Peki şimdi ne yapıyorsun?

Cuma, 8 Aralık, 2017
İhraç edilmemin üzerinden aylar, neredeyse bir yıl geçmesine rağmen hâlâ ve de zaman ilerledikçe ağırlaşan bir soruyla karşılaşıyorum: "Peki şimdi n'apıyorsun?" Bazen bir eski öğrenci oluyor soruyu soran, bazen çoktandır görüşmediğim bir arkadaşım, bir aile dostu, bir komşu, en çok da karşılaştığımızda hal-hatır sormaya mecbur kalan, muhtemelen yaptıklarımızı onaylamayan gönülsüz meslektaşlar...

Gençliğimde genetik bir miras olan zihinsel hiperaktiviteyle baş edemediğim zamanlarda, ezberimdeki şiirleri sırayla okurdum. Sonraları okuduğum bir anı kitabında, uzun süre tecritte kitapsız, kalem-kağıtsız bırakılarak zulmedilmiş bir siyasinin de o süre boyunca aynısını yaptığını öğrendim. Zihinsel faaliyetlere hükmetmek o kadar da kolay değil!

Kendi kendime okuduğum şiirlerden biri, Eduardo Galeano’nunkiydi. Şu güzel dizeler o şiirden: “Yaşamak, ayakta kalmak/bu küçük bir zaferdir/capcanlı kalmak/vedalaşmalara ve cinayetlere rağmen neşeli olabilmek…/sonunda acıya alıştık/ve neşe elemden daha fazla cesaret gerektiriyor”

Tam da vedalaşmalar ve cinayetler çağında yaşıyorken, ayakta kalmak gerçek bir zaferken zihnime daha sık hücum ediyor Galeano’nun bu dizeleri…

Evet, bir dönem falan değil, bir çağ boyu süren, belli aralıklarla tekrarlanan bir zulmü tecrübe ediyoruz kuşaklar boyu. Önce eve sağ-salim dönebileceğinden emin olamadığımız için, erken çöken kış akşamlarında balkonda titreyerek beklediğimiz üniversite öğrencisi ablamın faşist baskılarla okulundan bir yıl uzak kalması ve geri döndüğünde güvenlik gerekçesiyle sınavlara askeri cemseyle götürülüp getirilmesi. Yetmişli yıllar. Sonra çocuk olduğum için sebebini çözemediğim ama travmasını ağır yaşadığım bir 12 Eylül sürgününün mağduru olan babam. Seksenli yıllar. Büyüdükçe sadece çekirdek ailenin etrafında olup bitenlerin değil, tüm halkın dertleriyle hemhal olma sorumluluğunun idrak edilmesi…

Yıllarca çalıştığım, mobbingle, sembolik şiddetle baş etmeye çabaladığım Gazi Üniversitesi’nden kurtulup adeta kendimi attığım Ankara Üniversitesi’nde geçen direngen, dayanışmacı ve üretken yıllardan sonra geçtiğimiz Eylül ayından başlayarak, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine attığımız imza yüzünden başımıza neler geldiğini biliyorsunuz. Benim bu yazıda anlatmaya çalışacağım şey, ihraç edildikten sonraki süreçte sosyal hayatın içinde karşılaştığımız tepkiler.

EV KADINI MI, ATIK MI?

Birçok KHK gibi bizimki de gece yarısına yaklaşan bir zaman diliminde ilan edildi. Zamanlama manidardı. Anlık tepkilerden, protestolardan korunmak, enformasyonun kitlesel olarak yayılmasını önlemek için gece yarıları bekleniyor biraz da galiba. İhraç haberimi bana iletmek için arayan arkadaşım telefonu çaldırdığında 12 yaşındaki oğlum da yatağından sıçradı. İlkinden sonra sabaha kadar durmak bilmeyen telefon görüşmelerinin içeriğini ondan gizlemek için elimden geleni yapmama rağmen, sabah zar zor daldığı uykusundan uyanır uyanmaz: “Anne, sen şimdi ev kadını mısın?” oldu ilk sorusu. Yüzünde hayal kırıklığının izi vardı. Hem beni üzmemeye, hem nasıl bir hezimet yaşadığımızı ölçmeye çalışıyordu. Ev kadınlığı bizim evde aşağılanan bir konum değildir. Hem etik, hem de politik olarak mümkün değildir ev kadınlığını aşağılamak bizim için. Oğlumuz da bu kültürle yetişmişti. Ama sürekli çalışan, mesai saati mefhumu tanımayan, okuyup yazan bir annenin birden işsiz kalıvermesi onu güçsüzleştiren de bir durum olacaktı o yaştaki bir çocuk için. Tam bir işsiz-güçsüzlük hali yani. Sonradan anladım ki, bunu dert ediyordu en çok. Ve belki de çocuk bencilliğiyle eve girecek gelirin, dolayısıyla kendisinin alım gücünün de yarıya düşmesini…

Zaman içinde işsiz annenin güçsüz kalmadığını, çalışma hayatının kurumsal sınırların dışında da sürdüğünü görünce bir ölçüde rahatladı. Ama nedense okul hayatı boyunca yerli-yersiz karşımıza çıkan ve çocukları tanımayı hedeflemekten ziyade itibar yarışına sokan, babayı öne almakla beraber, tenezzülen anneyi de merak eden “Seninkiler ne iş yapıyor?” sorusu karşımıza dikildi bu sefer. Başta “öğretim üyesi” diye cevap veriyordu bizimki. İşe geri dönüş ihtimalinin giderek zayıfladığını fark ettikçe, “ev kadını” demeye başladı. Ama bunun da annesinin çalışma temposuna karşılık gelmediğini görünce, alaycı karakterinin de etkisiyle “atık” demeye başladı soranlara. Atık. Başta aşağılayıcı görünen bu tabirin bir tür kara mizah içermesi, yaşanan travmaları hafifletme çabasının ürünü olması cesaret vericiydi benim için. Oğlum bu travmayı şakaya vurarak bir ölçüde aşmayı başarmıştı. Yaşamanın, hayatta kalmanın küçük bir zafer olduğuna annesi gibi o da inanmıştı. “Yok bi’şey, acımadı ki” demeye getiriyordu.

KAHRAMAN MI, HAİN Mİ?

Evde olup bitenler böyleyken, dışarıda işler biraz daha farklıydı. Darbe ile iltisaklı olduğu düşünülenler için hazırlanan ihraç listelerinde bizim de adlarımız göründüğünden en yakınımızdakileri bile barış imzacısı olduğumuz için atıldığımıza ikna etmemiz gerekiyordu. Barış imzacısı olmak, yaşadığımız politik iklimde ya kahraman ya da hain ilan edilmenize sebep olacak bir şeydi. Ama şaşırtıcı biçimde kahraman olduğumuza inananların sayısı daha fazlaydı. Hem de her görüşten insan aynı kanıdaydı.

Akademisyen kibri ve egosu diye bir şey vardır, laf aramızda. Bunu törpülemek zordur. Ama hemen hemen hiçbirimiz kahramanlık payesini üzerimize alınmadık. “Vicdanı olan herkes aynısını yapardı”, dedik. “Bir sürü insan ölürken, cezaevlerindeyken, oturduğumuz yerden attığımız bir imzanın ne kıymeti var?” dedi kimimiz, “Akademisyeni işçiden ayırmak olmaz, hepimize haksızlık yapıldı” diye düşündük. Ama bizim bir imza atarak solculuk yapıp, yine aynı imzayla kahraman olduğumuzu iddia ederek sağda solda, öğrencilerin karşısında yineleyen, kahraman olmaya meraklı meslektaşlarımız vardı. Bize Ankara Üniversitesi Rektörü Erkan İbiş tarafından soruşturma açıldığında ve sonra da ihraç edildiğimizde ya kıllarını kıpırdatmamış ya da asıl direngen ve mücadeleci kişilerin kendileri olduğunu iddia etmişlerdi.

“Oh olsun!” diyenleri bir yana bırakalım şimdi. Fazla da anılmayı hak etmiyorlar. Korkusuzca destek veren, biz gittikten sonra odalarımızın önünden başka tarafa bakarak geçen ve içeride olmanın dışarıda olmaktan daha ağır geldiğini söyleyen meslektaşlarımız ile her görüşten birçok insanı minnetle anarak ve başka meslek dallarından sırf muhalif oldukları için haksızca ihraç edilenlere selam yollayarak nihayet sadede geleyim.

İhraç edilmemin üzerinden aylar, neredeyse bir yıl geçmesine rağmen hâlâ ve de zaman ilerledikçe ağırlaşan bir soruyla karşılaşıyorum: “Peki şimdi n’apıyorsun?” Bazen bir eski öğrenci oluyor soruyu soran, bazen çoktandır görüşmediğim bir arkadaşım, bir aile dostu, bir komşu, en çok da karşılaştığımızda hal-hatır sormaya mecbur kalan, muhtemelen yaptıklarımızı onaylamayan gönülsüz meslektaşlar. Sorunun tonlamasında acıma ile karışık bir tedirginlik var. Sorsa mı, sormasa mı? “Ah yazık ama sen de rahat dursaydın, gördün mü başına geleni?” veya “E o kadar itibarlı, maaşı iyi bir işten sonra sudan çıkmış balığa dönmüşsündür” der gibi bir tonlama, desem layıkıyla tarif etmiş olabilir miyim acaba? Soru cümlesine eşlik eden buğulu bakışlar sizi Küçük Emrah suretinde görüyor neredeyse ama soruyu sorarken yukarı doğru hareketlenen kaşlarıyla, bazen de kaçırdıkları bakışlarıyla asıl acıma uyandıran kendileri. Öyle itici yani. Böyle soruya, “N’apayım? cuma namazı çıkışlarında cami avlularında dileniyorum” diye karşılık veresi geliyor insanın.

Acıma duygusuyla yüklü gibi duran soru cümlesi aslında “sesiyle, bakışıyla amfileri titrettiğini” düşündüğü “koskoca profesör, doçent, yardımcı doçent”in veya tam da itibarlı bir işe, araştırma görevliliğine kapağı atmışken iyot gibi açıkta kalan genç, mağrur master-doktora öğrencisinin düşerken çıkardığı sesi duymak istiyor. Bu ses onun haline şükretmesini sağlayacak ya da onu hüzünlendirecek. İkisi de iyi gelecek ama.

Şimdi ne yapıyoruz biliyor musunuz? Her onurlu insanın yapacağı gibi, çoğumuz tüm engellemelere rağmen bize destek olan kurumların, dostların yardımıyla geçinecek kadar kazanmayı ve eğer mesleğimizle ilgili bir iş bulamadıysak da, alnımızın teriyle yaptığımız herhangi bir işten geriye kalan zamanda, akademik çalışmalara devam ederek yaşamayı başarıyoruz. Çeşitli sebeplerle hayatını idame ettirecek kadar kazanamayan arkadaşlarımıza da, hâlâ bir işi olan yakınları, arkadaşları yardım etmeye çalışıyorlar. Bir de daha azla yetinmeyi öğreniyoruz. Bu da tüketim kültürünün merkezinden uzaklaşmayı sağladığı için önemli bir tecrübe. E peki siz şimdi n’apıyorsunuz? Hiç bir şey olmamış gibi davranmaya, koltuklarınızı kaybetmemek için üç maymunu oynamaya devam mı edeceksiniz?

Bu yazıyı yazmadan önce not çıkarayım diye elimi attığım kalem Ankara Üniversitesi’nin, kim bilir hangi toplantı veya yılbaşı vesilesiyle hediye ettiği kalemmiş tesadüfen. Tepesine basar basmaz paramparça oldu, dağıldı gitti. Görüntü o kadar manidardı ki. Evet işini kaybetmek, onca yıllık emeğin kifayetsiz yöneticilerin ihtiraslarına kurban gitmesini sindirmek hiç kolay değil. Ama kurumsal aidiyetler de kimse için garanti değil. Üstelik bağlayıcılığı ve kısıtlayıcılığından kurtulunca üzerinizdeki vesayet kalkmış gibi hissediyorsunuz. Ayrıca üniversiteler kimsenin keyfine göre at koşturacağı, ikbal hevesi için başkalarının hayatlarına hasar verecek tasarruflarda bulunabileceği yerler değil. Kısa Türkiye tarihinde bunun örnekleri çok görüldü. O hesap bir yerden dönecek. Bunu biliyoruz ve moralimizi yüksek tutup Galeano’nun dediği gibi küçük zaferler kazanmaya çalışıyoruz.

Biz üniversiteden uzaklaştırılınca en büyük yıkımı öğrencilerimiz yaşamıştı. Geleneksel akademik kaideler otoriter ve hiyerarşiktir. Bizim onlarla hiyerarşik kalıpları aşan, karşılıklı öğrenme ve dayanışma üzerine kurulu bir ilişkimiz, dostluğumuz vardı. Biraz da bu yüzden muktedir tarafından istenmeyen kişilerdik zaten. Öğrenciler bizden öğrenecekleri şeyler dışında bu yakın ilişkileri ve dönüştürücü potansiyeli de yitirmiş oldular bir ölçüde. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları öğrencilerinden bir grubun bizi uğurlarken hazırladıkları afişte Füruğ’un çok anlamlı bir dizesi vardı. Peki şimdi ne yapıyorsun sorusuna şimdiki zamandan bir cevap olabilir bu: “Ellerimi bahçeye dikiyorum, yeşereceğim, biliyorum, biliyorum…”


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI