Öğrenciler anlatıyor: Test insana düşünme payı vermiyor

Eğitim sistemine, ders notlarına indirgenen “başarı” anlayışı, çoktan seçmeli testlere indirgenen bir ölçme ve değerlendirme yaklaşımı hakim. Bu sistem içinde alışılageldik “başarı” hikâyelerinden farklı bir “başarı” hikâyesi yazan gençler konuştu. Onların hikâyesi, var olan ölçme değerlendirme yaklaşımındaki sorunları, çocuklar üzerinde yarattığı olumsuzlukları çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.

DUVAR – Başarı anlayışının, ölçme ve değerlendirmenin yalnızca ders notlarına, sınav puanına indirgendiği eğitim sisteminde daha aşina olduğumuz sözler; “Haftanın 50-60 saatini okulda geçirdim”, “Sınava hazırlanırken günde 400 soru çözdüm”, “Sınavda başarılı olmak için sosyal hayatımdan fedakarlık ettim…”

Aşağıda okuyacağınız hikâye ise alışılageldik “başarı” hikâyelerinden çok farklı. Bu hikâye “başarı” ve öğrenmeyi eğitim sisteminin sınırladığı halinden öteye, yaşama taşıyan gençlerin hikâyesi. Bu hikâye aynı zamanda; çoğunlukla sınavdan alınan puanı başarı ölçüsü sayan, çocukların ilgi ve yeteneklerini dikkate almayan ölçme ve değerlendirme yaklaşımının yarattığı tahribatın hikâyesi. Eğitim Reformu Girişiminden Umay Aktaş Salman sınav sonuçlarının başarıyla ilgili bir ölçüt olmadığını ispatlayan öğrencilerle görüştü.

‘NOT BİRKAÇ SENE SONRA YOK…’

Sera Çamaş, İstanbul’da bir özel okula gidiyor. Lise ikinci sınıf öğrencisi. Okul yaşamının yanı sıra sekiz yıldır da konservatuvarda piyano eğitimi alıyor. Piyanonun dışında beş enstrüman daha çalıyor. Ebru ve seramik yapıyor. Altı aydır da köy okullarına gidip çocukları müzikle tanıştırdığı bir proje yürütüyor.

Ders notları yüksek bir öğrenci. Ona göre ders notlarının yüksek olmasının sebebi, not için değil öğrenmek için çalışması. Öğrenmeyi sadece derslerle sınırlamıyor. Çamaş, öğrenmeyi ders kitaplarının ötesine taşıyabilmenin, başarının derslerden ve yerleştirme sınavlarından ibaret olmadığı düşüncesini okulda hayata geçirmenin hiç de kolay olmadığını söylüyor: “Hem okulda hem de sosyal çevremde şu sözleri sık sık duyuyorum; ‘Piyano derslerinden daha mı önemli?’ ‘Böyle boş işlerle uğraşıyorsun derslerini aksatıyorsun’, ‘Sınavlara daha çok çalışabileceğin halde neden bunları yapıyorsun?’ ‘Niye konservatuvara gidiyorsun etüte kal.’ Öğretmenler ve öğrenciler için not çok önemli. Bunun sebeplerinden biri de ailelerin yüksek not baskısı. Öğrenci ailesine iyi bir not götürmek için çalışıyor. Öğretmenler de öğrenciyi sadece notun yüksekliğine göre değerlendirdiği için not çok önemli bir şey haline geliyor. Hiçbir sınava stresli girdiğimi hatırlamıyorum. Arkadaşlarım sınavlara büyük bir kaygıyla giriyorlar. Yüksek puan alıp çıkıyorum çünkü rahatım. Rahatım çünkü tek amacım not değil. Tek amacın yüksek not olursa iyi bir başarı yakalayamıyorsun. Asıl amacım kendimi geliştirmek. Not birkaç sene sonra yok. Kendimi geliştirmenin notun yüksekliğinden daha önemli olduğunu düşünüyorum.”

Çamaş’ın anlattıkları çoğu zaman okulda öğrenmeyi nasıl sınırlandırdığımızı da gösteriyor aslında. Kitaplardan, derslerden öğrenilen bilginin yaşama karışmadığında çoğunlukla ezberden öte geçemediğinin de kanıtı: “Armoni demek, matematik demek aslında. Okulda öğrendiğim matematiği armoni çalışırken kullanıyorum. Bilgiyi kullanmam notlarımın yükselmesine, gelişmeme neden oluyor.”

‘TEST İNSANA DÜŞÜNME PAYI VERMİYOR’

Altı ay önce Köy Okulları Değişim Ağı’nın (KODA) davetiyle bir köy okuluna müzik atölyesi yapmaya giden Çamaş, daha sonra bunu bir projeye dönüştürdü. “Bizim okula da gelir misiniz ?” diyen her okula kendi imkânlarıyla gitti ve çocukları müzikle buluşturdu: “Gittiğim okullarda çocuklara önce orgu tanıtıyor, diğer enstrümanları, notaları anlatıyorum. Daha sonra hepsine teker teker org çaldırıyorum. Birlikte klasik müzik de dinliyoruz. Şanlıurfa’ya, Diyarbakır’a gittim. Muş, Mardin, Karadeniz Bölgesi gibi Türkiye’nin pek çok yerinden de davet alıyorum. Müzik evrensel ve birleştirici bir dil. Çocukların da bunu fark edebilmesini istedim. İleride müzisyen olmaları gerekmiyor. Ancak müzik beyin gelişimini, dikkati artırıyor. Gittiğim her okula da bir org bırakmaya çalıştım ki benden sonra da bir şeyler yapmaya devam edebilsinler. Davet eden okul sayısı artınca bir video hazırlayıp, destek istedim her okula org götürebilmek için. Şimdi 70 orgum var. Sponsor buldum.”

Çamaş tüm bunları yapabilmek için okuldaki devamsızlık hakkını kullandı. LGS’ye hazırlık yılında bunları yapmasının ona sınava hazırlanırken katacaklarından farklı bir katkı sağladığını düşünüyor: “Test çözmek yerine daha fazla köye gittim, daha fazla ebru ve seramik yaptım. Daha fazla kitap okudum. Test insana düşünme payı vermiyor. Beş şık arasından seçiyorsun. Zaten bir cevap var. Yorum yapabileceğimiz sorular olmalı. Sadece test çözüp sorgulayamamaktansa köy okullarında yaptığım proje pek çok şeyi düşünmemi ve sorgulamamı sağladı. Sınav odağım olmadığı için de kaygısız girdim. Kendime kattıklarım sınava da yansıdı ve iyi bir puan aldım. Ama ilkokuldan itibaren devam ettiğim okulda devam etmeye karar verdim. Hatta ailem de bu süreçte beni çok destekledi. Puanımın iyi olması öncelikleri olmadı, istersem açık liseye bile gidebileceğimi söylediler.”

Aslında Çamaş’ın anlattıkları ders programlarının, ölçme ve değerlendirmenin bilgiyi geri çağırmaktan öteye geçip, öğrencilerin bilgiyi kullanabilmelerini sağlamaları gerektiğini hatırlatıyor. Hatta öğrencinin iş birliği yapma, iletişim kurma, sorumluluk alma, özgüvene sahip olma gibi sosyal duygusal becerilerinin de göz ardı edilmemesi gerektiğini göz önüne seriyor.

‘YETENEKLER GÖZARDI EDİLİYOR’

Aksinin ne kadar yetersiz bir yaklaşım olduğunu kanıtlayan örneklerden biri de Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı (TEGV) Şanlıurfa Eğitim Parkı Yöneticisi Hayrullah Taş’ın hikâyesi. Kendi deyişiyle, 4’ncü sınıftan itibaren öğretmenlerin “başarısız” gördüğü ve pek ilgilenmediği öğrencilerin olduğu sınıfın duvar tarafındaki kümesinde oturdu. Cam kenarındaki kümede oturanlar “çalışkan”, orta küme “ortalama” öğrencilerden oluşuyordu. Taş bugün 30 yaşında, bazı öğretmenlerinin deyişiyle kendinden beklenmeyeni yaptı.

Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nda (TEGV) binlerce çocuğa eğitim desteği veren bir lider oldu: “Eğitim-öğretim hayatımda hiçbir zaman yeteneğim olan tarafa gidemiyordum, dışlanıyordum. ‘İyi’, ‘başarılı’ çocuk profili ailenin de, öğretmenin de gözünde çoğunlukla matematik, Türkçe, fen yapabilen çocuk. Yetenekler göz ardı ediliyor. Boş uğraş gibi düşünülüyor. Van’da yaşıyorduk, 6. sınıfta TEGV ile tanıştım. Burada basketbol oynamaya ve farklı etkinliklere katılmaya başladım. Matematikten inanılmaz korkan biriydim. Okuldaki durumuma bakacak olursak başarısızdım bu konuda. TEGV’e gittiğimde sayısal zekâsı olan bir çocuk olduğumu keşfettim. Bilgileri uygulayarak öğrendiğinde başarılı olunuyormuş onu gördüm. Okulda matematik deyince sadece tahtaya yazılan sayıları, şekilleri görüyorduk. TEGV’de elimizde ölçekler o şekilleri biz yapardık. Not korkusundan çok oyun heyecanıyla öğreniyorduk. Liseye geçtiğimde de TEGV’e gittim hep. Bir yandan da okulun basketbol takımındaydım. Lise bittikten sonra ise TEGV’de gönüllü oldum. Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde işletme yönetimi okudum. İki yıllık bir bölümdü, onu dört yıla tamamladım.”
Taş, daha sonra yalnızca gönüllü olmakla yetinmedi. “Benim gibi mutsuzluk çeken ve ilgi alanlarına yönlendirilmesi gereken çocuklar vardı. Onları bu alanda yetiştirmek için mücadele edebilirim” dedi ve TEGV’de çalışmaya başladı: “İlk olarak Van’da eğitim parkında eğitim uzmanı olarak çalıştım beş yıl boyunca. 10 bin çocuğa eğitim desteği sağladık. Sokaktan çocukları topluyor, çocukların ilgi ve yeteneklerini, desteklemeye çalışıyorduk. Bugün Şanlıurfa Eğitim Parkı’nın yöneticisiyim. Bu yıl 7 binin üzerinde çocuğa eğitim desteği sağladık. Her gün 100-150 çocuk eğitim noktamızda dört saat sanat, teknoloji, bilim, üzerine farklı etkinlikler yapıyor.”

‘FİZİK SINAVINDAN ÜST ÜSTE 45 ALDIM’

Gençler özellikle liseye geldiklerinde ders ve sınav başarısının ötesinde yaşamda neye ilgi ve yeteneklerinin olduğunu bilmek, yönlendirilmek ve o alanlarda gelişmek için büyük bir arayış içinde oluyorlar. Sınav odaklı bir eğitim sisteminde bu arayış onlar için bir hayli zor geçebiliyor.

Bu arayış içinde olan öğrencilerden biri de İstanbul’da bir devlet Anadolu lisesinde okuyan Selen Yerli’ydi. Yerli, “Bugüne kadar okulda ilgi ve yeteneklerimi keşfedecek bir ortam sunulmadı. Hayatta ne yapacağımla ilgili bir arayıştaydım ama nereden başlayacağımı bilmiyordum” diye konuşuyor.

Ona göre yaşamının dönüm noktası, katıldığı girişimcilik kampı oldu. “Liseli gençler olarak okullardaki klasik öğretim programının bizleri ancak bir noktaya kadar getirdiğini biliyoruz. Bizler çağımızın sorunlarına 21’nci yüzyılın yetkinlikleriyle cevap vermek istiyoruz. Biz öğrencilerin de bunları erken yaşta öğrenebileceği ve uygulayabileceği bir ortama ihtiyaç var” diyerek gençler tarafından kurulan Circle Up ile tanıştı. Circle Up’ta, girişimcilik, sürdürülebilir kalkınma hedefleri, sosyal fayda ve inovasyon kavramlarını öğrendi. Bu alanlarda neler yapılabileceğini girişimcilik kampına katılarak deneyimledi. Hatta kampın ardında da bu gönüllü oluşuma katıldı.

Peki Yerli için girişimcilik kampı neden hayatının dönüm noktası oldu? “Liseye girdiğinizde dört sene sonra gireceğiniz üniversite sınavı illa ki dayatılıyor. Ve öğretmenler de tamamen üniversite sınavına yönelik uygulamalar yapıyor. Ölçme ve değerlendirmede de hep akademik başarı ön planda. Bir de şöyle bir algı var; fen matematik alanını seçenler zekidir. Mühendislik, tıp okur. Siz fen dersini yapamıyorsanız anında etiket yapıştırılıyor. ‘Sayısal değil sözel seç’ deniyor. Öğrenci ne düşünüyor, ne hissediyor, acaba neye yeteneği ve ilgisi var? Kimse bunu düşünmüyor. Sadece ders notlarına göre bir şeyi yapabildiğimiz ya da yapamadığımıza karar veriliyor.

Beyinle çok ilgiliyim ileride de bu alanda çalışmak istiyorum. Okulun biyoloji olimpiyatlarında birinci olmuştum ama sırf fiziğim iyi olmadığı için eşit ağırlık seçmek zorunda kaldım. Fizik sınavından üst üste 45 almıştım. Fizik hocamız ‘Eğer 10. sınıfta fizik yapamıyorsanız 11. sınıfta fen matematik seçmeyi düşünmeyin. Altından kalkamazsınız’ dedi. Bu çok acı bir şey. Ben de ‘Tamam o zaman ben de eşit ağırlıktan psikoloji okurum, oradan beyinle ilgilenirim. Sonra da nöropsikoloji yüksek lisansı yaparım’ diye düşündüm. Kamptan sonra benim için çalışkanlık kavramının içi genişlemeye başladı. Bugüne kadar daha çok derslerimle ilgilenirken, daha yaratıcı, daha inovatif bir şeyler yapmak isteyen, her şeyin okul ve dersler olmadığının farkında olan bir Selen olmaya başladım. Üniversite sınavında ilk bine giremeyeceğim belki ama şu an öğrendiklerimle iyi bir yere gelebileceğimden eminim.”

ÖĞRETMENLER NE DİYOR?

Gençler, ders notlarına ve sınav puanlarına indirgenen “başarı” anlayışını, çoktan seçmeli testlere indirgenen ölçme ve değerlendirme yaklaşımını eleştirirken, öğretmenlerin ve ebeveynlerin anlayışlarının da değişmesi gerektiğini vurguladılar sık sık. Peki öğretmenler tarafından baktığımızda nasıl bir tablo ortaya çıkıyor?

Öğrencilerde olduğu gibi öğretmenlerde de sınav odaklı sistemin yarattığı baskı, öğretim programlarını yetiştirme kaygısı var. Bu durum, ders anlatma biçiminden, ölçme ve değerlendirme uygulamalarına kadar pek çok durumda kendini gösteriyor. 12 yıllık eğitimci Kenan Diribaş, özellikle ortaokuldan itibaren öğrencilerin ilgi ve meraklarının soru çözmek uğruna feda edildiğini söylüyor. 22 yıllık öğretmen Emrem Gürses Yaka mevcut durumda var olan başarının aslında sınav başarısı değil, ezberleme başarısı olduğunu vurguluyor. Aslında ölçülen şeyin de öğrencinin ezberleme gücü olduğunu söylüyor.

Bursa İl Millî Eğitim Müdürlüğü Özel Büro’da görev yapan Psikolojik Danışman Erhan Ağbaba da sınıf içindeki öğretim sistemlerinin çeşitlilik sağlayabildiğini ama ölçme ve değerlendirmede çeşitliliğin olmadığını vurguluyor: “Aslında çok sıra dışı yöntemlerle dersi anlatan öğretmenlerimiz varken, ölçme değerlendirme sınav kâğıdı ve teste indirgeniyor. Ölçme doğrudan sınav kağıdıyla yapılmak zorunda değil. Gözlemle yapılabilir, oyunlarla yapılabilir. Sınıfta fark yaratan öğretmen ölçme ve değerlendirmede fark yaratamıyor. Bu da bize ölçme değerlendirmenin türüyle alakalı bilgi dağarcığının darlığını gösteriyor. Öte yandan çocuğun hayatla ilgili kariyer kararlarını aldığı sınavlar hafıza testi gibi ölçmeler. Haliyle farklı düşünmeye yatkın öğretmenlerin cesaretini kırıyor. Öğretmen ‘çocuklar için şu ölçme ve değerlendirme yöntemlerini kullanacağım ama LGS’de karşısına test çıkacak’ diye düşünüyor. Öğrenciyi mevcut ölçmeye alıştırmak zorunda hissediyor. Birçok öğretmen haftalık 30 saat derse giriyor, ortalama 12-13 şube eder. Bunların sınavlarını yapmak ve okumak külfet. Açık uçlu sorular, doğru cevabın olmadığı, yorum yaptırdığı soru soramıyor. Bu yönde cesareti olmuyor. Oysa öğretmen var olanın yanında farklı bir ölçme ve değerlendirme yapmak isterse buna bir engel yok. Öğretmenler inisiyatif de almıyor.”

Ankara Üniversitesi Ölçme ve Değerlendirme Uygulama ve Araştırma Müdürü Dr. Öğr. Üyesi Ömer Kutlu, ölçme ve değerlendirme anlayışı olarak algılamamız gerekenin çocukların okulda öğrendikleri temel bilgi ve becerileri gerçek yaşamdaki durumlarıyla ilişkilendirebilmeleri, yaşamda karşılaştıkları durumlarda kullanabilmeleri olması gerektiğini söylüyor. Kutlu, bunun yollarından birinin de sınıf içinde kullanılan soru türlerinin gerçek yaşam durumlarıyla ilişkilendirilmesi olduğunu söylüyor:

“Okullarımız bir an önce çoktan seçmeli, kısa yanıtlı, boşluk tamamlamalı vb. madde türlerinden uzaklaşıp açık uçlu maddelere, performans görevlerine, projelere ve portfolyolara dönük yaklaşımlara yönelmesi gerekiyor. Öğrenciler araştırmaya dayalı ürünler ortaya koymalı. Öğrenci makale, deneme yazabilir, rapor hazırlayabilir, deney düzeneği oluşturabilir, araştırma yapabilir, görüşmeye ve gözleme dayalı çalışmalar ortaya koyabilir. Bunun yanında öğrencilere yaptıkları çalışmalarla ilgili verilecek geribildirimler çok önemli. Öğrencilerin kendilerini keşfettiklerine dair geliştirici geribildirimleri oluşturmak lazım. Öğrendiklerini yaşamla ilişkilendirme, ürün ortaya koyma ve geribildirim eğitimin bence öncelikleri olmalı.”