Kültigin Kağan Akbulut
Kültigin Kağan Akbulut

Yeni üretimler üzerinden çağdaş sanatta queer

Pazar, 24 Eylül, 2017
Bu sezon açılan kişisel sergilerde queer düşüncenin ve yeni feminizmin ayak seslerini görüyoruz. Çağdaş sanat yeni düşüncelere kapı aralayacak mı?

Bu aralar sergiler akın akın üstümüze geliyor. Büyük sergilerden küçük ölçekli karma sergilere kadar bir çok iş görebilirsiniz. Ancak özellikle kişisel sergiler arasında belli ortaklıklar bulmak mümkün. Bienal’in genel çerçevesi, CANAN, Didem Erk, Erinç Seymen, Kemal Özen ve Gökçen Cabadan’ın sergileri uzun süredir çağdaş sanata sirayet eden queer düşüncenin ve yeni feminizmin billurlaşmış örneklerini gösteriyor. Çağdaş sanat yeni düşünce kapılarını açacak mı? Sanatçılar neler üzerine düşünüyor? İçinde bulunduğumuz politik atmosferde sanatçılar nasıl bir üretim içinde? Bu sorular etrafında bakalım…

Kökeninde eşcinsellere yönelik argo anlamı olan (ibne) queer kelimesi 90’lardan bu yana yeni LGBTİ hareketinin düşünsel teorik altyapısını oluşturan bir terim haline geldi. Halen, çoğunlukla LGBTİ hareketini kapsayan bir çatı terim olarak kullanılmasına rağmen, bundan daha ötesine, cinsiyetlerin, yönelimlerin ve kimliklerin birbiri içine geçtiği ve silikleştiği bir düşünce biçimi olarak bakmakta fayda var. Sabitleşmeyen, farklı kanallarda akabilen ve sınırları bulanıklaştıran bir düşünce olarak queer çağdaş sanatın da ilham ve temel aldığı bir platform olma işlevine kavuşuyor.

İstanbul Bienali’nden başlarsak. Her ne kadar ilk başta uzak görünse de, “iyi bir komşu…” teması queer teoriyle dirsek teması içinde ele alınıyor. Küratör ikilisi Elmgreen & Dragset “Biz çeşitliliğe inanıyoruz,” dediler bir konuşmalarında. Çeşitlilik ve farklı çeşitlerin birlikteliğine, queer düşünceye ve feminizme dair birçok iş gördük bu Bienal’de. Sanatçı olarak daha önceki pratiklerine baktığımızda da küratörlerin queer düşünceyi temel alan işler ürettiğini görüyoruz. Belki de bu Bienal’in bir anlamda queer sanat üretimlerine alan açması bakımından harekete geçirici bir unsur olduğunu iddia edebiliriz. Ancak not olarak da canlı hayvan ve hayvandan elde edilen ürünlerin kullanımıyla türcülüğe izin verdiğini de olumsuz bir durum olarak not etmek gerek.

ARTER’de yer alan CANAN’ın Kaf Dağı’nın Ardında sergisi de cinsiyetsiz bir cennet tasviri yapıyor. Mekanın üç katına yayılan Cennet, Araf ve Cehennem bölümleri farklı türdeki hayvanların, cinsiyetlerin ve yönelimlerin bir dünya sunuyor. Seçil Epik, K24’teki yazısında, “CANAN, toplumun kadın- erkek ve bu atanmış ikiliğin dışında kalan bedenlere dayattığı var olma hâllerini yıkmamız, bunları birbiriyle çarpıştırmamız ve böylece onlardan kurtularak özgürleşmemiz için bize bir yol haritası çiziyor,” diyerek sanatçının düşüncesini yorumluyor.

Cennet, CANAN, 2017

Didem Erk’in x-ist’te yer alan Ev İmkansız Denen Yerdir sergisi kadın sanatçıların kendi bedenini sanatta kullanmasına yeni ve ferah bir bakış getiriyor. Erk’in sergisi yüzeyden baktığımızda ev, dil, hafıza, göç ve sınırlar üzerine. Erk’in tekrara dayalı performans çalışmaları bu ilk bakışta kendini açık etmiyor, ancak temelinde bir queer düşüncenin ve günümüz feminizminin sesini duyuyoruz.

Didem Erk, Ev İmkansız Denen Yerdir, 2017

Solo sergilerini görebileceğimiz Gökçen Cabadan, Erinç Seymen ve Kemal Özen’in işleri aile, mülk ilişkileri, günlük yaşam meselelerine queer bir bakış sunuyor. Cabadan, Hatırlayışta Tekeşlilik (Öktem & Aykut Galeri) sergisinde alışıldık tuval formlarını bozarak kendi deneyimlerini karşımıza getiriyor. Seymen’in Homo Fragilis (Galeri Zilberman) sergisi günümüz kapitalizminin güvenlik ve mülk ilişkilerine dair sert bir atmosfer sunuyor. Özen’in Yapay Cehennemler (Sanatorium) sergisi de uygarlık trajedilerini bireysel bir yerden okuyor.

Gökçen Cabadan, Squeeze, 2017, tuval üzerine yağlı boya

Bu noktada iki soruyu dile getirebiliriz? Birincisi, neden sanatçılar böyle bir arayış içinde? Ya da daha doğru bir ifadeyle, yıllardır queer düşünce üzerine kafa yoran sanatçıların işlerini bir arada görmemizin sebebi ne? Dünyanın ve Türkiye’nin içinde bulunduğu politik atmosfer içinde kimliklerin sınırlarını bulanıklaştırmaya çalışan teoriler nasıl bir çıkış yolu sunuyor?

Bir diğer soru da, çağdaş sanat neden böyle bir düşünce için üretim alanı sunuyor? Neden sinema ya da edebiyat alanlarında böyle bir yoğunlaşma görmüyoruz da, çağdaş sanatta görüyoruz? Queer kavramın tanımlanmasındaki belirsizliğin ve esnekliğin, onun kurucu özelliklerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Annamarie Jagose’nin Queer Teori kitabında belirttiği gibi “queer teori normatif bir akademik disiplin olmaya ne kadar meyil ederse queer olma iddiası o kadar makullüğünü yitirir.” Çağdaş sanatın modernist sınırları kıran, formları kendine dert edinen yapısı queer teoriyle ortaklaşmasında en büyük etkenlerden biri.

Çağdaş sanatta queer düşünce uzun süredir ele alınıyor. Ancak şu anda görünür hale gelen bu birikimi tartışmaya ve üzerine yazmaya devam edelim.

YAZARIN DİĞER YAZILARI