Kenan Bilgin ve Gezi: ‘Kayıp’ Türkiye’nin izinde

Çarşamba, 31 Mayıs, 2017
Gezi, o sonsuz dönüşün kırılması umudunun elle tutulur hale geldiği ışıklı bir andı. Bu kayıp işçiler, kayıp yıllar, kayıp kuşaklar ülkesinin göğünde bir an bir şimşek gibi yanıp, onu kemirenlerin daha çok kişi tarafından görülmesini sağladı.

Kenan Bilgin komünist bir işçiydi. 70’lerin sonunda, toplumsal muhalefetin en etkili olduğu yıllarda, henüz 20’sine girmemiş bir gençti ve Kaynarca’da petro-kimya işçisi olarak çalışmaya başladı. İşçi sınıfının politik örgütlenmesi için de çabalıyordu. 21 yaşındayken 12 Eylül darbesi oldu. Darbecilerin esas hedeflerinden biriydi: Gençti, işçiydi ve komünistti… Tutuklandı.

80’lerde cezaevinden çıkıp işçiliğe ve artık yaşamının doğal bir uzantısı olan siyasal faaliyete geri döndü. Öyle ki, çalışmadığı fabrikaların işçileri bile onu kendi fabrikalarından sanıyordu. “Her fabrikanın işçisi” idi. 1992’de tekrar tutuklandı ama gördüğü ağır işkencelere rağmen hiçbir suçlamayı kabul etmediği için ‘mecburen’ serbest bırakıldı.

1994 yılının 12 Eylül günü, Ankara Dikmen’deki bir durakta otobüs beklerken terörle mücadele şubesi polisleri tarafından kaçırıldı. Kendisiyle eş zamanlı olarak gözaltına alınan başka kişilerle birlikte, Ankara Terörle Mücadele Şubesi’nin ‘DAL’ olarak bilinen ünlü işkencehanesine götürüldü.

Altı gün boyunca Kenan Bilgin’den haber alamayan ailesi, İHD’den, Ankara’da kaçırılırcasına gözaltına alınan kişinin Kenan Bilgin olabileceğini öğrendi. “Adalet ve İçişleri Bakanlığı’na, Emniyet Genel Müdürlüğü’ne, Terörle Mücadele’ye başvurduk, Meclis’te, insan hakları bakanlığıyla temaslarda bulunduk” diyor ağabey İrfan Bilgin, “hiçbir sonuç alamadık.”

Kenan Bilgin’in Ankara TEM’de gözaltına tutulduğuna ve ağır işkence gördüğüne, kendisiyle aynı anda gözaltına alınan diğer 11 kişi, 15 günlük işkenceli sorgudan sonra çıkarıldıkları mahkemede yazılı olarak tanıklık etti. Bu tanıklıklar reddedildi.

Daha sonra gözaltına alınıp TEM’e götürülen avukat Murat Demir, karşı hücresindeki kişinin kendisine “Ben Kenan Bilgin’im. 20 günden beri buradayım ve beni hâlâ kayıt altına almadılar. Beni kaybedecekler” dediğini söyledi. Onun tanıklığı da reddedildi.

Olayla ilgilenen soruşturma savcısı Selahattin Kemaloğlu sürgün edildi, yıllar sonra Cumartesi Anneleri’nin bir eyleminde savcının şu sözleri duyuldu: “Kenan Bilgin, işkence edilerek infaz edildi. Cesedi kaybedildi. Bir gün mutlaka bu katliamı yapanlar yargılanacak.”

Yerine atanan Özden Tönük, dosyayı alelacele kapattı. Kenan Bilgin’i gözaltında ve işkence edilirken gördüğünü söyleyen tanıkları “polisi ve devleti küçük düşürmeye çalışmak” ile suçluyordu. Kısa sürede terfi edip Yargıtay üyesi oldu.

İHD verilerine göre 1991’de 4, 1992’de 8, 1993’te 36 insandan gözaltına alındıktan sonra bir daha haber alınamamıştı. 1994’te bu sayı, çoğu Kürt coğrafyasında olmak üzere, 229’a çıktı. Kenan Bilgin, 1994 yılında gözaltına alınıp katledilen ve ardından varlığı inkar edilen bu 229 kişiden biriydi.

1994’te Adalet Bakanı SHP’li Mehmet Moğultay, İçişleri Bakanı DYP’li Nahit Menteşe, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar idi. Menteşe bir yıl sonra başbakan yardımcılığına ‘terfi’ etti; Ağar bakan oldu, ‘siyasi lider’ oldu, en son 15 Temmuz sonrasındaki ‘nöbet’ şölenlerinde demokrasi nutku söylüyordu.

90’lar boyunca devletin “güvenlik güçlerince” kaçırılarak infaz edilen ya da işkenceli sorgularda can verdikten sonra bilinmeyen mezarlıklara gömülen, asit kuyularına atılan bine yakın insan ‘kayıp’ oldu. Ama bin insanı umarsızca yok eden ve onların akıbetini soranları vatan düşmanlığıyla suçlayan ‘devlet bekası’ mefhumu hiç kaybolmadı. 90’ların bu dehşet sarmalındaki her köşe başında görev yapmış olan Mehmet Ağar, yıllar sonra gazetecilere “Devlet için 1000 operasyon yaptım” diyecekti. 12 Eylül 1980’den 14 yıl sonra Kenan Bilgin bir otobüs durağından kaçırılırken ya da 17 yıl sonra, 12 Eylül 1997’de, Ağar’ın sağ kolu, suçüstü yakalanan Susurluk çetesinin has adamı, özel harekatçı İbrahim Şahin ‘sağlık’ bahanesiyle hapisten salıverilirken, 12 Eylül rejiminin sapasağlam ayakta durduğunun kanıtı gibi devlet basamaklarını tırmanıp durdu, ‘itibarı’ndan hiçbir şey kaybetmedi.

2001’de AİHM “Kenan Bilgin’in 12 Eylül 1994 tarihinde gözaltına alındığını; 3 Ekim 1994’e kadar güvenlik güçlerinin elinde olduğunu; ancak bu konuda hiçbir kaydın tutulmadığını ve bundan sonra akıbetinin ne olduğu konusunda hiçbir kayıt ve bilginin bulunmadığını” tespit ederek, Türkiye’yi Kenan Bilgin’i gözaltında kaybetmekten sorumlu tutarak oybirliğiyle mahkûm etti. (Bilgin/Türkiye 17.07.2001, BN: 25659/94.)

Ve geçtiğimiz günlerde Ankara Başsavcılığı, “Ankara Emniyeti’ne bağlı nezarethanelerden birine alındığına dair hiçbir veriye ulaşılamamıştır” diyerek Kenan Bilgin hakkındaki dosyayı “zaman aşımı”na uğrattı.

İnsan Hakları Derneği, 26 Mayıs 2017 günü, Birleşmiş Milletler Zorla veya İrade Dışı Kaybetmeler Çalışma Grubu’na bir liste verdi. Listede aralarında MİT çalışanı ve polislerin de bulunduğu 11 kişinin adı yer alıyordu. İHD bu kişilerin kaçırıldığı ve akıbetlerinin bilinmediği yönündeki iddiaları BM’nin dikkatine sunuyordu.

Bir bengi dönüş gibi, döne dolana aynı noktaya gelen, aynı çıkmaz sokağa saplanan bir ülke. Koyu karanlıkta, hapse atılan, kaybolan, işlerinden kovulup açlığa terk edilen ve ‘ağaç kökü yesinler’ denerek tüm kapılar yüzüne vurulan yurttaşlar… “Madem bizi açlığa ve ağaç kökü yemeye terk ettiniz, bunu tüm toplumun önünde bir eyleme çeviriyoruz” diyerek ‘devlet’e ayna tutan eğitimcileri tutuklayan yeni bir çıkmaz sokak.

Bugün 31 Mayıs. Gezi Parkı direnişinin polis şiddetiyle bastırılmak istenirken bir halk hareketine dönüştüğü günün 4’üncü yılı…

Antalya’da katıldığı yürüyüşten gözaltına alınan ve ‘terörizmle’ suçlanan, boynundaki kırmızı fular bile ‘suç delili’ olarak gösterilip 98 yıl hapsi istenen Ayşe Deniz Karacagil’in ölüm haberi geldi dün Suriye’den. Dünyayı merak eden ve tanımaya çalışan, ondan yana umutlu olan gençlerin öncülüğünde, çıplak devlet şiddetine karşı, bir arada ve barış içinde yaşamın, temel hak ve özgürlüklerin, doğaya ve tüm yaşam alanlarına özenin savunulduğu bir direnişti Gezi. İktidar onunla çatışmayı, gençlerin özgürlük taleplerini ‘terörizm’ olarak tevil etmeyi tercih etti. Gezici gençleri, 98 yıl hapis tehditleriyle ülkeden ‘kovaladı’.

Bir bengi dönüş gibi, döne dolana aynı noktaya gelen, aynı çıkmaz sokağa saplanan bir ülke…

Gezi, o sonsuz dönüşün kırılması umudunun elle tutulur hale geldiği ışıklı bir andı. Bu kayıp işçiler, kayıp yıllar, kayıp kuşaklar ülkesinin göğünde bir an bir şimşek gibi yanıp, onu kemirenlerin daha çok kişi tarafından görülmesini sağladı.

Kierkegaard’ın o bilinen sözünü tekrarlarsak, “Hayat ancak geriye doğru bakarak anlaşılıyor ama sadece de ileriye doğru yaşanıyor…” Geriye bakınca Kenan Bilgin’in göz göre göre kaybedilişini görüyoruz ve şimdiki ‘zaman aşımı’ kararını, bugünü o geçmişin kalıntısı haline getiren bir işaret olarak ‘anlıyoruz’. Ama ileriye doğru, o ‘zaman aşımı’na izin vermeden, başka kayıplara izin vermeden, şahsında bütün bir ülkenin kaybedildiği Kenan Bilgin ve öteki ‘kayıplar’ aramıza dönecekmiş gibi yaşamamız gerektiğini biliyoruz. Gezi’nin ışığını bu yüzden önemsiyoruz, ‘geriye doğru’ bakıp onu yeniden anlamak gerektiğini biliyoruz.


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI