey karşısındaki meydan okumalarına karşı birey için bir çıpa işlevi görüyor.

Yeri gelmişken, bununla ilişkili daha güncel bir şeyden söz etmek isterim: Kimi medya figürleri, gerek cehaletleri gerekse de konunun popülerliği nedeniyle belki, zaman zaman depresyon ilaçları hakkında tümüyle negatif şeyler söyleyebiliyorlar. Bunun sonrasında hemen, iyi niyetli bazı psikiyatristler ve ilgili kurumlar, söylenen negatif şeylerin ne kadar temelsiz ve “bilim-dışı” olduğuna ilişkin haklı tepkilerini ortaya koyuyorlar. Haklı, çünkü ben klinik depresyonlarda anti-depresan ilaçların ne kadar etkili olabildiğini kendi deneyimimden de biliyorum. Ancak burada kaynayan asıl mesele şu oluyor her zaman: Günümüzde ne oldu ya da olmakta da bunca çocuk, genç ve yetişkin bu kadar çok psikotrop ilaç kullanıyor, kullanmak zorunda kalıyor. Sormamız gereken asıl soru bu değil mi?

.

‘DEPRESİF TEPKİLER VERMEYE YATKIN HALE GELDİK’

Ruhsal bağışıklığımız epey düşük sanki. Bu sebeple de depresyon çok sık “yakalandığımız” ve sıradan bir durum gibi algılanıyor ya da böyle bir algı yaratılmak isteniyor.

Günümüzde karşılaştığımız, başımıza gelen bütün kayıplardan, ayrılıklardan, yoksunluklardan sonra depresif tepkiler vermeye daha yatkın hale geldik sanki. Burada şu var şüphesiz: Hakiki bir yas, keder, üzüntü yaşayamazmışız gibi, ya da herhangi bir yas, keder, üzüntü hali derhal depresyon olarak, yani psikiyatri kliniklerinin tedavi etmesi gereken bir hastalık olarak görülmeli gibi. Ama şu da var: Bir kaybımız olduğunda, bizim için değerli birini, bir ideali, önemli bir varlığı kaybettiğimizde, ayrılık yaşadığımızda, terk edilip yalnız kaldığımızda bizi bekleyen bir yas/keder süreci olmuyor genellikle. Doğrudan depresyonun içine gömülüyoruz gerçekten de. Daha korunmasız ve çıplağız sanki. Çünkü yaşadığımız dünya, ruhsallığımızın inşası için gerekli olan ve ruhsallığımızın mukavemet gücünü, direncini ve derinliğini sağlayan simgesel boyutu, insan varlığının simgesel boyutunu yıkarak, parçalayarak işliyor. Bunun yerine malın/metanın/sermayenin vahşi dolaşımını ve hareketini ikame ediyor. Bunun önünde engel saydığı tüm kültürel/simgesel yapıları yok ediyor. Mesela artık gerçek bir aile, gerçek bir milli devlet, gerçek bir din var mı ki diye sormamız gerekmiyor mu; bunları verili sayıp kavga etmek yerine? Ya da sahtekârlık ve iki yüzlülüğün, yalanın, gerçekliğin inkarının bu denli yaygın olmasının nedenlerini belki de bu düzeyde aramalıyız.

Birikim dergisine yazdığınız son yazılar psikanalizin -belki de insanlığın demeliyim- temel meselesi Oedipus Karmaşasına yönelik. Bireysel ve toplumsal birçok soruyu/sorunu Oedipus Karmaşası’yla bağlantılı olarak cevaplıyor ve zihinlerimizde yeni sorular oluşturuyorsunuz. Az önce sözünü ettiğiniz “artık gerçek bir aile, gerçek bir milli devlet, gerçek bir din var mı ki” derken, bu meseleler Oedipus Karmaşası’nın neresinde duruyor? Ya da şöyle sorayım artık gerçek bir “Oedipus Karmaşası” var mı?

İnsan bazen yaptığı şeyi neden yaptığını bilemiyor. Böyle bir dönemde “Oedipus Karmaşası” hakkında yazmanın anlamının ne olduğunu bilmiyorum gerçekten de. Belki de edimsel düzeyde asıl arzumu açığa vuracak şeyden uzaklaşmış hissettiğim, sesimin son gücüyle söylemek ve yazmak istediğim şeylere cesaret edemediğim içindir, görece korunaklı bir alanda söz almam. Bu bir özeleştiri olarak dursun burada. Soruya gelirsek; belli belirsiz sezdiğim şey, Oedipus-sonrası (post-Oedipal) bir dönemde olduğumuz. Hem klinik hem de toplumsal/politik/kültürel bağlamdan hareketle söylüyorum bunu. Günümüzde ıstırabın nedeni çok fazla Freudçu nevroz değil artık. Bunun için, sıkça karşılaşılan klinik durumları düşünmemiz yeterli: Borderline durumlar, panik atak, bağımlılıklar, sapkınlıklar, tam bir klinik tablo halinde olmasa bile çeşitli psikotik durumlar vb. Ama diğer yandan, bu post-oedipal dönemi de yine Oedipus Karmaşası’nın ve bilinçdışının terim ve imkanlarıyla düşünmekten başka bir şansımız da yok şüphesiz. Neyle karşı karşıya olduğumuzu anlamak ve bunu teorileştirmek için biraz daha zamana ihtiyacımız var galiba.

Peki son dönemlerde artan ve toplumun her kesiminde görülen linç olaylarını da post-Oedipal bir perspektiften yorumlamak mümkün mü?

İndirgemecilik tuzağına düşmeden bu tür paralellikler kurmak her zaman mümkün tabii. Çünkü her tarihsel/toplumsal dönem zorunlu olarak kendine uygun ruhsal yapı ve özellikleri serbestleştirerek baskın hale getiriyor. Hatta sorundaki çerçeveyi biraz daha genişleterek, tüm dünyada ve ülkemizde hıncın/nefretin/hasetin güçlü tutkular olarak toplumsal/politik sahnede önemli faktörler haline gelmesi, yoksulların sağcı otoriter/totaliter parti ve liderleri desteklemesi gibi fenomenleri bir arada düşünmeliyiz belki de. Post-Oedipal derken kastettiğim şey, biraz da kural/norm/sınır ya da çıpa kaybı. Yapıp ettiklerimiz ve düşündüklerimiz üzerine düşünmemizi sağlayacak mesafeden ve imkânlardan yoksun olmamız. Öyle olunca, örneğin başka bir toplumsallık ve gelecek tahayyülüne sahip olması gereken sol da aynı açmaza teslim oluyor. Her şeyi derhal ikili karşıtlıkların, katı kutupsallıkların, karşılıklı düşmanlıkların içinden anlamlandırabiliyoruz ancak. Paralize edici, dondurucu, ketleyici bir kısır döngü bu. Herkese hitap etme, seslenme iddiası, özgüveni ve kıymeti taşıyan sözü üretmek mümkün olmuyor.

‘İMAJIN YÜKSELDİĞİ SÖZÜN DÜŞTÜĞÜ BİR DÖNEM BU’

Söyledikleriniz bana Foucault’nun çok sevdiğim bir sözünü hatırlattı. Der ki; “Dünyanın sırrı dilde ve onun savaş kurallarındadır.” Sanki siz tam da Foucault’nun söylediğine gönderme yapan kayıplardan bahsediyormuşsunuz gibi geldi. Sözü üretemediğimiz noktada düşünce de gelişmiyor, çok katmanlılık ortadan kayboluyor; sınırlar ve kurallarda da bir kayma oluyor… Genel bir çerçevesizlik hakim oluyor dünyaya. Bahsettiğiniz ikili karşıtlıkların, kutuplaşmaların, lincin, karşılıklı derin düşmanlıkların nedeni belki de bir çerçeve belirleme, “benim yerim burası”nı gösterme çabası. Bu epey hazin bir taraftan yapılıyor, çözüm çok başka yerlerde aranıyor gibi geliyor.

Bu var tabii ki, bir dil okyanusunun içinde yaşıyoruz, dil sayesinde oluşan anlamlandırma sistemimize dahil edebildiğimiz, anlamlı kılabildiğimiz şeylerden oluşan bir dünyamız var. Dahası aslolan -bizden önce zaten orada olan, bizim içine doğduğumuz- dildir ve daha ziyade o bizim sayemizde, bizi memur ederek konuşuyordur. Benim yukarıda demeye çalıştığım şey şu: Bugün insanın en fena, en korkunç, en karanlık, en ürkütücü, velhasıl en kötü yanlarının daha çok ortaya çıkması ve toplumsal sahneyi işgal etmesini nasıl anlamalı, bununla nasıl yüzleşmeliyiz? Halbuki bana göre insan söz konusuysa, aslolan iyiliktir. İyi duygular ve iyilik halleri; yani kardeşlik, dayanışma, diğerkamlık, işbirliği, sevgi, dostluk, şefkat, merhamet vb. neden öne çıkamıyor ve belirleyici olamıyor? Neden şimdiki karanlığa ve vahşete mahkum ediyoruz kendimizi? İnsanın kendini bu denli değersizleştirmesi ve alçaltması nedendir?

Ve bunların cevaplarını şimdiki total kapitalizmde, neoliberal/postmodern kapitalizmde aramalıyız diyorsunuz.

Evet, çünkü kapitalizm, insanı insan yapan, ona sahip olduğu derinliği bahşeden simgesel/kültürel evreni, simgesel çıpayı yok ederek işleyebiliyor ancak. Varlığını sürdürmek için mecbur buna. İnsanın dünyasını oluşturan tüm simgesel referansları geçersiz kıldığı ve parçaladığı ölçüde kendi ebedi rüyasını, metaların ve sermayenin sınırsız ve engelsiz dolaşımını gerçekleştirebiliyor. Ve oluşan bu devasa boşluğu, yani beni diğer benzerimden ayıracak ve her ikimize de kendi konumunu sağlayacak, sınırları ve hakları muhafaza edecek simgesel dolayımın -dilin, sözün, yasanın, kuralların- boşalttığı yeri dolduracak, söz konusu meta/mal/ürün dolaşımı dışında tabii ki hiçbir şey yok artık. Bu sefer de, adeta bedenlerimizi kullanarak, istismar ederek kendi hareketini, döngüsünü tamamlamak isteyen, bedenlerimiz aracılığıyla konuşan metaların “gönüllü” köleleri durumundayız. Her birimizi aynı sefil tüketici konumuna mıhlayan bir hareket bu.

Belki de üçüncünün devreye girmesine ihtiyaç duyduğumuz alan tam da burası…

Beni kendi benzerimden ayırt edecek ve kendi özgül konumlarımızı ve sınırlarımızı tayin edecek üçüncü konumun/unsurun yokluğunda, yani ikili imgesel ilişki düzeninde sadece iki seçenek vardır karşımızda; ya ötekiyle tam bir birleşme/füzyon ya da ötekini radikal biçimde yok sayma/dışlama, reddetme. Burası, hasetin, yıkıcılığın, ölümcül nefretin vasatı aynı zamanda. Arzu, arzulu olmak söz konusu bile değil bu düzeyde. Daha bireysel düzeyde mesela bildiğimiz bir şey: Kıskançlık, ancak üçlü bir ilişki düzeninde mümkün ve arzuyu da harekete geçiren bir dinamiği var ve biz belki de -gelişim serüvenimizi kast ediyorum- kıskançlığı hasetten, o zehirli ve tahammül edilmesi çok daha zor duygudan kurtulmak için adeta icat ediyoruz.

Tüm bu konuşmamız bağlamında başladığımız noktaya geri dönersem “eksik bir şey” en çok söz belki de…

İmajın/görüntünün yükseldiği ve sözün düştüğü, geriye çekildiği bir dönem bu. Günümüzde totaliter/otoriter siyaset ve tavırların gürültüsü ve hınç/haset yüklü pratikleri (acting-outları) karşısında söz almak, sözü kurmak, sözü dolaşıma sokmak, sözsüz ve dilsiz bırakılanlarla güçlü ve sahici bağlar kurmak, bizzat ses/söz olmak belki de en devrimci eylem artık. Radikal bir kapitalizm karşıtlığının başlangıç noktası burasıdır.

Erdoğan Özmen kimdir?

Erdoğan Özmen, uzun yıllar Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde psikiyatrist olarak çalıştı. Aura ve Akıl Defteri adlı dergilerin çıkarılmasında yer aldı. Şimdilerde özel muayenesinde çalışmalarını sürdürüyor ve Birikim Dergisine haftalık yazılar yazıyor.

Yayımlanmış kitapları: Psikiyatri, Psikoloji, Politika (Zed Yayınları, 1995); Psikanalizin Serüveni ve Çağrısı (İletişim Yayınları, 2005); Şizofreni – Öteki Gerçeklik (Pedam Yayınları, 2007); Yeni Bir Sol Tahayyülü için (İletişim Yayınları, 2009); Rüyada Uyanmak (İletişim Yayınları, 2012), Vazgeçemediklerinin Toplamıdır İnsan (İletişim Yayınları, 2017).

*Bülent Somay’ın Woody Allen’ın 1971 yapımı Bananas filminden ilhamla yazdığı Bir Şeyler Eksik kitabı ve kitabın hareket noktası olan filmde, Nancy’nin (Louise Lasser) Fielding Mellish’e (Woody Allen) söylediği “Bir şeyler eksik” cümlesine atıfla.


Tuğçe Isıyel kimdir?

İstanbul Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümü'nden mezun oldu. Londra'da Middlesex Üniversitesi'nde ve Türkiye'de psikanalizle ilgili çeşitli eğitimler aldı. EFTA-Avrupa Aile Terapisi Derneği (European Family Therapy Association) tarafından sertifikalanan Aile ve Çift Terapisi eğitiminin temel ve ileri düzeyini tamamladı. Esenyurt Üniversitesi Klinik Psikoloji alanında yüksek lisans yaptı. İstanbul'da yetişkin, çift ve aile alanında psikoterapist olarak çalışmaktadır. Aynı zamanda “Psikanalitik Edebiyat Okumaları” isimli bir atölye çalışması yürütüyor ve çeşitli dergilerde inceleme, deneme, eleştiri türünde yazılar yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI