Gedikli’nin ‘gidişi’ için yıldız falı soruları

Cuma, 15 Aralık, 2017
Bu karanlık tünelde freni patlamış bir şekilde yol alınırken ‘küserek’ ya da küsmeyerek, istifa ederek ya da ‘izin isteyerek’ uzaklaşanlar; 2015 sonundan itibaren tanık olduğumuz tasfiye/sürgün hareketinden farklı olarak bir ‘göç’ hareketi olarak da görülebilir mi?

Dün, Merkez Bankası’nın tuhaf faiz artırma kararının ardından, ‘normal’ koşullarda bir paradoks oluşturacak şekilde Türk Lirası’nın değer kaybetmesi, o sihirli ‘11 puan büyüme’nin kış güneşinin önünü kapattı ve ekonomi açısından da ‘soğuk, loş ve tekinsiz’ bir koridorda olunduğunu hatırlattı. Bu durumu, “Enflasyon, faiz ve kur artışının aynı anda yaşandığı bir korku tüneli” olarak tanımlayan Ümit Akçay hocanın dün Duvar’da yayınlanan yazısı, bu tuhaf ve ‘korkutucu’ tablonun arka planını çok anlaşılır şekilde ortaya koyuyordu. Dövizde uzun süredir yaşanan tırmanış geçen hafta durmuş, bunda Merkez Bankası’nın ‘yatırımcılara’ faiz artırımı konusunda ‘bilgi sızdırması’ etkili olmuştu. Ama artış sermayenin kulağına fısıldanandan çok az olunca Türk Lirası yeniden değer kaybetmeye başlamıştı! Buradaki bilgi sızdırma, fısıldama gibi kavramların ülkenin yönetilme biçimine dair de söylediği çok fazla şey var elbette. Ama faiz kararından birkaç saat sonra, çok daha somut bir gelişme yaşandı; ‘ekonomi yönetimi’ ve aslında genel olarak Türkiye’nin yönetilmesiyle ilgili meseleyi konuşabilmek için.

AKP’nin kurucuları arasında yer alan, MKYK ve MYK üyesi olan, 2001’deki kuruluştan itibaren “Ekonomi İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı” yapan, bir tür ‘parti bürokratı’ ve son olarak, o sayısı ve mevzuatı belirsiz ‘Cumhurbaşkanı Başdanışmanı’ kalabalığının içinde yer alan Bülent Gedikli, bu ‘Ekonomi Başdanışmanlığı’ görevinden istifa etti. İstifasını sosyal medyadan duyurdu ve “Siyasetimiz koltuklarda değil, sahada üreterek, öğreterek daha da güçlendirmek için çalışmalar yapacağız” gibi ‘imalı’ sözler kullandı. Erdoğan’ın bir diğer ‘başdanışmanı’ Cemil Ertem ile eylül ayında kamuoyu önünde yaşadığı tartışma ve bir diğer ‘başdanışman’ Yiğit Bulut’la arasındaki ‘bilinen’ uyuşmazlıklar düşünüldüğünde, bu imalı sözlerin bir sürece ve gidişata yönelik anlamlar içerdiği söylenebilir. Nitekim kendisi de “ayrılma kararının yeni almadığını” söylüyordu.

Bülent Gedikli’nin istifa metninden görünen ‘yıldız falı’na geri dönmek üzere, gelin yaklaşık 3 yıl önceye, aktörlerin bir çoğunun aynı olduğu bir başka ‘faiz kavgası’na gidelim.

2015 yılının ocak ve şubat ayları boyunca Erdoğan, 7 Haziran’daki seçim için ‘sahaya inmiş’ bulunuyordu. Bir basın klişesi olarak bu ‘sahaya indi’ sözü Erdoğan için çok geçerli değil aslında. O hep sahada. Ağustos 2014’te Cumhurbaşkanlığı seçimini kazandıktan sonra da hep ‘sahada’ olmuştu zaten. Ama ocak ve şubat aylarında, bizzat yaklaşan seçimlere odaklanan, onun ihtiyaçlarına yönelen bir kampanyaya başlamıştı. Bu kampanyanın siyasi ayağında ‘çözüm süreci’ adı verilen müzakerelerin sonlandırılması ve ‘Artık Kürt sorunu yoktur’ sloganına dayalı milliyetçi bir makas değiştirme vardı. Ekonomi alanında ise giderek büyüyen temel sorunlar için “yüksek faiz ve buna göz yuman Merkez Bankası”nın hedef alındığı bir söylem tutturmuştu. Suçlamaların dozu bazen o kadar yükseliyordu ki, örneğin 25 Şubat’ta, bir gün önceki çeyrek puanlık faiz indirimini “Merkez Bankası dün lütfetti… Güya riskleri azaltmak için uyguladıkları faiz politikasının kendisi bir risk haline gelmiştir” diye başlayan sözlerle yerden yere vurup, sonunda, “Bize karşı bir bağımsızlık mücadelesi veriyorsun da başka yerlere karşı bağımlılığın mı var? Bunu söyle” diyordu.

Ama orada da durmadı. İki gün sonra Valilere konuşurken “Vatanı satmak yüksek faizle kötü yönetimle emeği heba etmekle olur” dedi. 2015’in ilk günlerinde 2.29 civarında olan dolar/TL, 9 Mart’a gelindiğinde 2.62 ile o güne kadarki en yüksek seviyesine çıktı.

Ve 11 Mart’ta ‘tarafları’ bir araya getiren bir toplantı yapıldı. Bir tarafta, “başka yerlere mi bağlısın” diye itham edilen, o zamanki Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı ve para politikalarının başındaki Ali Babacan; diğer tarafta iki ‘başdanışman’ Yiğit Bulut ve Cemil Ertem…

Bu toplantıda yaşananlar için muhtelif rivayetler atıldı ortaya; ama bir kriz çıktığı açıkça ortadaydı. Mesela, 16.45’teki brifing randevusuna geciken Erdoğan’ın “Siz başlayın” demesi üzerine Ali Babacan’ın Yiğit Bulut ve Cemil Ertem’e brifing vermeyi reddettiği ve Saray’dan ayrılmak istediği yazılmış, kimse de yalanlamamıştı. Babacan, “Aman ha dolar 3 liraya fırlar” denilerek Saray’da kalıp Erdoğan’ı beklemeye ‘ikna edilmiş’ ve toplantı 75 dakika gecikmeyle başlamıştı. Ekonomi yönetiminin sunumu devam ederken Cemil Ertem’in bir sorusu üzerine Erdem Başçı’nın tepki gösterdiği ve sunumu sürdürmeyi reddettiği de öne sürülüyordu. Erdoğan ertesi gün, “Sonunu tatlıya bağladık” diyerek o gün yaşanan krizi (ve belki de bir kez daha kendi ‘gücünün’ üstün geldiğini) teyit etti. Ekonomideki olumsuz tablonun önünde ekonomi yönetimiyle kavga etmek, yaklaşan 7 Haziran seçimleri öncesinde ‘işlevli’ bulunuyordu belki de… Oylardaki erimeyi, herkesten çok o görüyordu muhtemelen…

7 Haziran yenilgisinden sonraki ‘ara dönem’ ve tamamen bir ‘güvenlik sorunu’na dönüştürülmüş 1 Kasım seçimlerinin ardından, Ahmet Davutoğlu’na ‘kurdurulan’ ilk hükümette Ali Babacan yer almadı. Bir süre sonra Davutoğu’nun da başına gelecek olan yarı örtük tasfiye Babacan ile başlamıştı.

Zaten 1 Kasım 2015 ve sonrası, Erdoğan’ın şahsında temerküz eden iktidar gücünden, giderek daha az sayıda kişinin ‘yararlandığı’ bir süreç oldu. İktidar gücü, hem sayıca hem de nitelik olarak sürekli ‘azalan’ bir kitle tarafından temsil ediliyordu. 2015 başında ekonomi yönetimi ile yaşanan kriz bir seçim ihtiyacı olarak ortaya çıkmışsa da, sonuçları itibariyle Saray danışmanlarının ‘güçlenmesi’ne yol açmıştı. Bazı ‘romantik İslamcı’ların anlaması için birkaç sene daha geçmesi gerekecektiyse de “kurucu”, “dava arkadaşı” ya da “konuya hakim” olmanın değil; bu ‘yeni çember’in içinde olmanın daha önemli olduğu açıkça ortaya çıkmıştı o zaman. Kimi zaman ‘zorla’, kimi zaman ‘güzellikle’ ama hep en içten, ‘çekirdek’ten dışa doğru bir tasfiye ve ‘itibar sürgünü’ yaşanacaktı peyderpey.

* * *

Kurulduğu günden beri AKP bürokrasisinin ekonomi kanadında olan Bülent Gedikli’nin dünkü imalı istifası da yine bir ‘faiz kavgası’nın ardından gerçekleşiyor ve o da kendine özgü bazı işaretler taşıyor. Zaman bu işaretlerin daha iyi görünmesini sağlayacaktır. Ama şimdilik bir ‘zihin egzersizi’ düzeyinde bazı sorular sorabiliriz en azından…

Öncelikle, ekonomideki ‘tekinsiz’ tablo ve yaklaşan seçimler arasındaki ilişkinin sıkıntısı düşünüldüğünde, bir yandan ekonomik gerçekliklere ilişkin ‘dışsal’ gerekçeler mi aranmaktadır, aranacaktır?

Ekonomik sıkıntılar –riskleri büyütme pahasına– ileriye ötelenip, seçimler geriye çekilerek bu ikisinin reaksiyona girmesini önlemek için önlem mi alınmaktadır?

Süleyman Soylu’dan Yiğit Bulut’a, Numan Kurtulmuş’tan Cemil Ertem’e dek tüm ‘devşirme’ isimler el üstündeyken ve bir ‘kurucu’ figür daha ayrılmışken, Erdoğan’ın etrafında artık sadece ‘sonradan gelenlerin’ kaldığı bir ‘yeni’ durumun statüko haline geldiği söylenemez mi?

Bu karanlık tünelde freni patlamış bir şekilde yol alınırken ‘küserek’ ya da küsmeyerek, istifa ederek ya da ‘izin isteyerek’ uzaklaşanlar; 2015 sonundan itibaren tanık olduğumuz tasfiye/sürgün hareketinden farklı olarak bir ‘göç’ hareketi olarak da görülebilir mi?

Yani bir yandan giderek çok az sayıdaki ‘yakın çevre’nin eline geçen olanakların paylaşımı sıkıntı yaratırken, diğer yandan da ‘ne olacak bu işin sonu’ endişesi mi peydah olmaktadır?


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI