Mazisiz hayatın dükkanları

Pazartesi, 4 Aralık, 2017
Kuruluş tarihiyle övünen vitrin yazıları yeni bir moda gibi. Her şeyin geçici olduğu, yıkılıp yeniden yapıldığı bir kültürde 40 sene aynı yerde kalabilmek bir esnaf için tabii ki övünç vesilesi...

‘Since 1971’ yazıyor Cağaloğlu’ndaki eczanenin vitrininde. Yani 1971’den beri… Türkiye’nin en eski ticaret merkezinde, Osmanlı ve Bizans imparatorluklarının yönetildiği bölgede bir dükkan, 46 yıldır açık olmakla övünüyor. Bir insanın aktif çalışma süresinden biraz fazlası. Yani öyle bir kaç kuşak boyu sürmüş bile sayılmaz. Ama Türkiye’de 30-40 yıllık mekansal bir süreklilik, büyük övüç vesilesi. İlk bakışta son derece komik ve aslında biraz acıklı ve gayet bize has bir durum. Öte yandan 30 yıl içinde mesela Cağaloğlu öylesine değişti ki orada kalabilmek, aynı işi yapmaya devam etmek hakikaten övünülecek bir şeye dönüştü. Gazeteler ve yayıncılar gitti, yerine mücevherciler ve oteller geldi. O eski iş hanlarının neredeyse hepsi yıkılıp alışveriş merkezi ve otel oldu. Dolayısıyla sokaktaki insan profili de tamamen değişti ve bir esnaf için hala işini sürdürüyor olmak bir mucizeye, dolayısıyla övünç vesilesine dönüştü.

En köklü en eski İstanbul semtlerinde bile durum böyleyken, Cumhuriyet tarihinin son elli yılında göçlerle boşalıp dolan, dolup boşalan Anadolu kentleri için ‘süreklilik’ daha da zor. Ve bu toprakların insanı için birazcık kök, köken övünülecek bir şey. Kararlılık, saygınlık, asalet ve güvenilirlik gibi bir takım değerleri vitrine yazılan ‘Kuruluş: 1960’ ibaresi sağlıyor. Bir süredir bu vitrilerin fotoğrafını çekerken buluyorum kendimi. Eminönü’nde, Şişli’de, Eyüp’te ya da İzmir’de…

Mahmutpaşa’daki köftecinin vitrinine bakıp bu durumun, kenti gezerken ‘tarihi’ ve ‘geleneksel’, dolayısıyla yerel kabul görmüş otantik mekanlar arayan turistleri tavlamak için önemsenen bir şey olduğunu da düşünebiliriz. Ama o zaman da 1970’lerden beri Şişhane’de olmakla övünen elektrikçi dükkanını nasıl izah ederiz… Geçiciliğin hakim olduğu, yıkılıp yıkılıp yeniden inşa edilmiş ekonominin ve sosyal hayatın egemen olduğu bir ülkede kalıcılık büyük bir meziyet. Bunun üstüne geçmişle kurulan o nostaljik bağıntıyı, yaşanan zamanın tedirginliğine karşı ‘o mesut ve güzel zamanlar’a yönelik eğilimi eklediğimizde bu vitrin yazıları gayet anlaşılır bir şeye dönüşüyor.

Kuruluş tarihiyle övünmek İstanbul’dan İzmir’e, oradan Mersin’e ve Kayseri’ye her yerde geçerli. Türkiye kim ne derse desin devlette sürekliliğin, sivil toplumda ise geçiciliğin ve kırılganlığın hakim olduğu bir ülke. Ne ‘bu mülkün sultanları’ tarafından yüzlerce yıl yönetilen Osmanlı ne de ulusal sermayeyi oluşturmak için Türk ve müslüman olmayan pek çok şeyi tasviye eden Cumhuriyet’in kuruluş yılları sürekliliği mümkün kıldı. Eski hayata ait her şeye mesafeli bir duruş, bir öncekini temsil eden kültürü, mimariyi, kentleri her defasında yeniden yıkıp yapmak ve bu bitmek bilmez yenilenme arayışı tabii ki geçmişle kurulan ilişkiyi soyut bir tarih ve kültür kavramına dönüştürdü. Kendi kısa hayatımız içinde bile yaşadığımız evlerin, sokakların, gittiğimiz okulların, müdavimi olduğumuz kahvelerin, lokantaların ortadan kalktığını görüp hüzünlendiğimiz bu hayatta ’40 senedir orada olmak’ tabii ki övünülecek bir şey. Hatta öyle bir şey ki bazen o vitrin yazılarının doğruluğundan bile emin olamıyorsunuz. Bir gün İstiklal Caddesi’nde 19. asırdan kalma olduğunu iddia eden bir hacı tatlıcı açılabiliyor mesela…

Bir küçük dükkanın 100 senedir açık olması, dünyanın her yerinde önemsenecek bir şeydir. Ama bizde iki kere kıymetli. Çünkü bizde, aslında mazi yok. Türkiye’de 1900 yılından önce kurulan halen faal sadece 19 şirket var. Dolayısıyla aynı yerde, çoğu kez el değiştirerek kendini koruyabilen her esnaf, fırın, köfteci, eczane, lostra salonu, kırtasiye… bu ‘başarıyı’ ya da ‘hoş talihi’ gururla vitrinine yazıyor. İşte o büyük kentsel dönüşümler, acımasız yenileme ve restorasyon projeleri üstünde tartışmak, ince düşünmek bu nedenle önemli. Maziyi sildikleri ve yaşatıyormuş gibi yaparken aslında geçiciliği körükledikleri için haklı olarak eleştiriliyorlar. Kiracılarla ilgili yasalarda yapılan değişiklik, Beyoğlu’nun asırlık hanlarında yapılan yenilemelerin kapıya koyduğu eski işletmeler, hafıza mekanlarının daha da azalmasına ve mazisizliğe hizmet ediyor. Karar vericiler bu küçük detaylar için büyük fikirlerini sorgulamıyor.

Kültürün bu kadar hızlı değiştiği bir toplumda, geçmişi olan her şey kıymetli. Bir küçük etejer ya da bir kenardaki köfteci. Herkes için bir anlamı var. Dolayısıyla irili ufaklı dükkanların kuruluş tarihlerini vitrine yazmaları bir süredir çok sık karşımıza çıkan, gittikçe yaygınlaşan bir davranış. Hepimizde bir sempati uyandıran, aslında o dükkan sahibinin değil Türkiye’de yaşam kültürünün bir zaafına işaret eden, bu nedenle biraz komik biraz da acıklı bir hal. Öyle bir şey ki, şimdilerde üstüne bir kuruluş tarihi yazmadan dükkan açmıyorlar desek yeri. Olmasa da uydurulmuş bir mazi illa gerekiyor. Yıllardır yıkık dökük duran Balat’taki o tek katlı binayı, kısa bir tamirattan geçirip bu hafta sonu açanlar da kesinlikle böyle düşünüyor olmalı. Hele ki mazinin para ettiği bir yerde ne satarsan sat, anlatacak bir hikayen olmalı. Tıpkı bu yeni dükkanın tabelası gibi: Gala Kokoreç, Since 1982.

YAZARIN DİĞER YAZILARI