YAZARLAR

Şeytanla Tanrı’nın savaşı

Günün yıkıntıları üzerinden öylesine büyük bir yaratıcılığa varabiliriz ki, bunu başaracak olan bizler gelecekteki insanlara yeni dünyanın Ademleri ve Havvaları olarak görünebiliriz.

“İyiye ve güzele dair argümanlar içermeyen bir hakikat arayışı yoktur.”
2019 yılında bu dünyadan göçüp gitmiş olan Amerikalı sosyolog Immanuel Wallerstein, sosyal bilimlerin (ve düşünceye dayalı bütün diğer uğraşların) işlevini böyle tanımlamıştı.
Bir daha söyleyelim: “İyiye ve güzele dair argümanlar içermeyen bir hakikat arayışı yoktur.”
Evet, yoktur. Kötülüğe ve çirkinliğe batmış bir dünyada hakikat arayışımızın başka bir tarzı, başka bir tavrı olacağını düşünmek zaten yersiz olurdu; iyiyi ve güzeli bulmuşuz gibi davranmanın alemi yok.

Ama işte tam da böyle dediğimiz anda, yetkisini düşünce dünyasındaki moda eğilimlerinden alan o kaypak soru itiraz ediveriyor hemen: “Kime göre iyi, neye göre güzel?”
Teori neredeyse yarım yüzyılını böyle, iyinin ve güzelin öznel olduğu, tamamen dil ve anlamla ilgili bir şey olduğunu geveleyerek harcadı.
Kime göre iyi, neye göre güzelmiş!
Sahiden bunu bilemeyecek kadar yeni miyiz bu dünyada? Gırtlağımıza kadar kötülüğe ve çirkinliğe batmışken iyinin ve güzelin tanımını veremeyecek miyiz gerçekten?

İyinin ve güzelin tanımını verebilmek, bilimi (ve düşünceye dayalı diğer bütün uğraşları) insan için yapmakla mümkün. Halbuki çağın dünyayı kötülüğe ve çirkinliğe bulamış bütün sorunları, küresel eşitsizlikler, yoksulluk, açlık, salgın hastalıklar, savaşlar, ekolojik yıkım vs. bunların hepsi insan tiksintisiyle sonuçlanan tuhaf bir bakış açısıyla ele alınıyor. Bu şekilde ortaya çıkan anti-hümanist literatür, insan türüne ve onun aklına eksiksiz bir güvensizlikle şekilleniyor. “İnsan türü” deniliyor, “bu gezegene lâzım değil”.

Ama insanın iyiye ve güzele dair argümanlar içeren antropolojik hakikati böyle söylemiyor. O şöyle diyor: “Doğal kaynakların hızlı tüketilmesine yol açan, ‘kâr’ diye diye, ‘yatırım’ diye diye, ‘büyüme’ diye diye ve ‘tüketim’ diye diye, hem kendi içinde hem de doğal çevre karşısında rekabetçi ekonomi-politik işleyiş tetikliyor, savaşı da, açlığı da, salgını da...”

Bizim ak saçlı bilge antropoloğumuz Tayfun Atay söylüyor bunu son kitabında. “Yeryüzüne Ölümü İndirdik Gülüm!” diyor, adını böyle koymuş. İflah olmaz bir umutsuzlukla söylemiyor bunu, en kötüsünü bilmenin en iyi şey olduğunu bildiği için böyle söylüyor. Gerçi anti-hümanist literatür insanın bu gücüne ya karşı çıkmakta ya da reddetmektedir ama, insanlığın en belirgin ayırt edici özelliği, toplumsal ve doğal gerçekliği değiştirmek için onu kavrama ve müdahale etme gücüdür; insanın antropolojik hakikati bu güçte temellenir. Tayfun Hoca işte bunu Nâzım Hikmet’in dizeleriyle ifade ediyor:

               “Kendi kendimizle yarışmaktayız gülüm
                Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz
                Ya dünyamıza inecek ölüm.”

Hoca’nın (en romantik haliyle Özdemir Asaf’a tutkunluğunda açığa vuran) şairane gerçekçiliği onu tanıyanlar tarafından zaten bilinir; bu güzelliği bu kitabında başlığa da yansımış. Ve var olanın hakikatine de çok yakışmış; hani Marx’ın (Kutsal Aile’de) söylediği gibi: “Madde, şiirsel parıltısıyla gülüyor insanın yüzüne.”

Zamanımızın popüler düşünürlerinden biri (Alberto Toscano), “Günümüzde, yaşadığı zamanı anlamak isteyen birinin felsefi çabası” diyor, “akıl karıştırıcı bir endişe ile yeniden canlanan coşku arasındaki salınımın dışına çıkamaz”. Hoca’nın anlama ve açıklama çabası da her zaman tam da böyledir işte; aklı kurcalayan bir endişe ve hemen arkasından canlanan romantik bir coşku! Dünyanın ölümle hayat arasındaki trajik konumuna odaklanan “Yeryüzüne Ölümü İndirdik Gülüm!” sanırım bunun en kesin delili olarak tanınıp bilinecek.

Hoca bu kitabına tarihçi Yuval Noah Harari’nin insanı onun yaratıcı yönüne vurgu yaparak tanrı mertebesine çıkaran ünlü ve çok satan “Homo Deus” kitabına şerh olsun diye, insanın yeryüzüne ölümü indirmiş şeytani yönüne vurgu yapmak maksadıyla “Homo Demonus Üzerine Antropolojik Serzenişler” alt başlığını koymuş. Kitapta, “kâr-büyüme-kalkınma zehrini zihnine zerk etmiş kapitalizmin terkisinde ve onun jeolojik felaket adı olan ‘Kapitalosen’de insanın, çevrekıyımdan türcülüğe ve ırkçılığa kadar nasıl yıkıcı/yok edici ‘demonik’ bir varlık haline geldiği” gerçeği, “Trump’tan Putin’e en karakteristik küresel politik figürlerin pratiklerinden, popüler kültür ve sosyal medyada karşımıza çıkan kurgu, temsil ve simgelere kadar açılan yelpazede” ele alınıyor.

Ama Homo Deus derken tek boyutlu bir bakışı yok Hoca’nın. Kendi sözleriyle; “Kutuplardan çöllere, dağlık, ormanlık, tropikal alanlara, hatta denizlerin altından uzayın karanlık derinliklerine kadar her yerde yaşamı olanaklı kılabilmiş, dünyanın her yerinde yaşayabilir hâle gelmiş” insandan, “dünyanın her yerini, başta diğer varlıklar, giderek de kendisi açısından yaşanmaz hâle getiren” insana varmış bulunmaktayız. Bu olgusal gerçeklik nedeniyle insan hakkındaki yaygın düşünce, “insan ile hayvan” ve “kültür ile doğa” arasında net bir ayrım yapar; hatta bunlar arasında bir zıtlık, bir uyuşmazlık bulunduğunu ileri sürer. Tayfun Hoca ise insanın doğadan tamamen kopmuş, doğayla hiçbir ilişkisi kalmamış, artık ona kökten yabancı bir varlık olduğunu hiç düşünmez. Ona göre insan, sadece, kendisinin de doğanın bir parçası olduğunu unutmuştur. Ve bu, telafi edilebilir bir şeydir. Çareyi, öncelikle, insanın “hayvani tevazuyu yeniden kazanabilme yetkinliği”nde arar. Sonra da, dünyanın sorunlarının insandan ve onun aklından değil gerçekte bizi kuşatan toplumsal hayatın akıl dışılığından kaynaklandığını bilen bir antropolog olarak, kapitalizm belasından kurtulmayı diler; devrimci bir antropologdur. 

“Kendi kendimizle yarışmadayız...” Hoca bize bunu demektedir işte. Aynı bedendeki Deus ve Demonus itiş kakışı ya da Tolstoy’un daha edebi formülüyle, “Şeytanın Tanrıyla boy ölçüşmesidir bu; dövüş alanı olarak insan kalbini seçmiş”. Bir güncelden bir tarihten, bir politikadan bir antropolojiden alıp buluşturduğu bilgilerle kitabında bize bunu gösteriyor Tayfun Hoca; insana dair hakikatin apaçıklığını gösteren geniş bir manzara çıkartıyor ortaya. Galiba Peter Burke söylemişti, bu tür işlemler “çıplak, titreyen doğamızın tüm kusurları ile ortaya çıkarılması için, yaşamın bütün edepli örtülerinin haşin biçimde yırtılıp parçalanması” anlamına geliyormuş. Çıplak ve kusurlu doğamız, yaşamın edepli örtüleri… Nasıl da devrimci bir antropoloğun çabasına yakışan bir tanım bu!

İnsanın “kendini yaratmış” bir varlık olduğunu açığa çıkaran bir çıplaklıktan korkmamayı öğretiyor bize Tayfun Hoca. Deus ve Demonos ikiliğine ümitle yönelişi buradan geliyor; yıkan da yaratan da biziz çünkü. Ve günün dünyasındaki yıkıntılar üzerinden öylesine büyük bir yaratıcılığa varabiliriz ki, bunu başaracak olan bizler gelecekteki insanlara yeni dünyanın Ademleri ve Havvaları olarak görünebiliriz. Hoca’nın yazılarındaki antropolojik hakikat bize böyle bir “irade iyimserliği” veriyor.

Antropolojinin büyük ismi Malinowski, “Büyü, insanın iyimserliğinin ritüelleştirilmesidir” demiş. Atay’ın her yazdığı, böyle bir ritüeldir. Zaten onu hiç tanımayan, ilk kez gören biri dahi ondaki iyimserliği hemen anlar. Ak saçları içindeki güler yüzüne baksın yeter. Vakit hep öğle üzeri, hava hep güneşliymiş gibi durur orada.