YAZARLAR

Bir aile, çocuğunun mahvına seyirci kalabilir mi?

Çocuk Yasası'nı Türkiye hâkim ve savcılarına kesinlikle tavsiye etmiyorum. Kendilerini, böylesi hukuk tartışmalarından korumalarında yarar var. Buna mukabil, tarihsel deneyimden süzülen ‘karar mantığı’ ile ilgili nefis örnekleri edebi lezzet içinde okumak isteyen genç hukukçu ve öğrenci okurlara ısrarla öneririm...

Yaşar Kemal’in son eserlerinden birinin adı Çocuklar İnsandır. Zor koşullarda büyüyen, ya da ‘büyümek zorunda kalan’ çocukları anlatır. Çocukların ‘insan’ olduğunu bir kez daha hatırlatan başlığı ilk görüşte çok sevmiştim. Malum, mesleki deformasyon diye bir şey var! Yıllarca anayasa derslerinde konu çocukları içeren hükümlere geldiğinde hep duraksadım. Ancak neden durakladığımı söylemem, o esnada hükmün içeriğiyle ilgili olmayan bir tartışma yürütülmesini gerektirdiğinden mümkün olamadı ve kaldığım yerden devam ettim. Yürürlükteki Anayasa’nın ‘dört’ maddesinde ‘çocuk’ sözcüğü geçer. Ailenin Korunması başlıklı 41'inci madde, ailenin Türk toplumun temeli olduğunu ve eşler arası eşitliğe dayandığını söyledikten sonra, devletin ‘özellikle ananın ve çocukların’ korunması için gerekli tedbirleri alacağını hükme bağlar. Diğerleri, ‘sosyal haklar’ kısmında 61'inci ve 62'nci ile vatandaşlığı düzenleyen 66'ncı maddeler. İlki (61) korunmaya muhtaç çocuklara, diğeri (62) yabancı ülkelerde yaşayan yurttaşların çocuklarına dair. Konuya ilişkin tarafı olduğumuz sözleşmeler mevcut. Çocuk, hepsinde muhtelif olumsuz etkilerden korunması ve geliştirilmesi gereken bir varlık olarak ele alınır. Hukuk, çocuğu, elbette belli sınırları gözeterek büyük ölçüde aileye emanet etmiştir. Devlet (ve bir ölçüde toplum) her ne kadar çocuğu ’tümüyle’ aileye terk etmemişse de, aile kaçınılmaz biçimde çok belirleyici.

“Benim çocuğum değil mi, sen ne karışırsın?”, “Çocuğumu nasıl eğiteceğime ben karar veririm”, “Şu okula göndereceğiz”, “Okumasına gerek yok, eli ekmek tutsun”, “Evlilik yaşı geliyor” vesaire... Üzerine konuşulan, hemen her anı iradesi dışında ‘belirlenen’ varlık, bir insan oysa. Yaşamının ilk döneminde birilerine muhtaç olan, sonrasında o birilerinin zihniyetinin çilesini çeken ya da ödülünü alan, insan. Oysa, her birimiz, ‘Ailenin tasarrufudur’ ifadesini ne kadar kolay sarf ediyoruz. Ailenin? Tasarruf? Karar? Gelecek? Küçük ‘insanların’ düşünceleri, hissettikleri? Bir çocuk yalnızca aile değil, toplumu oluşturan karmaşık ilişkiler ağının her bir unsurunun etkisi altında yetişkin oluyor. Buna mukabil aile, temel formasyonun edinildiği birim. “Ağaç yaşken eğilir,” ziyadesiyle doğru bir söz değil mi? Aile ne ölçüde karar verebilir bir insanın yaşayacağı geleceğe? Kararlarının denetlenmesi ve değiştirilmesinin sağlanması mümkün değil midir?

Çocuk Yasası, Ian McEwan, Çev. Roza Hakmen, YKY, syf. 152, 2016.

Bugün tanıtacağım kitap, bir roman. Haliyle okuduğunuz yazıda yapılacak olan bir romanı anlatmak değil, yalnızca kimi karakterlerinden ve bir iki hikâyeden söz etmek olabilir; asli konumuzu ilgilendirdiği kadarıyla. Adı, “Çocuk Yasası.” İngiliz edebiyatçı Ian McEwan’ın Türkçe’ye ilk kez 2016’da kazandırılan romanının çevirisini yapan Roza Hakmen. YKY Yayınları’ndan.

Gönül işlerini de içeren ikili ilişkiler içinde, nefis ‘yargı/hukuk’ dersi veren romanın ilk sayfasındaki şu satırla başlayalım:

“Bir mahkeme bir çocuğu... yetiştirilmesiyle ilgili... herhangi bir hususta karar verirken öncelikle çocuğun refahını dikkate alacaktır.” Çocuk Yasası, madde 1(a) 1989.

Dilerseniz İngiltere’de 1989 tarihinde kabul edilen Çocuk Yasası’na şu bağlantıdan ulaşıp okuyabilirsiniz.

Ana kahramanımız Fiona May Londra’da Yüksek Adalet Divanı hâkimi bir kadın. Güzel, zeki, başarılı ve evli. Eşiyle sorunlar yaşıyor. Malum; geçen yıllar, yeni heyecan arayışları, zamanında yapılmayan ya da yapılamayanlardan duyulan pişmanlıklar... İyi eğitimli, başarılı ve çok hırslı bir avukat. Davalar üzerine düşünmekten ve mesleki hırstan, özel yaşamına yeterli özeni gösteremediğini ellili yaşlarının sonunda fark ediyor ki, içine yargı tartışması sinen olay örgüsü, söz konusu bireysel mutluluk ve trajedilerden oluşuyor. Bir gün geliyor, Fiona ‘kürsüye’ çıkıyor: “Ve nihayet, bir sabah saat dokuz buçukta, Kraliyet Adalet Sarayı’nda, Yüksek Adalet Divanı Başkanı’nın yönettiği yemin töreninde, peruklu iki yüz meslektaşının karşısında, üzerinde cüppesi, bağlılık ve hâkimlik yeminlerini edip hakkında yapılan esprili konuşmayı kıvançla dinlerken, oyunun bittiğini anlamıştı; tıpkı geçmişin İsa’yla evlenen kadınları gibi o da artık hukuka aitti.” Hukuka ait olmak, ne güçlü, toprağımıza ne denli uzak, yadırgatıcı bir ifade değil mi!

Roman, Fiona’nın akademisyen eşiyle yaşadığı sorunlarla ilgili sayfalar arasında, İngiliz hukuk sistemi hakkında fikir veriyor ve kürsüdeki zeki kadının çoğu aile ve çocuklarla ilgili davalarda, ‘karara’ nasıl bir ‘muhakeme’ sonunda vardığını anlatıyor. Tabii, örnek olaylarla. Örneklerin tümü eşler arası anlaşmazlıklara dair ve asıl dikkat çekici olanları, çocukların geleceğine ilişkin.

Örneğin ikisi de sofu Yahudi çift arasındaki anlaşmazlık. Karı koca ayrılmış, çocukları Nora ve Rachel anneyle yaşıyor. Evlilikleri daha ilk yıllardan itibaren büyük ölçüde katı dinsel kuralların kadına biçtiği rol etkisiyle (örneğin kadının üniversite eğitimi almasının olağan dışı kabul edilmesi gibi) bozulmaya başlamış. Aralarındaki anlaşmazlık iki çocuğun eğitimi konusunda gibi görünmekle birlikte, aslında çocukların içinde büyüdüğü ortamın bütünüyle ilgili. Çocuklara, modaya uygun kıyafetler, televizyon ve internet, ayrıca ‘Koşer yemek’ kurallarına uyulmayan evlere gidip gelmeleri de yasak. Kadın da dindar ancak kocası kadar değil ve kızlarını hiç olmazsa asgari özgürlüklerden yararlandırmaktan (örneğin kızlarını karma Yahudi okuluna yazdırıyor) yana. Çocukların, eğer isterlerse üniversiteye de gitmelerini istiyor. Oysa kocasının aklı fikri yalnızca dinde. Mahkeme asıl olarak; “Kültürler, kimlikler, zihinsel yaklaşımlar, amaçlar, eşle bağları ve akrabalar, temel tanımlar, temel sadakatler, bilinmez gelecekler arasında,” seçim yapmak zorunda. Hâkim Fiona, karara varacak yolda öncelikle ailenin içinde bulunduğu manevi koşullara, ardından ‘manevi ayrılıklara’ bakacak ve nihayetinde değer yargıları arasında bir seçim yapacak. Fiona, bu anlama ve anlamlandırma sürecinin sonunda, yazının başında aktarılan ‘çocuğun refahı’ kavramına eğiliyor. (İngiliz hukuk/yargı sisteminin özelliğince) Lord Hailsham’ın izinden gidip ‘refahın’ mutluluktan ayrı düşünülemeyeceğini belirliyor. Buradaki refah/mutluluk, bir çocuğun birey olarak gelişmesine dair her şeyi ifade ediyor. Yine, temyiz mahkemesi hâkimi Lord Lindley’in 1893 tarihli bir kararından alıntıya da başvuruyor: “Refah, yalnızca para ya da maddi konforla ölçülemez.”

Burada ‘temyiz mahkemesine dair kısaca bilgi verilmesi iyi olur sanırım: İngiltere’de 2009 yılına dek, temyiz organı parlamento içinde yer alıyordu. Anlatması uzun tarihsel gerekçelerle, Lordlar Kamarası içinde yer alan ve üç Lord öbeğinden biri olan Law Lords (‘hukukçu lordlar’ ki sayıları 30-35 civarındaydı) temyiz mahkemesiydi ve 2009 yılında bir Supreme Court kurulunca, Lordlar Kamarası’nın yargı yetkisi de son bulmuş oldu.

Romana dönelim. Demek ki çocuğun refahı, her anlamda ‘iyi hayatı’ anlatır bir olgu olmalıydı. Nedir bu iyi hayat? Şöyle tanımlıyor: “Ekonomik ve manevi özgürlük, erdem, merhamet, özgecilik, zorlu görevlerden geçerek doyurucu çalışma, gelişen bir kişisel ilişkiler ağı, başkalarının gözünde saygınlık kazanmak, varoluşunu daha anlamlı kılmaya çalışmak ve hayatının merkezinde her şeyden çok sevgiyle tanımlanan bir veya birkaç özel ilişkinin bulunması.” Mahkemeler çocuğun iyiliğini göz önüne alarak anne babanın dini ilkelerine aykırı müdahalede bulunmaktan kaçınmalıydı, ancak buna mecbur kalınabilirdi. Mesele de bu: Ne zaman? Lord Munby’nin dediği gibi, “İnsanlık durumunun sonsuz çeşitliliği, keyfi tanımlamayı imkânsız kılar.” Yahudi ailenin iki kızı için, onların refahını gözeten en doğru karar ne olmalı?

Peki ya, bir diğer örnekteki Jamaikalı ve İskoç dindar Katolik anne babanın, yapışık ikizleri nasıl ayrılacak? Birinin yaşaması, diğerinin ölümüne bağlıysa! Bir yanda tababetin gerekleri, diğer yanda din ve ‘cinayeti’ onaylamayı reddeden aile. Canı veren Tanrı’ydı, ancak o alabilirdi. İkizler ayrılırsa biri, ayrılmazlarsa ikisi ölecek. Daha büyük bir felaketi önlemek için, çok sınırlı bazı durumlarda, ceza yasasını çiğnemek (zorunluluk doktrini) mümkün müydü? Hâkim Fiona, nasıl bir karar vermeli?

Ve son bir can yakıcı örnek. Hikâyenin kalbindeki ötanazi (gönüllü ölüm) tartışması. Yehova Şahidi bir ailenin 18 yaşına yalnızca üç ay kalmış oğulları (Adam). Malum, Yehova Şahitleri’nin inancına göre kan nakli yasak. Aile, çocuğun da kendileri gibi bilinçli bir dindar olduğunda ve sonuçlarına katlanacakları konusunda ısrarlı. Ayrıca çocukla ilgilenen kamu kurumunun temsilcisi de (Marina) Adam’ın bilinç düzeyi hakkında aynı kanıda. Yaşından daha zeki bir genç, 18 yaşını doldurmamış (henüz üç ay var) ama son derece akıllı, yetenekli ve inançlı. Kan verilmezse ölecek ya da ciddi sakatlık riskleri var. Evet, tıbbi etik ve yasalar diyor ki, hastanın rızası esastır; kabul. Ancak hasta henüz yasal açıdan reşit kabul edilemeyeceği için ailenin rızası/takdiri önemli. Bir de tabii hastanın olası sonuçlara dair doğru bilgilendirilmiş olması şart. Hasta, kan nakli yapılmadığında kendisini bekleyen acıdan ve sondan tam olarak haberdar olmalı. 18 yaşına üç ay kalmış çok parlak bir genç, nereden kaynaklandığı dahi belirsiz bir ‘dini’ yasak nedeniyle göz göre göre ölmeli mi? Yoksa insan, o dini kuraldan kurtarılmalı, korunmalı mı? Bu zor davada Fiona, nihayetinde duruşma esnasında hasta yatağındaki Adam ile görüşmeye karar verir ve kararını akşama erteleyerek mahkeme binasından çıkar, hastaneye gider. Adam’ın ne yaptığını bilip bilmediğinden emin olmak için...

Bir insan, kadın ve hâkim olan Fiona’nın, 18’ine basmak üzere olan ‘hasta’ Adam ile hastane odasındaki sohbeti... Ardından mahkemeye dönen Fiona’nın vardığı hüküm. Müthiş bir karar süreci. Gerektiğinde, bir çocuk ‘dininden ve kendinden’ korunmalı mı? Yoksa ‘iradeye’ mutlak saygı mı esas alınmalı?

Hikâyenin devamını anlatmayayım ki tadı kaçmasın!

Romanı, Türkiye hâkim ve savcılarına kesinlikle tavsiye etmiyorum. Kendilerini, böylesi hukuk tartışmalarından korumalarında yarar var. Ayrıca İngiliz hâkiminin karar verme pratiği, yerli ve milli yargı açısından bir değer taşımıyor. Hukuk muhakemesi dediğin, tek dişi kalmış canavar!

Buna mukabil, tarihsel deneyimden süzülen ‘karar mantığı’ ile ilgili nefis örnekleri edebi lezzet içinde okumak isteyen genç hukukçu ve öğrenci okurlara ısrarla öneririm...


Murat Sevinç Kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.