YAZARLAR

SS kanunları anayasalaşacak mı?

İlla anayasa tartışalım diyorlarsa bütün boyutlarıyla bir “anayasal olay” olan Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşananları tartışalım. Somut düzeni konuşalım, bunu konuşurken referansımın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu (SS) olması konusunda sanırım uzlaşabiliriz. Anayasa tartışması bakımından SS’in Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşananlar hakkında verdiği mülakat, ne istendiğini ortaya koymak için iyi bir başlangıç da olur.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın “belki şimdi Türkiye’nin yeni bir anayasayı tartışma vakti gelmiştir” sözünün ardından “yeni sisteme müzahir (koruyan) ve müstahak (layık) bir anayasanın yazılması mecburiyet” ifadesini dile getirdi. Türk-İslamcı koalisyon uzun zamandır oyunu böyle kuruyor. Hakem ayarlanıyor, sunucu ve yorumcuların kimlik tespitine göre belirlenmesi yöntemiyle temizlenen sahaya gerekmedikçe seyirci alınmıyor, rakibin tam kadro çıkması federasyon kararlarıyla engelleniyor, oyunun kurallarında gerekli değişikler yapıldıktan da sonra oyun başlatılıyor. Erdoğan işaret ediyor, Bahçeli savaş borusunu çalıyor.

Yeni anayasa tartışması başlatma borusunun Bahçeli tarafından çalınması, severek hatırladığım bir öğrencimize ait ifadeyi anımsattı. 2011’de yeni anayasa tartışmalarının Parlamento’da Anayasa Uzlaşma Komisyonu kurularak somutlaşmasının ardından kürsü hocam Murat Sevinç, öğrencilerle gönüllülük esasına dayanan bir seminer dizisi başlatmaya karar vermişti. Böylece giderek büyüyen bir sayıyla her hafta toplanılan, gönüllü katılımın not alma gibi kaygılarla girilen derslerden çok daha çekici olduğunu ve sorumluluk gerektirdiğini kanıtlayan, üniversitelerin özerk ve demokratik kurumlar olarak alanlarına ilişkin konularda söz alma geleneği sürdürme amacını taşıyan, öğrencilerin tartışmalarından ve alanın uzmanlarının yaptıkları sunumlardan oluşan 12 seminer ortaya çıktı. Seminerler, Mülkiyeliler Birliği tarafından 2012 yılında Mülkiye Öğrencileri Anayasal Sistemi Tartışıyor başlığı ile yayımlandı. Bu seminer dizisinin başlangıcında bir öğrencimiz konuşmaların ortasında ayağa kalkıp “bu havada anayasa tartışılmaz, anayasa yapılmaz” diyerek söz almıştı. Murat Hoca ile birbirimize bakıp ülkenin sert siyasal gündemine vurgu yapmış olabileceğini düşündüğümüzü hatırlıyorum. O günlerde Cebeci’nin havasında bol miktarda biber gazı da bulunuyordu. Ama öğrencimiz sözünün devamında bildiğimiz havayı kastettiğini açıkladı; kirlenen, insan dışındaki canlılara hayat hakkı tanımayan, insan hayatını riske atan havayı. Böyle bir hava varken önceliğimizin bu olması gerektiğini iddia etmişti. Bütün seminerlerle katılmaya devam etti ve yeri geldikçe de uyarısını sürdürdü.

Müellife hakkını teslim ettikten sonra yeni bir içerikle tekrar edelim: “Bu havada anayasa yapılmaz”. Yazılamaz demiyorum, Orhan Aldıkaçtı yazmıştı. Burhan Kuzu öldü ama Ahmet İyimaya var. İyimaya’nın kariyerinde Kenan Evren’in avukatlığını yapmışlığı da var. Aldıkaçtı’nın görevini layığı ile yerine getirebilir. O olmazsa Şentop olur, 2017 rejim değişikliği sırasında anayasa komisyonunda gösterdiği başarı Aldıkaçtı’nın Danışma Meclisi performansı kadar etkileyiciydi. Kabul ettirilemez de demiyorum. Darbecilerin Danışma Meclisi’nden hallice bir parlamentomuz var, orada bir konuşulur, Milli Güvenlik Konseyi’nin yerini doldurmakta eksiklik göstermeyecek Cumhurbaşkanlığı İstişare Kurulu’nda karar verilir. Anayasa önerisine muhalefet edenler terörist olarak suçlanınca ve seçimin kuralları aksiliğe mahal vermeyecek biçimde belirlenince halk oylamasında kabul dahi edilir. Bu arada CHP de önerilere karşı çıkıp terörist ilan edilmemek için çizilen sınırlarda katkısını yapar, milletin hassasiyetlerini gözetir. İlk seçimlerde gidecekler der. Nur topu gibi yazılmış çizilmiş, başlıkları konmuş, dibacesi olan ya da olmayan ama mutlaka esas hükümlerin, devletin organlarının, temel hakların, bütçeye ilişkin esasların falan olduğu, uzun ya da kısa, sert ya da yumuşak bir anayasa metni çıkar böylece karşımıza. Ama bir anayasa yapılmış olmaz. Neden mi? Çünkü yaklaşık iki yüz elli yıllık tarihi olan modern anayasaların işlevi, yürütmenin gücünü sınırlamak ile temel hakları güvence altına almaktır. Her ikisi de halk sınıflarının mücadeleleri sonucunda kazanılmış, haysiyet ve ekmek mücadelelerinin ürünüdür. Anayasa yapımı kendini hukukla bağlayacak bir kurucu gücün eseridir.

Erdoğan ve Bahçeli’nin eriyen iktidarlarını güvenceye alacak hamlelerinin adı bu nedenle anayasa yapımı olmayacaktır. Ama illa anayasa tartışalım diyorlarsa bütün boyutlarıyla bir “anayasal olay” olan Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşananları tartışalım. Somut düzeni konuşalım, bunu konuşurken referansımın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu (SS) olması konusunda sanırım uzlaşabiliriz. Anayasa tartışması bakımından SS’in Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşananlar hakkında verdiği mülakat, ne istendiğini ortaya koymak için iyi bir başlangıç da olur. (1)

Anayasanın ruhunu ortaya koyan dibaceyi kısa geçiyorum, SS’in devlet karşısında yurttaşı tehlikeli teröristler olarak belirlediği içerik dibaceye yansıyacaktır. 12 Eylül darbecilerinin yazdığı, 1995’te kısmen değiştirilen bu başlangıç ihya edilmekle kalmaz, darbeci özüne döner böylece. Kutsal Türk devletinin karşısında potansiyel terörist yurttaşlar... Bahçeli’nin ifadesiyle yeni sisteme müzahir ve müstahak bir dibace bu minvalde kolayca yazılır. SS’in vurgularındaki Türkiye’nin bir İslam toplumu olduğu, devletin İslam'ın koyduğu esasları dikkate alarak yönetilmesi gerektiği gibi ifadelerin yeri de bu başlangıç kısmı olur.

Esas bakımından tartışmanın odağının ikinci madde olacağını düşünüyorum. Birinci maddede yer alan Türkiye Devleti bir cumhuriyettir hükmüne ilişkin SS’in vurgularından çıkardığım, örneğin Erdoğan için “milli şef” gibi bir ifadenin eklenmesinin yeterli olacağı. Zira Türkiye’nin kaderinin tek kişi olarak ona bağlı olduğunu birkaç defa tekrarlıyor. İyimaya ya da Şentop bir formül bulacaktır.

Cumhuriyetin nitelikleri bağlamındaki anayasal ilkeler kısmına ilişkin Erdoğan-Bahçeli ittifakının yeni anayasadan beklentileri olarak okuyabileceğimiz, en son Boğaziçi Üniversitesi’nde kuvveden fiile geçen SS’in fikirlerini mevcut ilkeler kapsamında gözden geçirelim.

Demokratik devlet: SS demokrasiyi “ülkenin siyasal tercihlerinin belirlenmesinde bir etmen” olarak tanımlıyor. Açıkça üniversitelerin “demokratik olmaması gerektiğini” söylüyor. Verimlilik ve performans, kârlılık esasına dayanan şirketlerin yönetme tarzının üniversiteye uygulanmasını arzuladığını ifade ediyor. SS’in ve dolayısıyla Erdoğan-Bahçeli’nin demokratik devlete ilişkin anlayışını burada görebiliriz. Demokrasiyi bir siyasal rejim, yönetimin dayandığı esas değil, karar süreçlerinde bir etmen olarak tanımlayınca, bütün anayasal mimariye yansıyacak biçimde örneğin özerk üniversite modelini tamamen ortadan kaldırılacak, hatta belediye gibi yerel yönetim kuruluşları bakımından kayyum düzeneğini anayasallaştıracak ve genelleştirecek bir anlayıştan bahsetmek mümkün. Kendi kendini yönetme esasına dayanan herhangi bir mekanizmanın yeni anayasada yeri olmayacağı sonucunu çıkarabileceğimiz bu durumda, anayasa normlarının her birinin ilkesel dayanağı olan demokratik devlet esasının yer alması gerekmeyecek. SS’in hem somut uygulama düzeyinde hem de fikri düzeyde ortaya koyduğu yeni anayasa iddiasında demokratik devlet esasının yerini ne alacağını anayasa yazıcıları bulur tahmin ediyorum.

Laik devlet: SS’in laik devlet konusundaki görüşleri şöyle: “Bu toprakların en büyük gücü Müslümanlık’tır … LGBT sapkınlıktır, benim dinim de milli kimliğim de bunu söylememi emrediyor.” SS’in bu söylediklerinden laik devlet ilkesinin anayasadan çıkarılmasını savunduğunu söyleyebiliriz. Zira laik bir devlette hiçbir dini kural devletin dayandığı herhangi bir kurala esas oluşturamaz, onunla ilişkilendirilemez. SS’in iddiasının sonucu İslam’a göre sapkın olan bütün inanç gruplarının, kimliklerin, fikirlerin ayrı bir hukuka tabi olacağıdır. Somut düzen de bunu zaten ortaya koyuyor. Bu durumdan anlaşılan yeni anayasa önerisinin, anayasal mimarisinde örneğin yasa önünde eşitlik gibi ilkelerin de yeniden düzenlemesi gerekecek, tüm bir yurttaşlık hukuku da yeniden ele alınacak.

İnsan haklarına saygılı devlet: Burada SS’in tek bir cümlesini alıntılamak yeterli sanıyorum: “Sniper dediğin de polisin bir silahı sonuçta” Evet, üniversitede polisin sniper ile ne işi olduğu sorusuna SS’in verdiği yanıt bu. Onlarca öğrenci hakkında masumiyet karinesinin ihlal edilerek adlarının propaganda organlarına terörist olarak verilmesi, sokakta yürüyen öğrencilerin yumruklanması, polislerin kullandıkları güç konusunda orantı beklenmesinin doğru olmadığı… Yeni anayasa önerisinde haklar kataloğunu biçimlendirecek uygulamalar bunlar olsa gerek, Bahçeli-Erdoğan’ın öneri metni ilgi çekici olacak.

Hukuk devleti: SS şöyle diyor: “Ben Türkiye Devleti’nin İçişleri Bakanı olarak Türkiye ayağa kalksa da Rektörlük makamına girilmesine izin vermem”

Yazı çok uzadı ve gün boyu üniversite öğrencilerine sokak ortasında yapılan işkence ve kötü muamele görüntülerini gördüm, üzerine de yarım saatten fazla sözlerinden kan damlayan bir adamı dinledim. Sanırım yeter.

AKP-MHP’nin kurduğu somut düzen bu. Bu somut düzenden memnun olan, ona müzahir ve müstahak bir yeni anayasa iddiası ile ortaya çıkanlara söylenmesi gereken ise şu: Bu havada anayasa yapılmaz; öğrenciye, gazeteciye, işçiye, köylüye, esnafa yapılanları müstahak görenlerle anayasa tartışılmaz.

Ve fakat, “yeni bir anayasa” Boğaziçi’nde aşağı bakmayan öğrencilerin haysiyetinde, "öyle mi alay komutanı" diyerek hakkını cesaretle arayan madencinin sesinde çoktan tartışılmaya başlandı. Bahçeli-Erdoğan ittifakının bunun farkında olduğunu söylemeye gerek yok.


(1) https://www.youtube.com/watch?v=JZ-3EVFf2vchttps://www.youtube.com/watch?v=JZ-3EVFf2vc

 
 
 

Dinçer Demirkent Kimdir?

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Anayasa Kürsüsü'nden 7 Şubat 2017’de KHK ile ihraç edildi. Doktora derecesini aynı fakülteden, "Türkiye'nin Anayasal Düzeninde Cumhuriyetin İki Kuruluşu ve Dinamik Cumhuriyet Kavramı" başlıklı tezi ile almıştır. Anayasa tarihi, cumhuriyetçilik, kurucu iktidar, siyasal temsil konuları üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Ayrıntı Dergi yayın kurulu üyesidir, İzmirli olup Ankara’da yaşamaktadır.