Açık oturan adamlar

Cuma, 13 Ekim, 2017
Kendisine ihtiyaç ve dolayısıyla eskisi kadar saygı da duyulmayan, açık mekandan kapalıya geçiş yapan, sözünün hükmü azalan erkek ya yenilgiyi kabul edip içine kapanacaktı ya da lokal, kahvehane, dernek, cami önü ve esnaf toplaşmalarıyla bu yenilginin bir ölçüde üstesinden gelmeye çalışacaktı geri kalan ömründe.

Elimde bir sürü poşetle otobüs durağına yaklaştığımda, duraktaki tek bankta iki yaşlı amca oturmuş, hararetle sohbet ediyorlardı. Genelde erkeklerden bekleneceği üzere üç kişilik banka bacaklarını açarak yayılmışlar ve bana oturacak yer kalmamıştı. Oflaya puflaya banka doğru yanaştığımda, genelde erkeklerden beklenmeyeceği üzere, hemen toparlanıp “buyur kızım” dediler. Otobüsün gelmesi uzun sürecekti. Ben de meraklı karakterim icabı yan taraftan uçuşan sözlere kulak kabarttım. Hoş, kabartmasam da pervasızca ve yüksek sesle yaptıkları sohbeti duymamak mümkün değildi.

Lokalden dönüyordu iki amca. Belli ki günlük rutinleriydi lokal ziyaretleri. Şurdan belliydi: artık lokale gelmemeye başlamış olan iki meslektaşlarından bahsediyorlardı. Biri, “eve kapanmış, karısının eteğine yapışmış”tı onlara göre, diğeri de Milli Kütüphane’ye gidip gazetelere dalıyordu akşama kadar. Hayret ediyorlardı her ikisine de. Hatta alay edip eğleniyorlardı kendi aralarında. İhtiyarlayınca zaten azalan erkeklik dozu, ev ve kütüphane gibi iki mekana kapanınca eser miktarda kalmıştı onlara göre. “Bu yaştan sonra okumaya dadanmak da neyin nesiydi?”. Hem öteki de “karısının gün arkadaşlarıyla kısır yemeye mi alışmıştı yoksa?” Kahkahaların eşlik ettiği düşüncelerimde, eve kapanan, karısıyla ve onun arkadaşlarıyla vakit geçirdiği var sayılan erkeğin “kısır”la aynı cümle içinde kullanılması yerini aldı hemen.

Derken, iki genç adam peydah oldu durağın önünde. Daha irice ve beyaz gömlekli olanı bize doğru seslenerek bir sokak adı sordu. Ben hemen ağzımı açtım. Çünkü, biraz önce o sokaktan yürüyerek bu tarafa gelmiştim. Ama sonra anladım ki, “beyamca” dediği lokal müdavimi erkeklerden birine yöneltiyordu sorusunu. Çenemi kapattım. Bana yöneltecek değildi ya, duraktaki tek kadın olarak. Bilinmeyen adresleri, kuytu sokakları bir erkek tarif edebilirdi ancak. Soruyu beyamcaya sormakta ne kadar haklı olduğunu, amcalar birdenbire banktan fırlayıp yanlarında bittiklerinde anladım. Birbirlerinin ağzından lafı ala ala adres tarifine koyuldular. Ama o kadar karışık anlatıyorlar ve araya o kadar çok gereksiz bilgi sıkıştırıyorlardı ki, bildiğim sokağı ben bile tanıyamadım. İlle de şuradan yürümeliydiler, çünkü orası kestirmeydi. Tesadüfe bakın ki, iki amcanın müdavimi oldukları lokal de benim biraz önce yürüyüp geldiğim o sokaktaydı. Ama tarifleri benim bile aklıma yatmadı. İki gencin de aklına yatmamış olacak ki, “sanki şurdan gitmemiz daha iyi olur amca” dedi daha atak olanı. “Yok, öyle olmaz”dı, “her gün geçtiği sokağı ona mı anlatıyor”du? Gösterdiği kestirme ona göre en uygunuydu. Atak genç yine itiraz etti: “Ama bize bu tarafı gösterdiler”. O kadar ısrarcı ve bir yandan da seyrek dişli ağzıyla o kadar sempatikti ki bu amca, erkeklik kariyerinin zirvesindeki genç, “senin canını yirim” demekten kendini alamadı kariyerinin sonuna yaklaşan hemcinsine. Muhavereyi dikkatle takip eden gözlerim, amcanın bunu duyunca biraz rahatsız olduğunu fark etti.

Haklıymışım. İki genç, amcaların ısrarlarına ve kendilerinden emin tavırlarına kulak asmayıp, onları doğru adrese götürecek daha farklı bir rota izleyerek yanımızdan ayrıldıklarında, sohbetin konusu haline geldiler. Önce, insanların ne kadar acayip oldukları, hem adres sorup hem de kendilerine tarif edilen rotaya riayet etmediklerinden bahsettiler amcalar. Bu kadar basit ve bir iki cık cık’la geçiştirilecek mevzu, ısrarla gelmeyen otobüsün de yarattığı boşlukta beş-altı dakikaya kadar sündürüldü. “Madem tarife kulak asmayacan, niye soruyon?” sorusu, yol soran insan tipleri hakkında uzun ve yavan bir sohbeti çağırdı. Bu sona erince, “canını yirim” diyen gencin Güneydoğulu olduğuna kanaat getirildi. Kendisi de o bölgeden olan cana yakın amca, Kürt meselesine de değinmeden edemedi. Orhan Miroğlu’nu, çocukluk arkadaşı olmasına rağmen hiç sevmiyordu. Daha işin başında “onun ne menem bir adam olduğunu” herkese anlatmıştı. Fakat Orhan da ona karşı çok mahcuptu. Geçen gün bir AVM’de rastlaşmışlar, Orhan ona doğru hamle etmesine rağmen, o tanımazdan gelerek yoluna devam etmişti. Orhan bozum olmuştu. “Helal olsun sana” karşılığını alarak tatmin olan protest amca ile arkadaşı, gelen iki halk otobüsünü es geçip, altmış yaş üstüne bedava olan balık istifi belediye otobüsüne binip giderlerken, ellerimdeki poşetlere ek olarak kucağıma bir dolu soru bıraktılar. Olan biteni izleyip tahkik edeceğim derken ben de kaçırmıştım otobüsümü, o ayrı.

Bir sonraki otobüsü beklerken, en önce, erkeklerin yol sorma fobisini düşündüm uzun uzun. Evde sürekli açık duran televizyonda maruz kaldığı sohbet ve açık oturum programlarından ilhamla “açık oturan adamlar” tabirini ortaya atmış ve bu yazının başlığını da dolaylı yoldan belirlemiş olan ablamın kendisi kadar kayınvalidesi de bir alemdi. Yol sorma konusunda çevresindeki erkeklerden illallah etmiş bir kadın ve has bir Antalyalı olarak, “Kıvrak aramaktansa, yaaşak sormak yeğdir” derdi hep. Antalya ağzını tercüme etmek pek kolay değil ama herhalde telaş içinde koşuşturacağımıza, sakince sorup öğrenelim ve bulalım, demeye getiriyordu.

Mutlaka fark etmişsinizdir, erkekler bütünüyle çaresiz kalana kadar yol sormazlar. Sorarlarsa da bir profesyonele, mesela taksiciye, zabıta noktasına falan sorarlar. Kamusal alanın kendi krallığı olduğunu düşünen bir erkek, o krallığın sınırları içindeki bir lokasyonu bulamasın! Olacak iş mi? Sokak tabelalarını, navigasyon aletlerini takip etmek, otobanları ve karayollarının girdisini çıktısını kadından daha üstün olduğu inanılan beyne kaydetmek ve mekansal hafıza konusunda ustalık kesbetmek erkeğe has bir beceri, adeta bir zanaat olarak görülüyorken, bir an dalgınlıkla annesinin elini bırakıp da kaybolmuş ağlamaklı bir çocuk gibi adres sormak erkekliğin şanına yakışmaz. Bunun bedeli aynı enlem ve boylam içinde dört dönmek, gidilecek yere geç kalmak da olsa…

Bütünüyle çaresiz kalıp yol soran erkeğin, biraz önce anlattığım örnekte görüldüğü gibi, kadınları değil, hemcinslerini tercih etmesi de dikkate değer. Yine aynı gerekçeye, kadının sokağa ait olana dair bilgisi ve hafızasının sınırlı olduğu ve hem de olması gerektiği ön kabulüne dayanarak…

Peki benim anlattığım örnekte ne oldu? İki delikanlı, iki yaşlı erkeğe hafif alaycı bir tavırla sordukları sorunun cevabını tereddütle karşılayıp, sonra da dikkate almadan, yine bildikleri yöne gittiler.

Bizim kültürümüzde, İslamiyet’in de etkisiyle erkek yaşlandıkça itibar ve iktidar kaybederken, kadın tersine bu konuda avantajlı konuma yükselir. Osmanlı kültüründe yaşlı erkek, oruç gibi ibadetlerden, çalışma zorunluluğundan muaf sayılıp pir-i fani denilerek saygıyla bir kenara itilir, içine kapanmaya yöneltilirken (pir-i faninin Osmanlıca lügatteki bir karşılığı da zayıf düşmüş erkektir); kadın ekber ve erşed payesiyle yüceltilir ve görünür hale gelir, yani açılır. Erkeğin cinsiyet kimliğinde kayba uğradığının varsayılması olumsuz, kadınınki ise olumlu bir gelişmedir. Yaşlı kadın sözü dinlenir, hükmü geçer, kamusal alanda görünür bir figür olma serbestiyetine erişir. Bilge bir karaktere dönüşür. Çünkü, baştan çıkarıcı olduğu varsayılan cinsiyet kimliğinden sıyrılmış, erkeği yutup iğdiş edebilecek, günaha sokabilecek ayartıcı özelliklerini kaybetmiştir genel kanıya göre. Hasılı, bir önceki yazıda da bahsettiğim gibi, cinsiyetsizleşmiştir, ki cinsiyetsizlik erkeksileşmek anlamına gelir kadın için. Böylece geçici, yani fani bir kul haline gelen erkeğin iktidarını yaşamının son yıllarında devralır kadın. Popüler kültürden bildiğimiz hanım ağa figürlerini düşünün. Kendi hayatlarında bir ölçüde özgürleşmişlerdir ama onlardan yine hakim ahlaki normları, gelenekleri ve değerleri, yani eril düzeni korumaları beklenir. Daha açık sözlü ve hatta patavatsız olabilirler. Daha öfkeli ve otoriter de. “T.ş.klı kadın”, “erkek gibi kadın” sözlerinin övgü amacıyla kullanıldığını bilirsiniz.

Toparlayacak olursak, açık sözlü tabirinin çağrıştırdığı açık-kapalı ikiliği, kadın ve erkeğin toplumsal hayatta var oluş biçimlerini de kategorileştirir. İş hayatından elini eteğini çekmiş pir-i fanilerin, lokale bile gelmeyerek kendilerini eve kapatan arkadaşlarını nasıl esefle kınadıklarını, evi kadına ait bir mekan olarak, kütüphaneyi de anti entelektüalist bir tavırla, kırılgan ve münzevi karakterlerin mekanı olarak tanımlayıp küçümsediklerini başta anlatmıştım. “Eve dönen erkek”, bizim kültürümüzde yenik bir karakter olarak konumlandırılır. İki ihtiyar ile iki genç erkeğin karşılaşma anında tanık olduğum gerilim ve iktidar probleminde, eril jargondan günlük konuşma diline sirayet eden bulaşıcı tabirle böyle bir “sıkıntı var”dı. Kendisine ihtiyaç ve dolayısıyla eskisi kadar saygı da duyulmayan, açık mekandan kapalıya geçiş yapan, sözünün hükmü azalan erkek ya yenilgiyi kabul edip içine kapanacaktı ya da lokal, kahvehane, dernek, cami önü ve esnaf toplaşmalarıyla bu yenilginin bir ölçüde üstesinden gelmeye çalışacaktı geri kalan ömründe. Bizim iki ihtiyarın, artık lokale gelmeyen arkadaşlarından istihza ile bahsetmeleri de, yol soran iki delikanlıya hararetle karşılık verip hâlâ bir işe yaradıklarını göstermeye çalışmaları da bana bu durumun iyi bir örneği gibi göründü.


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI