Boşluğun en dolu hali

Ömür boyu hapis cezası ile karşı karşıya kalan bir grup suçlunun cezayı almamaları için ölümle sonuçlanan bir deneye katılmayı kabul etmeleriyle başlayan High Life, insan ruhundaki boşluğun nasıl dolabileceğini inceleyen, cevaplanmayan soruların etrafında dolanan, bilimkurgu filmi gibi görünüp aslında ‘yarını olmayan’ insanları çok yakından analiz eden büyük bir yapıt. Yönetmen Claire Denis bu filmle sinema dilinin sınırlarını daha da ileri taşıyor...

Kerem Bumin  kbumin@hotmail.com

DUVAR – Claire Denis’in filmi kendi içinde birçok ‘bilinmeyenle’ ve soruyla başlıyor. Filmdeki merkez mekan olan uzay gemisinin içinde her ne kadar huzur veren ve sakin duran bir hava hakim olsa da, bir şeylerin ters gittiğini, olayların geçmişine döndükçe acı verici ve sancılı durumların ortaya çıkacağını hissediyoruz.

Uzay gemisinde, tek başına gördüğümüz Monte adındaki genç adam, daha ilk görüntülerden itibaren uzay boşluğuyla haşır neşir oluyor. Ancak bu uzayla iç içe olmaktan doğan gerginlik, herhangi bir uzaylı tehlikeden veya geminin dışında çalışırken gerekli güvenlik önlemlerini almamaktan değil, aslında ‘söylenmeyen’ şeylerden doğuyor. Monte’nin ve yanında bulunan bebek yaştaki ‘Willow’un o gemideki yegane canlılar (daha doğrusu sağ kalanlar!) olduğunu anlayınca ve belki de dünyayı bir daha asla görmeyeceklerini kavradığımızda içimizdeki endişe duygusu yerini değişik bir tür korkuya bırakıyor.

Tek başına zaten yeterince ürpertici ve rahatsız edici olan bu atmosfer zaman zaman ufak flash-back parçalarıyla kesiliyor. Ancak bunlar asla filmlerde genelde kullanılan ‘açıklayıcı’ veya ‘hatırlatıcı’ nitelikte olanlara benzemiyor. Aksine sanki ‘hatırlanmak istenmeyen’ bir geçmişin kırıntıları gibi duruyorlar.

‘MONTE VE WILLOW YALNIZ BAŞINA!’

Genel anlamda sorunsuz gibi görünen bu iki karakterin sekansları ister istemez izleyicilerin aklına birçok tekinsiz soru getiriyor: Bu iki kişinin arasında bir kan bağı var mı? Bu uzay yolculuğunda baştan beri tek başlarına mıydılar? Başka kişiler varsa onlara ne oldu? Niye bir bebek böyle tehlikeli bir ortama getirilir? vb. Film ilerledikçe yavaş yavaş cevaplarını bulan bu sorular, yönetmen tarafından sadece bir sürpriz veya şaşırtma etkisi yaratmak için değil aksine seyirciyi karakterlerin içinde bulunduğu çıkışsız, sıkışmış ve belli açılardan mekanik dünyanın içine daha iyi katmak için kullanılıyor.

Yine de konusundan özetle bahsetmemiz gerekirse, dünyada ağır hapis cezalarına çarptırılmış bir grup gencin, muhtemelen dönüşü olmayan bir uzay yolculuğuna ve uzay deneyimine maruz kalmasını anlatan bu film, aynı zamanda bu karakterlerin dürtülerinin, isteklerinin ve yaşam alanlarının ne kadar kısıtlandığına da parmak basıyor.

‘ELLERİNİ TOPRAĞA SOKMALARI BİLE BİR ÖZGÜRLÜK SAĞLIYOR’

Ama yönetmenin başkarakterlerinin çoğunu en baştan bir uzay boşluğunun ortasına bırakması, aynı zamanda onları bir laboratuvar ortamında geliştirme sürecinin de kapısını açıyor. Filmin bir başka ana karakteri olan Doktor Dibs’in asıl amacının bu gençleri değişik bilimsel deneylerde kullanarak insanlığa nasıl bir katkıda bulunabileceğini görmek olduğu anlaşılıyor. Öte yandan daha önce de değindiğimiz gibi bu uzay gemisinde tamamen mekanik, soğuk bir hava ve kurallar hakim. Yolcular bazen bağlı ve ayrı odalarda tutuluyorlar, birbirleriyle cinsel ilişkide bulunmaları kesinlikle yasak. Özgür oldukları tek alan ve zaman dilimi, belki de insanlıkla en güçlü bağlarını sağlayan, uzay gemisindeki yapay bahçe ve bu bahçede geçirdikleri zamanlardan oluşuyor. Kısıtlı boyutlardaki bu bahçede bazen ufak fidanlar veya çiçekler dikmeleri hatta bazen sadece ellerini toprağa sokmaları bile onlara belli bir ‘alan’ ve ‘özgürlük’ sağlıyor. Tabii ki bu mekanı bir hapishanenin açık hava alanına da benzetebiliriz.

‘BİZİM GÜZEL DÜNYAMIZ…’

Ağırlaştırılmış müebbet cezalarına çarptırılmış hatta idam bekleyen bu karakterleri, dönüşü olmayan zorunlu bir uzaya gidişin içine koyarak, günümüzün olan hapishane sistemini de sorgulayan yönetmen, ilginç bir şekilde dünyayla ilgili görüntüler, yani karakterlerin geçmiş yaşamlarından parçalar sunarken, asla dünyayı bir ‘kayıp cennet’ veya ‘yaşamın en güzel olduğu yer’ gibi göstermiyor. Bu görüntülerde de çok kapalı ve karamsar bir hava, gri renklerin hakim olduğu soğuk bir atmosfer mevcut. Bir açıdan uzay gemisinde bulunan suçlu gençlerin dünyalarına dönmekten ziyade, bu uzay merkezinde kendi dünyalarını kurmak istemelerini anlayabiliyoruz…

‘DAHA NEFES ALINAMAZ BİR ORTAM’

‘High Life’, itici olmamasına rağmen kolayca ‘sevilebilir’ bir film de değil. Filmdeki her karakterlerin dürtüleri bastırılmış halde, hepsinin yaşama sevinçleri dip durumlarda ve hayatlarını düzene koyma ihtimalleri neredeyse yok gibi duruyor. Yine de bu gençlere belli ölçülerde acıyoruz ve üzülüyoruz. Çünkü geçmişlerinde işledikleri suçlar ne kadar ciddi olursa olsun, ‘canlı kobay’ gibi kullanıldıkları, üzerlerinde her türlü baskının uygulandığı bu merkez belki bazı açılardan normal hapishanelerden bile daha ‘nefes alınamaz’ bir ortam. Özellikle sürekli bastırılan ve törpülenen cinsel dürtüleri sadece laboratuvarda ‘üreme’ deneylerinde kullanılıyor ve buralarda da dediğimiz gibi bir cinsel ilişki şansı bulunmuyor. Hele uzay merkezinde bulunan garip, adeta ‘Cinsel tatmin’ kutusu, bu bastırılmanın en yüksek ve zirve noktasını gösteriyor. Özellikle Doktor Dibs’in bu kutunun içinde geçirdiği sekans belki de antolojilere geçecek türden…

Artık ‘Twilight’ dönemini epeyce geride bırakmış olan Robert Pattinson belki de kariyerindeki en önemli ve en derin rollerinden birini buluyor. Gerçekten çizdiği Monte karakteri, içinde birçok duyguyu açığa çıkartmak isteyen ama bunları dizginleyen, insanlığıyla ve iyi yönleriyle bağını koparmayan ama bir yandan da iç şeytanlarıyla mücadele eden özel bir karakter. Filmin oyunculuk açısından diğer lokomotifi büyük aktris Juliette Binoche ise Doktor Dibs rolündeki performansıyla, bunca seneden sonra bile bizi şaşırtmayı başarıyor. Sanki ‘High Life’daki rolü için başka bir oyuncuyu düşünmek imkansızmış gibi bir hava yaratıyor. Yönetmen Claire Denis ise bu filmle sinema dilinin sınırlarını daha da ileri taşıyor.

Yönetmen: Claire Denis
Oyuncular: Robert Pattinson, Juliette Binoche, André Benjamin, Mia Goth, Lars Eidinger, Agata Buzek, Claire Tran, Ewan Mitchell…
Ülke: Fransa, Almanya, İngiltere, Polonya

 


Kerem Bumin kimdir?

1976 yılında Paris'te doğdu. 1994 yılında İzmir Özel Saint-Joseph Lisesinden mezun oldu. 1996-2000 yılları arasında Strasbourg Sosyal Bilimler Fakültesinde (USHS) Tarih ve Edebiyat bölümlerinde okudu. Ardından 2000 yılında İstanbul'a geri dönüp 2004 yılında Bilgi Üniversitesi Sinema/ Televizyon bölümünden mezun oldu. 2004 yılından itibaren çeşitli uzun ve kısa metrajlı sinema filmlerinde ve Belgesel filmlerde yardımcı yönetmen olarak görev aldı. Semih Kaplanoglu'nun 'Süt' adındaki sinema filminin ekibinde yer aldı. Son birkaç yıldır Yunan yönetmen Angelos Abazoğlu ile birlikte, Arte kanalı için Belgesel filmler üzerinde çalışmaya devam ediyor . Yaklaşık iki senedir Gazeteduvar'da sinema filmleri üzerine eleştiriler yazıyor .