Güçlü Yaman: İnsanlar filmin ardından, 'Bu kadar da olmaz' diyorlar

Yönetmen Güçlü Yaman'ın Almanya'da yaşayan Sudanlı mülteci Aamir Ageeb'in hayat hikâyesini anlattığı filmi “Dönüşü Olmayan Yolculuk” geçtiğimiz günlerde erişim açıldı. Yönetmen Güçlü Yaman ile filmi konuştuk.

Ezgi Sivrikaya  esivrikaya@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – Yönetmen Güçlü Yaman, Sudanlı Aamir Ageeb’in hayat hikâyesini anlattığı “Dönüşü Olmayan Yolculuk” adlı filmini izleyicilere sundu. 2010 yapımı olan ve dünyanın pek çok festivalinde gösterilen film, 2011 Milan Film Festivali En İyi Kısa Film, 2011 Akbank Kısa Film Festivali En İyi Film, 2010 Alman İnsan Hakları Film Ödülü, 2010 Jan Machulski Film Fesitvali İkinci En İyi Film, 2011 Minghella Film Festivali En İyi İnsan Hakları Filmi, 2010 Altın Portakal Film Festivali Özel Jüri Ödülü ve 2011 Telluride Film Festivali gibi birçok uluslararası festivalden ödül aldı.

Yönetmen Güçlü Yaman ile “Dönüşü Olmayan Yolculuk”u, filmin çekimlerini ve göç temasının sinemada yer almasını konuştuk.

Filminiz “Dönüşü Olmayan Yolculuk”u geçtiğimiz günlerde erişime açtınız. Nasıl geri dönüşler aldınız?

Genel olarak olumlu, pozitif dönüşler aldım. İngilizce altyazılı film paylaşımımda biri, polislere haklılık veren, meseleye onlar açısından yaklaşan, “kendilerini korumak için önlem almaları gerekirdi” şeklinde bir yorum yapmıştı. Aldığım en negatif yorum buydu sanırım.

Filmin hikâyesi nasıl gelişti, çekmeye nasıl karar verdiniz? “Dönüşü Olmayan Yolculuk”, sizin için ne ifade ediyor?

Aamir Ageeb’in hikayesinde ilginç olan bir şey var. Savaştan dolayı ailesinde kayıpları olan bu insan aslında savaş olan bir ülkeden, Sudan’dan geliyor. Bu şartlarda savaştan kaçıyor. Gittiği ülkede de ölüyor. Yani, canını kurtarmak için güvenli olduğunu düşündüğü bir ülkeye gidiyor fakat bu ülkede ölüyor. Bu çok acayip bir durum. Esas hikâyedeki çarpıcı olan şeylerden biri buydu benim için. Aynı zamanda, bu film 10 yıl önce, globalleşme konusunun daha popüler olduğu zamanlarda çekildi. Globalleşme, yalnızca sermaye hareketliliğiyle açıklanabilecek bir şey değil; aynı zamanda ters tarafından bakıldığında da insanların, ülkelerinden farklı bir ülkeye göçmeleri gibi bir globalleşme de var. Aradaki fark, ikinci durumda sınırların insanlara sıkıca kapanması. Benim konuyla ilgilenmeme neden olan esas şeyler bunlardı. Filmde Aamir’in yaşadıkları, başına gelen olayların tamamı bir felaketler zinciri denilebilecek şeyler. Bir de bunun üzerinde o uçakta yaşanan durum, o kadar çok insanın olduğu bir ortamda böyle bir olayın yaşanması da çok dikkatimi çekmişti.

Ben bu filmi olay olduktan 11 yıl sonra çektim. Olay zaten olduktan sonra basında çok yer almış, çok iyi dokümantasyonu yapılmıştı. Yargılanan 3 polisin dava sürecinde geçen dava dosyalarını bulabilme ihtimalim vardı. Mahkemenin protokolünü tutan, internetten yayınlayan insanlar vardı. Avrupa’da buna benzer birçok olay yaşanıyor fakat bunların arasında bu olay yazılı olarak en iyi şekilde belgeleneniydi. Bir film çekmek istediğinizde, orijinal bir olay anlatmayı istediğinizde en büyük avantaj dokümantasyonu yapılmış bir şeye ulaşabilmek. O yüzden bunu seçtim. Benim istediğim, yaşanan olayları olabildiğince orijinaline yakın bir şekilde anlatabilmekti.

Film sahnelerindeki gerçekçilik etkisini nasıl verdiniz? Filmin çekim aşamaları nasıl bir süreçti?

Bence bu etkiyi yaratan en önemli şey, orada kameranın nasıl kullanıldığı. Bunu, böylesi bir kamera estetiğini ben yaratmadım elbette. Bu film gibi, el kamerasıyla çekilen başka filmler de var. Sinemada Dogma akımına da bakacak olursak; bu akıma uygun şekilde çekilen filmlerde de, insanlar aktarılan olay kurgulanmamış da gerçekten oluyormuş hissine kapılıyor. Örneğin ben bu kamera estetiğini uygulayabilmek için tatile gidip amatör video çeken insanların videolarını izlediğimi hatırlıyorum. O etkiyi yaratan şey herhalde bu. Sanki profesyonel değilmiş, tesadüfen çekiliyormuş gibi…

Filmde uçaktaki sahnede kamera Aamir’e çok yaklaşamaz mesela, insanları da sırtlarından çeker. Sanki oradan yanlışlıkla biri geçiyormuş da o çekmiş gibidir. Bunların hepsi amatör olanı taklit etmeye çalışan bir şey aslında.

ABD’nin Minneapolis kentinde bir polis memurunun George Floyd’u öldürürken Floyd’un “Nefes alamıyorum” diye seslenmesi neredeyse tüm dünyada tepki toplayarak gündem oldu ve insanlar birçok ülkede protestolar ile polis şiddeti ve ırkçılığa karşı seslerini duyurmaya çalışıyor. “Dönüşü Olmayan Yolculuk”la anlattığınız hikâye ile görüyoruz ki “Nefes alamıyorum” çok eskiden beri varmış… Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

Bu olaylarda “Nefes alamıyorum” cümlesini söyleyen insanlar, polisleri “ben ölüyorum” demeye çalışarak uyarıyorlar aslında. Olay bu yani, durumlarını bildirmelerine rağmen öldürülüyorlar. Bu meselelerde hep ‘Polis ne yapabilir?’ konusu tartışılır. Mesela Aamir uçakta kalkıyor, bağırıyor, bir direniş gösteriyor. Polisin de bir tavır geliştirmesi normal karşılanabilir, fakat polis nereye kadar gidebilir, ne yapabilir? Orantılı güç uygulama meselesindeki gibi… Bir yerden sonra o insan artık “Nefes alamıyorum” diyerek durumun kötü olduğunu, buna göre davranılması gerektiğini aksi halde öleceğini belirtiyor aslında. Bunu bile bile öldürüyorlar. Bütün mesele, olay bu noktaya geldikten sonra polisin nasıl müdahale ettiği. Bence ırkçılığın somut olarak ortaya çıktığını yer burası. “Bu normal bir güç kullanımı mı yoksa başka bir şey de mi var?” diye düşünülmesi gereken nokta burası.

İnsanlığın varoluşundan bu yana en büyük probleminin barınma ve aidiyet duygusu olduğu göz önüne alındığında, bir yere ait olma isteğinin gerçekliğin kurgulanması ile ya da gerçek hikâyeler üzerinden beyazperdede de sık sık yer alması kaçınılmaz. Siz bu temanın sinemada yer alması hakkında ne düşünüyorsunuz? Ne gibi etkileri var sizce?

Kendi filmim açısından yaklaşayım. Çok sayıda gösterimine katıldım, filmin ardından insanların ‘Bu kadar da olmaz’ dediklerini gördüm. Ayrıca şöyle olaylar da yaşandı. İnsanlar uçağa biniyorlar, bakıyorlar arka sırada bir insanı polisler başlamış, sınır dışı edecekler. Bunu görünce uçaktaki diğer insanları bu konuda bilgilendirerek, “Uluslararası kanunlara göre kimse kendi isteği dışında zorla başka bir yere götürülemez. Bu nedenle ayağa kalkın, bu durumu protesto edelim, o insanlar götürülmesin” diyen insanlar oldu. Belirli sayıda insan ayağa kalkınca da haliyle uçak güvenlik nedeniyle kalkamıyor. Bu şekilde iptal edilen bazı sınır dışılar oldu. Belki filmlerin böylesi olayların yaşanmasında katkısı oluyordur.

Kimse isteyerek göç etmez elbette, her göçün bir nedeni vardır ve bu çoğunlukla bir zorunluluktur. Ama göçmenlik sadece göçmenlerle ilgili bir sorun olarak tartışılıyor. Siz genel hatlarıyla, göç ve göçmenlik üzerine neler söylersiniz? Göçmen sorunu hakkında ne düşünüyorsunuz, neler yapılabilir, neler yapılmalı?

En büyük göçler savaşlar nedeniyle yaşanıyor. Eğer insanların göç etmesini istemiyorsak o göç veren bölgeyi ya da ülkeyi daha fazla savaşın içine atacak müdahalelerden kaçınıp savaşı sonlandırabilecek barışçıl yöntemler üzerine yoğunlaşılması gerekir. Bu anlamda herkesin kendi hükümetine tepki göstermesi gerekiyor.