Murat Sevinç
Murat Sevinç

Ceket iç cebinde taşınabilen anayasalar

Perşembe, 30 Kasım, 2017
Bülent Tanör’un Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri ve İki Anayasa adlı eserleri, toprağımızın anayasa serüveninde ne olup bittiğinin farklı açılardan ele alınması, anlaşılması için benzersiz kaynaklar. Ezcümle, ceket iç cebinde taşınabilen anayasalar, aslında göründüğünden daha hacimlidir...

Bir önceki kitap yazısında, kasım ayını Bülent Tanör kitaplarına ayıracağımı söylemiştim. Ardından ikinci yazı için hangi kitabı seçmem gerektiğini düşünmeye başladım ve doğrusu kararsız kaldım. Anayasa hukukçuluğu ve anayasa tarihçiliğimiz açısından değerli bulduğum kitaplar içinden seçme yapamadım. Türkiye’deki temel anayasa tarihi eserlerinden olan ‘Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri’ mi? Kurtuluş Savaşı yıllarından başlayıp 1940’lara varan siyasal/toplumsal gelişmelerin ele alındığı ‘Kurtuluş-Kuruluş’ mu? Bugünün siyasal tartışmalarını anlamak için son derece önemli bir diğer eser olan, 1918-1920 arasını, yerel ve ulusal kongrelerin dinamiklerine dair kaleme aldığı ‘Türkiye’de Kongre İktidarları’ mı? Bana kalırsa en iyi anayasa ‘karşılaştırmalarından’ olan, 1961 ve 1982 anayasalarını, oluşum süreçleri ve dönemin güncel tartışmaları bağlamında ele alan ‘İki Anayasa’ mı? Yoksa, unutulmaya yüz tutmuş (neden bir yayınevi bu kitabı bir kez daha yayınlamaz?!) bir diğer çarpıcı çalışma, ‘Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu’ mu?

Prof. Dr. Bülent Tanör

Özellikle kuruluş aşamasıyla ilgili kitaplarını ve çok önemli bulduğum Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu’nu, bir başka hafta ve başka konular bağlamında tanıtmak daha anlamlı olur sanırım. Dolaysıyla bugün yalnıza iki kitabını ele alacağım. Ola ki habersiz genç araştırmacılar, öğrenciler vardır, mutlaka okumalarını öneriyorum.

Yazının başlığındaki ‘farklı açılar’ ifadesinin nedeni anlatmaya çalışayım:

Anayasa kavramı hemen herkese ince bir kitapçığı çağrıştırır. Ceket iç cebinde taşınabilecek bir kitapçık. Süleyman Demirel, yasakların kalktığı dönem Mülkiye’ye konuşma yapmaya geldiğinde ceket içi cebinden çıkarmış ve bu alışkanlığını gururla anlatmıştı! Cepte taşınabilen bu metinler, Tarık Zafer Tunaya’nın kitabının başlığındaki gibi ‘İnsan derisiyle kaplı’dır. Yüz yıllar süren sınıf mücadelelerinin, insan hakları mücadelesinin, savaşların, anlaşmaların, sözleşmelerin, toplumsal ve bireysel serüvenlerin sonucunda ortaya çıkmıştır. Her bir ilke ve hükmünde, bir yandan ülke dışı tarihsel gelişmelerin diğer yanda ülke içi tarihsel ve güncel siyasal mücadelenin izi vardır. Tümü bir araya gelerek, anayasa adı verilen, devlet yurttaş ilişkisini, devlet organlarının yapısı ve kendi aralarındaki örgütlenmeyi içeren ve sonunda ceket iç cebine giren o metni ortaya çıkarır. Kimi der ki ‘Anayasaları halk yapar.’ Kimi der ki ‘Anayasalar toplum sözleşmeleridir.’ Kimi der ki, ‘Biz bir komisyon olarak bir araya geldik ve bir metin oluşturduk.’ Biri, ‘Meclisler yapar,’ saptamasıyla yetinir. Beriki, ‘Sınıf mücadelesinin sonucu olup burjuvazinin haklarını güvence altına aldığını,’ düşünür. Hatta hatta birileri de der ki, ‘Öyle bir metin hazırlıyoruz ki, diğer tarafın da gönlü olacak.’ Bu sonuncusu toplum sözleşmesi kurgusuna yerli ve milli yaklaşımdır!

Söz konusu ‘birilerinin,’ anayasaların ortaya çıkışına ilişkin önermelerinin tümünde haklılık payı var. Çünkü en geniş haliyle ‘siyasal düzen’ olarak adlandırılabilecek ‘anayasal düzen,’ yalnızca anayasa metninden oluşmaz. Anayasa metinleri, anayasal düzenin bir ve önemli parçasıdır. Bir yandan siyasal düzenin aynasıdır ve diğer yandan o siyasal düzeni dönüştürebilir. Önemlidir ancak her şey değildir. Metnin kendisi bir mücadelenin sonucudur ve o metin, yine mücadele içinde yorumlanmaya muhtaçtır. Dolayısıyla hocamız Mümtaz Soysal’ın harika ifadesiyle, ‘Anayasaları yaşatan içlerindeki sözcükler değil, dışlarındaki hayattır.’

Demek ki bir anayasa yorumu/değerlendirmesi, yalnızca anayasa metninin sözüne değil, o sözün oluşma sürecine de bakarak yapılmalıdır. Burada yalnızca anayasal ilke ve hükümlerinin yorum tekniklerinden/yöntemlerinden (tarihsel yorum, sistematik yorum vs.) değil; bunlar dışındaki bir siyasal mücadele alanının, tarihsel birikimin varlığından, bu varlığın hesaba katılması zorunluluğundan söz ediyorum. İşte bu yüzden siyasi eğilimleri farklı da olsa kimi isimlerin (daha sonra her birinin kitaplarını tanıtacağım) çalışmaları, olup bitene daha bütünlüklü bir yerden bakabildikleri için çok önemli. Siyasal/toplumsal/tarihsel yaklaşımı yok saydığınızda geriye bir hukuk kuralının ‘yüzüne’ bakıp yorum yapan hukukçu tipi ve böyle bir hukuk anlayışı kalır. Ne yazık ki Türkiye’deki eğitim ve pratikte hakim/baskın olan anlayış bu. Türkiye’de hiç bitmeyen ve muhtemelen bitmeyecek anayasa/hukuk tartışmasının temelinde yatan gerekçe de bu. Yani, sözcüklerin büyüsüne kapılıp dışlarındaki yaşamı görmemek, görmeyi istememek.

Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, YKY Yayınları, 455 syf, 2016

Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri’nde (YKY Yayınları) ne yapıyor Bülent Tanör? Günümüzü tarihten gelerek anlamaya çalışıyor. Tabii kitabın yürürlükteki (1982) anayasayı içermediğini söylemeliyim. Son incelediği anayasa 1961. Tanör’ün sunuş yazısı, Batı’da anayasacılığın evrimini özetledikten sonra anayasa tarihine bakışını özetler biçimde şöyle devam ediyor:

“Bu köklü değişimlerin gerisinde hem düşüncenin hem de maddenin gücü yatar. ‘Düşüncenin gücü,’ devrimci fikir ve ideolojilerdir: Özgürlük, eşitlik, liberalizm, bireycilik, demokratik (ulusal) egemenlik, vb. ‘Maddenin gücü’ ile kastedilen, sınıfsal ve siyasal mücadele ve pratiktir. Çünkü yukarıdaki kazanımlar, ‘akıl yolu birdir’ diyerek el birliğiyle gerçekleştirilmedi; çekişe çekişe ve koparılarak elde edildi…”

Batı’da burjuvazi, egemenliğini önce kilise ve feodal kurumlar, ardından monarklar ile giriştiği mücadelede yüzyıllar içinde ilan ederken, Osmanlı’da durum neydi? Öyle ya, cumhuriyet öncesi devlette neler oldu? İlber Ortaylı’nın ‘imparatorluğun en uzun yüzyılı’ olarak adlandırdığı 19’uncu yüzyılda koskoca imparatorluk nasıl çözüldü? Çözülürken hangi Batılılaşma hamleleri gerçekleştirildi? Kitabın yaptığı gibi ‘Çokululsu İmparatorluk,’ çöküşle birlikte ‘Ulusal devletin kuruşu’ ve o ulusal devletin bir döneminde geçilen ‘Çok partili rejim’ aşamaları ele alınmadan günümüz anayasal sorunlarını anlamaya çalışmak, beyhude bir çaba olur. Bülent Tanör, izlediği yöntemi de sunuş yazısında açıklıyor. Her ‘ana bölüm’ kendi içinde ‘alt bölümlere’ ayrılıyor ve o alt bölümlerin her birinde, değişim dönemine dair ‘olaylar, etmenler, dinamikler ve itici güçler,’ siyasal tarih içinde anlatılıyor. Tanör’ün ifadesiyle inceleme yöntemi, ‘gözlem ve tümevarım’ yöntemiyle, ‘kestirme kalıplar önermeden… dinamikler konusundaki merakları derinleştirmeye davet’ ediyor. Ardında, kurumların, kuralların, belgelerin (yani anayasaların tanıtımı) faslı başlıyor. Kendi sözcükleriyle ‘değişimin içeriği.’ Bir sonraki adım, belgelerin uygulanması/yorumu yani anayasal pratik. Yukarıda alıntıladığım, ‘Sözcüklerin dışındaki hayat’ın gözlemlenmesi. Her bölümün son durağı ise toplu değerlendirme. Dolayısıyla Tanör’ün eseri, iki asırlık anayasal birikimin hem metinler hem siyasal gelişmeler ve hem de uygulamadan kaynaklanan sorunlar bağlamında ele alınması olanağını sağlıyor. Batı treninin kaçmakta olduğunun farkında olan III’üncü Selim’in reformculuğu ile başlayan, II’nci Mahmut ile zirveye çıkan ve tüm 19’uncu yüzyıl boyunca devam eden Batılılaşma ile yavaş yavaş siyasi/ekonomik bağımsızlığını yitirme süreçleri. Sürecin önemli anayasal belgeleri. Topraklarımızın ilk anayasası ve askıya alınışı. II’nci Meşrutiyet ardından yapılan çok önemli anayasa değişiklikleri. Her okuduğumda bir kez daha etkilendiğim Kurtuluş Savaşı yılları anayasacılığı. 1924 Anayasası ile anılan tek partili yıllar ve aynı anayasa ile çok partili yaşam deneyimi. Siyasal açmazlar, çatışmalar, 27 Mayıs. 1961 Anayasası’nın ‘siyasallaştırıcı, sosyalleştirici ve hukuksallaştırıcı’ nitelikleri, etkileri.

Yukarıda da özetlemeye çalıştığım gibi; Tanör’ün bu eseri (beki de ‘baş yapıtı’ olarak adlandırmak gerekir), anayasal gelişmelerin, siyasal mücadele içinde kavranabilmesi açısından eşsiz bir kaynak.

İki Anayasa, On İki Levha Yayıncılık, 223 syf, 2010

Yazıyı bezdirici hale getirmeden çok kısaca İki Anayasa adlı kitabından da söz etmek istiyorum. Çok önemlidir ancak diğeri kadar bilinmiyor. Elimdeki nüsha 1986’da Beta tarafından yayınlanmış. Daha sonra aynı eser, Tanör’ün asistanlığını yapmış, şu anda anayasa hukuku doçenti olan Olgun Akbulut’un çabasıyla (ve sunuş yazısıyla), sonuna bir iki makalesi de eklenerek yeniden basıldı. 2013 yılında, On İki Levha Yayınları tarafından.

Kitap 1961 ve 1982 anayasalarını karşılaştırıyor, yine aynı bakış açısıyla. Tanör karşılaştırmadaki amacını, ‘Türkiye’de son otuz yılda yaşanan anayasal gelişmelerin toplu bir değerlendirmesini yapmak’ olarak açıklıyor. İki anayasa da darbeler sonrasında yapıldığı için, öncelikle her iki askeri müdahale hakkındaki düşüncelerini, diğer ‘çatışan’ görüşleri özetledikten sonra aktarıyor. 27 Mayıs ‘müdahalesi’nin gerçekleşme yöntemi bakımından antidemokratik (buna mukabil özünde taşıdığı ‘fikir’ bakımından demokratik yönelimi temsil eden) bir ‘darbe’ olduğunu belirttikten hemen sonra, ‘26 Mayıs gününün ekonomik ve sosyal manzarasını’ betimliyor. Müdahalenin bir ‘sonuç’ olduğu varsayımıyla. Tanör 1961 Anayasası’nın başlıca katkılarını ve ardından 1961-1971 arasında anayasaya yönelik ilk tepkileri aktarıyor. AP (Adalet Partisi) ve başta Celal Bayar olmak üzere sağ kanat siyasetçilerinin eleştirileri son derece önemli, çünkü bugün tanık olduğumuz hukuk-anayasa yorumu ve siyasal reflekslerin nüvesini görebiliyoruz. Tabii bir de 12 Eylül’ün taşlarının hangi zihniyet tarafından döşendiğini. 12 Eylül’e giderken bir ‘ara durak’ olan 12 Mart Muhtırası ve 1982 Anayasası’nın habercisi olan anayasa değişiklikleri kitapta önemli yer tutuyor. Hatırlatmakta yarar var; AP/Demirel çizgisinin anayasaya yönelik şikâyetlerinin/taleplerinin bir kısmı 12 Martçılar tarafından yerine getirilmişti. Haliyle, Süleyman Demirel ‘şapkasını alıp gitse’ de beklentilerinin bir kısmı muhtıracılar tarafından karşılanmıştır. Tanör’ün 1978-80 arasındaki gelişmeleri anlattığı kısım, her şey bir yana Tercüman Seminerleri’nden söz etmesi açısından çok değerli. Ilıcak’ın Tercüman gazetesi tarafından düzenlenen anayasa seminerleri, daha sonra Birikim Yayınları tarafından kitap olarak yayınlandı ancak pek az yayında bu seminerlerden söz edilir. 1982 Anayasası’nın çatısının nasıl inşa edildiğini anlamak için önemlidir bu seminer. Belki o yayını da bir başka yazıda tanıtırım. Tanör’ün 1982 Anayasası’na dair tespit ve genel değerlendirmeleri kıymetli. Gerek içerik gerekse benimsediği yöntem açısından.

Çok uzattım, sözün özü; daha sonra diğer bazı kitaplarını da anlatacağım Bülent Tanör’un bu iki eseri, toprağımızın anayasa serüveninde ne olup bittiğinin farklı açılardan ele alınması, anlaşılması için benzersiz kaynaklar. Ezcümle, ceket iç cebinde taşınabilen anayasalar, aslında göründüğünden daha hacimlidir…


Murat Sevinç kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI