Deli gibi sevmek ruhumuzda var!

Pazar, 5 Mart, 2017
Kurtarılamadı. Memleketin en büyük yorumcusu, en has arabeskçisiydi. Arabeskin “isyankâr” yanını törpüleyen, bireyselliğini bir kenara koyup onu toplumsal bir çizgiye taşıyan isimlerdendi.

1994 tarihli bir şarkı, kaç gündür aklımda: “Hangimiz düşmedik kara sevdaya / Hangimiz sevmedi çılgınlar gibi / Hangimiz bir kuytu köşe başında / Bir vefasız için yol gözlemedi?” Ali Tekintüre imzalı bu sözleri bana hatırlatan, yorumcusu. Müslüm Gürses’in “Senden Vazgeçmem” adlı albümünün ikinci şarkısı bu. Bizi bize anlatan, halimizi ahvalimizi net tarif eden şarkılardan –ki söyleyen, bunun için özel zaten.

Müslüm Gürses’in vedası dün gibi aklımda: Uzun süren hastane sürecinin sonunda kötü haber geldiğinde (beklememize rağmen) inanamadığımızı hatırlıyorum. Dört yıl olmuş… Dört koca yıl! İnsan hayatında küçük bir dönem belki ama dönüp son dört yılda yaşadıklarımıza bakarsak, bu sürenin ne kadar “uzun” olduğunu ya da bu kısacık süreye neler sığabileceğini fark edebiliriz. Şunu söylemekle yetineyim: Dört yıl önce bu vakitler Gezi’de yaşanan hadisenin hayalini bile kuramazken sadece üç ay sonra neler gördük… Dört yılda kırk yıllık ömür yaşadık. Bu süre zarfında, belki de en çok ihtiyaç duyacağımız insanlardan biri yanımızda değildi.

Dedim ya, bizi bize anlatan, “biz”i söyleyen, kendimizle özdeşleştirdiğimiz, özlediğimiz insanlardan, Müslüm Gürses. Dünya gözüyle canlı gördüğüm, defalarca dinlediğim, tanıştığım bir “efsane”. Şarkılarını bilirdim ama kendisiyle “karşılaşmam” 17 yaşımın ilk günlerine tekabül eder… Şimdi dönüp baktığımda rüya gibi geliyor ama en “delikanlı” zamanlarımda, Müslüm Gürses’i her gece canlı dinledim! Ankara’da, Eskişehir Yolu üzerindeki (Balgat Yurdu adıyla bilinen) Tahsin Banguoğlu Yurdu’nda kaldığım yıllarda, yurdun hemen yanındaki barakadan bozma bir pavyonda sahneye çıkardı. Yurttan çıkamadığımız, “iyi aile çocuğu” olduğumuz için kaçmadığımız yıllardı. Bahçenin bir köşesine sığınır, kantinden aldığımız büyük bardak çayla (“iyi aile çocuğu”yuz ya, aklımıza başka bir şey içmek gelmezdi bile) söylediği şarkıları dinlerdik. Ses net gelirdi ve biz, sahnede nasıl göründüğünü çok merak ederdik.

Sonrasında çok gördüm onu, çok konserini izledim. Gençlik Parkı’nda, dönemin “alkolsüz” aile bahçelerinde (elbette yine çay eşliğinde) izlediğimiz konserleri çok acayipti. Hakkı Bulut’la dönüşümlü çıkar, karşı “gazino”daki rakibi Oğuz Yılmaz’dan daha çok dinleyici toplardı. Dinleyicisiyle kurduğu temas mühim: Tek tek bütün masaları dolaşır, herkesin gözünün içine bakar, onlarla konuşmasa bile omuzlarına dokunur, öyle söylerdi şarkılarını. Onu “büyük” kılan biraz da buydu: Dinleyicisini hiç ihmal etmedi Müslüm Gürses. Sadece onları anlatmadı, onlara ve onlarla söyledi şarkılarını. “Onlar” dediğime bakmayın, kastettiğim aslında “biz”: Hepimiz! Onun şarkılarından en az biri mutlaka herkesin hayatına değmiştir. Bunu başarabilen çok isim yok memlekette: Belki Sezen Aksu, illa ki Zeki Müren, “ideolojik” duruma rağmen Ahmet Kaya, sesi ve yorumuyla değil belki ama türküleriyle Neşet Ertaş… Bunlar dışında sayacağımız bütün isimlerin seveni/sevmeyeni çıkar ama bu isimleri sevmeyen bile –ki devede kulak kadardır– en az bir şarkılarını hayatının belli bir noktasına yerleştirmiştir. Tam da böyle bir insan işte Müslüm Gürses. Onun için ona ihtiyaç duyuyoruz, onu özlüyoruz.

Hayatında değişik dönemler var: Adana’dan İstanbul’a uzanan hikâyesindeki kırılma noktaları, acı verici. Acılarını şarkılarına yediren, onları dinleyicisine aktaran, kendi acısıyla milyonları ağlatan bir insandan söz ediyorum. “Sevda Yüklü Kervanlar”dan “İtirazım Var”a, oradan “Paramparça”ya uzanan yol çetrefilli: Cinayetten ihanete, trafik kazasından kara sevdaya her şey var… Film olsa –ki yakında oluyor– “bu kadarı olmaz” diyebileceğimiz bir hayat onunki. Babasının annesini gözlerinin önünde öldürmesiyle başlayan acılar silsilesi, hayatının sonuna kadar onu terk etmedi. Onun için bu kadar içten, onun için bu kadar sahici. Muhterem Nur’la yaşadığı büyük aşkı hesaba katmıyorum bile: Herkesin hayalindeki aşkı yaşadı Müslüm Gürses. Bunun için söylediği aşk şarkıları bu kadar dokunuyor…

Bir dönem “ehlileştirildi”: “Steril” mekanlarda, asıl hayranlarının alınmadığı “özel” konserlerde “yeni” bir dinleyicinin karşısına çıktı ve şarkılarını, onu o güne dek yok sayanlara söyledi. Bir sürü insan onu bu hamleyle tanıdı ve sevdi, inkar edemem ama bu “yeni” Müslüm Gürses, benim kalemim değildi. Hiçbir zaman “fan”ı olmadım, sakin bir dinleyiciydim belki ama kasetlerini aldım, gizli değil açıktan dinledim ve bir dönem “solcu” arkadaşlarım tarafından çok ayıplandım. Şimdi, çaldığım mekanlarda, o dönemde Müslüm Gürses dinlediğim için beni ayıplayan insanlar benden Müslüm Gürses şarkıları istiyor. Türkiye’nin hâl-i pürmelalini en iyi anlatan örnek belki de bu.

Arabeskin “isyankâr” yanının en büyük temsilcisi Müslüm Gürses. Yanına Hakkı Bulut’u ve kimi şarkılarıyla Orhan Gencebay’ı iliştirebiliriz. Filmlerinden birinde “Sen kimsin lan? Alt tarafı sarhoşları eğlendiren bir çalgıcı parçası değil misin?” diyen pavyon sahibine isyanı, diğer arabeskçilerde rastladığımız bireysel isyanlardan değil: “Ben bir emekçiyim arkadaş! Sense p.zevengin tekisin…” Arabeskin bireyciliğini kıran, şarkılarıyla çoğalan, çoğaltan yorumculardan.

Müslüm Gürses, yorumcu. Neşet Ertaş’tan Bob Dylan’a, Kenan Doğulu’dan Burhan Bayar’a, David Bowie’den Zülfü Livaneli’ye, Bülent Ortaçgil’den Selami Şahin’e uzandı ve akla gelebilecek her türde şarkılar söyledi. Onu bütün yorumculardan ayıran özelliği tam da burada devreye giriyor: Bütün şarkıları kendinin kıldı. Bunca “farklı” ismi bir araya getiren biri bir yerde falso verir, arada tökezler… Müslüm Gürses hiç tökezlemedi: Hiçbir yorumunu yadırgamadık ve hepsini ilk kez o söylüyormuş gibi dinledik. Sevdiğimiz şarkıları bir kere daha, bambaşka bir yerden sevdirdi bize.

12 Kasım 2012’de hastaneye kaldırılan Müslüm Gürses, 3 Mart 2013’e kadar yoğun bakımda kaldı. Kurtarılamadı. Memleketin en büyük yorumcusu, en has arabeskçisiydi. Arabeskin “isyankâr” yanını törpüleyen, bireyselliğini bir kenara koyup onu toplumsal bir çizgiye taşıyan isimlerdendi –ki bu bambaşka bir yazının konusu.

Baştaki Ali Tekintüre şarkısıyla bitireyim yazıyı… Müziğini Ali Osman Erbaşı’nın yaptığı şarkı şu satırlarla bitiyor: “Âşığın gözü kör kulağı sağır / Doğruyu yanlışı ondan görmedi / Yakıldı yıkıldı yine de sevdi / Ah o vefasızlar kıymet bilmedi // Herkesten bir anı saklar bu yollar / Herkesin acısı sevgisi kadar / Güzelmiş çirkinmiş ne fark eder ki / Deli gibi sevmek ruhumuzda var…”

İyi tarafından bakalım: Müslüm Gürses, kıymet bilmez vefasızların elinde yok olmadı. Bugün hâlâ dimdik ayakta.


Murat Meriç kimdir?

1972’de doğdu. Çanakkale ve İzmit’te okudu. Ankara’da kimya mühendisliği eğitimi alırken, dinlediği müziğin tarihine merak saldı ve oradan ilerledi. Kendini bildi bileli plak topluyor; okuyor, dinliyor, dinlediklerini yazıyor, sevdiklerini çalıyor. Kedi gibi meraklı. Rakı, roka, bamya, erik seviyor. İstanbul’da yaşıyor ama Ankaracı. 1996’da Müzük adlı dergiyi çıkartan ekipten. Sonrasında Roll mürettebatına katıldı. Mürekkep, Birikim, Milliyet Sanat, Virgül, Bant gibi dergilerde yazıları yayınlandı. Yeni Binyıl, Radikal ve BirGün'ün yazarlarındandı. Ankara’da Radyo Arkadaş’ın kuruluşuna katıldı ve pek çok radyoda programlar yaptı. Şu anda Açık Radyo'da, hafta içi her sabah Şarkılarla Memleket Tarihi adlı programı hazırlıyor ve sunuyor. Pek çok televizyon programının danışmanlığını yaptı, metnini yazdı. 2002 - 2003 yıllarında hazırlayarak sunduğu Kırkbeşlik adlı televizyon programı TRT’de yayımlandı. Kalan Müzik için bir Tülay German albümü (Burçak Tarlası 64 – 87, 2001) derledi, pek çok albüme yazar ve danışman olarak katkıda bulundu. Pop Dedik / Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği (İletişim Yayınları, 2006) ve 100 Şarkıda Memleket Tarihi (Ağaçkakan Yayınları, 2016) adlı iki kitabı, üzerinde çalıştığı pek çok projesi var. Üniversitelerde ve kültür merkezlerinde müzik tarihi üzerine seminerler verdi, veriyor. Düzenli olarak Gazete Duvar, Vatan Kitap ve Kafa’da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI