Ali Duran Topuz
Ali Duran Topuz

Mağara, cezaevi ve Demirtaş’ın ‘Seher’i

Perşembe, 28 Eylül, 2017
Lascaux’dan Dikili’ye mağara duvarları, hayranlığı ve düşünme mecburiyetini davet eden çizimlerle doludur. Yazının icadından sonra kapatılan ya da kendi kapanan kişilerin ellerinden çıkmış işler hayli bir yekun tutar. Kapanma-kapatılma ile “sanat” arasında bir bağ var, kadim bir bağ. Demirtaş da bu bağa sırtını vermiş görünüyor.

Seher‘i okudum. HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın kitabı. Hani cezaevinde, “anayasaya aykırı bir anayasa değişikliği” sayesinde. Fakat bu hukuki hile ile ilgili değilim şu an, kitap mesele. Demirtaş, devletin yasal zoruyla cezaevine konulunca hemen öykü, şiir ve resimlerle çeşitli medya mecralarında göründü, ilgi gördü.

.

Bir siyasetçi cezaevindeyse, onu oraya koyanlar siyaset alanını daraltmak istiyordur. Hal böyleyken Demirtaş, o dar aralıktan kamuya hitap imkanlarının önemli kısmını “siyasal söylevi”ni bildik biçimde görünür kılmaya çalışmak yerine, “edebiyat” ve “sanat”a ait biçimlere yöneldi. Dışarıda olsa, açıklama, söyleşi, meydan ve kürsü konuşmaları, eylemler vs ile, yani alıştığımız siyasal faaliyetlerle sürdürecekti çalışmalarını. Bir “öykü” kitabı, yani şeklen bile olsa, edebiyat alanına düşen bir metinle karşımıza çıkmayacaktı.

Niye böyle oldu? Bu yazı, bunu anlama çabasından ibaret.

DÜŞTÜM MAPUS DAMLARINA…

Cezaevi ile yazı arasında, sanat-edebiyat arasında Türkiye’de çok iyi bilinen bir bağ var. Türkiye Cumhuriyeti tarihi, ömrünün önemli kısımları mapus damlarında geçmiş yazar ve şairlerle dolu: Nâzım Hikmet, Orhan Kemal, Necip Fazıl Kısakürek, A. Kadir, Kemal Tahir, Aziz Nesin, Musa Anter, Mehmed Uzun, Kemal Burkay, Balaban, Kerim Korcan, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Yılmaz Güney, Ahmed Arif, Fakir Baykurt… Liste çok uzun, üstelik bu isimler 1980’den öncesine ait; 1980 ve 90’larda önceki dönemler gibi kıymet görmemiş olsa bile ciddi ve yaygın bir üretim var. A. Kadir, Balaban, Kerim Korcan, yazmaya cezaevinde başlayan isimler. Girmeden yazıya bulaşanlarla içerde başlayanların oluşturduğu hayli kuvvetli ve zengin bir cezaevi edebiyatı var Türkçede. Kapatılan insan, yazıya, sanata yaklaşıyor, bulaşıyor ya da içine dalıyor. Bir bağ var.

Yazı, sanat, kapatılan kişinin -kendisini kapatanlara doğrudan karşı çıkmayı hedeflese de hedeflemese de – varlığını, aklını ve ruhunu sıkıştırıldığı yerde ayakta tutması, ayaklandırması için iyi bir araç olmalı; en azından öyle görünüyor olmalı. Bedensel kapatılma, ruhsal açılma arzu ve yollarını işler kılıyor belki de. Kapatıldığı duvarları, kaleleri, zindanları aşan yazı ve söz sadece Cumhuriyet tarihine ait olmadığı gibi, zorla kapatılmayı aşan bir yanı da var işin. Yani mesele sadece ceza-baskı-kapatılma ve ona ruhsal, siyasal ve ahlaki cevap, direnme yolu olarak yazı ve sanat değil.

‘DÜŞMEDEN’ KAPANANLAR

Kapatılmanın insan ruhunun bir tür bilgiye, söz söylemesine yol açan bir hale ulaşmasını sağlayan bir yanı var gibi; en azından sufi tekniklerine kaba bir bakış, böyle bir bağın varlığını görünür kılmaya yeter. “Bilme”ye ulaşmak için zorlu ruhsal serüvenlere giren dervişlerin “çilehane”si, Budist ya da Hıristiyan manastırları “çile” ile ruhsal hedeflere ulaşma fikri arasında bir bağ olduğunu söylüyor. Üstelik edebiyatın bir tür çile, bir tür eziyet ile mümkün olduğuna dair birçok anlatı da var elde: Roman denilen türün devlerinden Gustave Flaubert, yazarlık acılarını anlatmayı seven bir isimdir, örneğin. Yazının çıkması için gerekli olan kapanma, zorla kapatılanın yazıya sanata hamle etmesiyle aynı şey değil elbette ama fark ne olursa olsun, görünüşe göre bir ortak yan da var. Hapishane, çilehane ya da manastır dışındaki gönüllü ya da mecburi “kapatma” mekanlarında (kışla, okul, fabrika, kamp…) tutulanların da sıralara, masalara, duvarlara, ağaçlara resim, işaret, harf, kelime, cümle ya da cümleler kazıma arzusunu da hesaba katmak mümkün: Kapanan ya da kapatılan insan, yazıyor, çiziyor. Tek harf, tek çizgi bile olsa.

ECEVİT’İN MAĞARASI

Çilehanede hedeflenen dönüşüm, cezaevi ve yazı ilişkisinde de yok mu: Yazı, yazanı, üreteni değiştirme gücüne sahiptir. Bu yazanın da bilgisi dahilindedir; nitekim, 12 Eylül darbesinden sonra cezaevinde yatmış siyasetçilerden, “sivil”liği şairliğiyle bilinen Bülent Ecevit, daha evvelki bir şiirinde şöyle diyecektir:

Mağaranın duvarına

Hayvanları taştan oydum

Kükrediler karanlıkta

Türkülerle karşı koydum

Karanlıktı mağara

Işığı taştan oydum

Üşüyordum

Bir de güneş koydum

Aşk oydum mağaranın duvarına

Aşk oydum

Ağrıdı taşlar

Yarıldı mağara

Ben doğdum

PLATON’UN MAĞARASI

Mağara? Işık? Duvar? Oyma? Güneş?

İnsan elinden çıkma ve bugün yazı-sanat-bilgi-insan bağına ilişkin meseleleri konuşacağımız zaman uzanmanın mecburi göründüğü önemli kapalı mekanlar, mağaralar var dünyada:

Lascaux’dan Altamira’ya, Magura’dan Bimbetka’ya, Serra da Capivara’dan Direkli’ye dünyanın birçok yerinde tarih öncesi insanının elinden dünyaya kazınan ve bugün biz “anlam”ını bilemesek bile işaret-anlam bağını düşündürmeye zorlayan el işlerinin mağaralarda bulunması tesadüf olmamalı.

Platon, ünlü mağara meselinde, mağaradaki, kapalı mekandaki kişileri “ışığın altında dünyayı görmedikleri için”, sadece gölgelere mahkum oldukları için “bilgi”den mahrum var sayar. Onun kovduğu şair ise mağara duvarındaki işaretleri taştan oyulmuş ışık olarak görmekle, “bilme”nin ve demek ki söylemenin, konuşmanın, anlatmanın, işaret etmenin filozofun dediğinden başka biçimlerle mümkün olabileceğini öne sürer. Mağarada, ışıktan mahrum kalmış insanın (meseldeki insanlar ne türden bir sebeple oradalar, bilmiyoruz. Bildiğimiz şey, filozofu hiç rahatsız etmeyen şey, köle oluşlarıdır.) “bilme”den de hakikatten de mahrum olacağının kabulü, mağaralardan başlayarak kapatılan, kapanan insanın ürettiği anlam taşıyıcıların karşısında kolayca direnebilir gibi görünmüyor pek.

Mesele “zorla kapatma” olunca, kapatanın “normal ışık” yani “doğru-güçlü bilgi” ve “doğru-etkili söylem” sandığı şeylerden mahrum kalmış kişinin, kapatana (yani, bugün için, devlete) karşı karanlık, yanlış-zayıf-etkisiz de kalacağını düşündüğünü kabul edebiliriz. Fakat kapanın-kapatılanın bu “normal” ışığa karşı bir başka ışıkla, bir başka tür bilgiyle ya da söylemle çıkması, bu fikrin pek de dirençli bir fikir olmadığını gösteriyor sanki. Mağaralar, çilehaneler, zındanlar, mapushaneler duvarlarındaki izlerden, içlerinden çıkanların söylediklerine, mektuplardan edebi ya da diğer metinlere varana kadar kapatılanın kapatana umduğu zaferi zehir ettiği işlerden biliyoruz bunu. (Kapatılmışı ebedi cehalete mahkum eden filozofa karşı, kapatıldığı yerden “ışık” saçanlardan Gramsci’yi anmadan geçmek olmaz.)

Siyaseten “öldürülmek” olmasa bile “ışıktan” mahrum bırakılmak için ve sözünün, sesinin duyulmasının tamamen kesilmesi değilse bile)kısıtlanması için hapse konulan Demirtaş, olağan siyasal söylevin yanı sıra öykü, şiir ve resim “deneyerek”, insanlığın kadim bir tecrübesine yaslanarak, hem siyaseten hem de insan olarak “yeniden doğarak” cevap vermeye yöneliyor olmasın?

***

Peki bu kitapta, Seher‘de ne var? Edebi olarak bir şey var mı, yok mu edebiyatçılar, hem teorisiyle hem doğrudan edebi ürün üretimiyle ilgili olanlar cevap versin. Karşımızdaki kişi bir edebiyatçı değil de politikacı olduğuna göre, bize sunduğu metinlerde bir politikacının zihin dünyasının içinde neler olabileceğini, bunun “nutuk” olmayan metinlerde nasıl şekillenmiş olduğunu görmeyi deneyeceğim, yarınki yazıda.

NOT: “Cezaevi edebiyatı” meselesinde, internetten kolay bulunabilecek bilgilendirici bir çalışma için:

http://bianet.org/biamag/kultur/133396-turkiye-de-hapishane-yazini

YAZARIN DİĞER YAZILARI