Kafka'nın korku kenti: Prag

Kafka’nın eserlerinde sıklıkla öne çıkarttığı yabancılaşma duygusu şimdilerde Prag’ın her yerine nüfuz etmiş durumda. Bir milyon nüfusu olan kente yirmi milyon turistin gelmesiyle şehir her taraftan yabancılık ve duyarsızlık kokuyor. Dış mimarisiyle açık hava müzesini aratmayan bu şehir; iç ruhuyla yabancı ve hissizdir. Tıpkı Gregor Samsa’nın babası gibi, yabancılaşmanın eseridir.

Cumali Yardım

Prag, Çek Cumhuriyeti’nin başkenti; yaklaşık 1 milyon 200 bin nüfusa sahip bir kent. Şehirleşme planı son derece şık tasarlanmış bir yapıda. Florence Otobüs istasyonundan Eski Meydan’a (Old Town) doğru yürüdüğünüzde zarif ve incelikle inşa edilen mimari, kültürel ve sanatsal yapıların içinize nasıl işlediğini hissedebiliyorsunuz. Masal kenti olarak adlandırılan Prag; renkli düşler sokağı, tepelere kurulmuş görkemli şatoları, Vltava nehrinin kokusu, çökecek gibi duran köprüleri ve göğe doğru yükselen kiliseleriyle her tarafı bir heykeltıraşın nezaketiyle dokunulmuş gibi.

Şehir mimarisi her şeyin önüne geçecek kadar etkileyici ve görkemli. Gotik, gösterişli renk uyumuyla barok mimarinin birleşmesine rokoko mimari de eklenince tüm şehir bir fotoğraf makinesinin vizöründen görülüyormuş hissi uyandırıyor. Sokaklarında yürürken, kaldırım taşlarının dizimi, sokak lambalarının sıralanışı, yolların ahengi, binaların renk uyumu hepsi birbiriyle orantılı ve paralel bir şekilde dizilmiş. Her şey bir ressamın tablosundaki gibi.

Prag, aynı zamanda Fransa ve Belçika’dan sonra en fazla iç kaleye sahip kent. Prag Kalesi bu anlamda şehrin önemli gelir kaynaklarından. Kalenin içerisindeki Aziz Vitus Katedrali ise mimari dekoruyla turistlerin uğrak yeri.

Şehrin diğer turistik yerleri ise: Aziz Nikluas Kilisesi, Astronomik Saat ve Eski Belediye Sarayı, Dans Eden Ev, Vaclav Meydanı, Prag Belediye Sarayı, Prag Ulusal Müzesi ve Prag Ulusal Tiyatrosu, Charles Bridge gibi görkemli yerler şehrin turist yoğunluğunu yirmi kat arttırmış durumda. Prag’ın yerleşik nüfusu bir milyonken kente gelen turist sayısı senelik yirmi milyon civarındadır. Bu yapılar inşa edildiğinden beri günümüze kadar –birkaç restorasyon dışında- el değmeden ayakta kalmayı başarmışlardır. 2. Dünya Savaşı’nda Nazi faşizmi ülkeleri talan ederken Prag, Hitler’in “emeklilik planı” olduğu için buradaki hiçbir yapıya zarar verilmemesi gerektiği talimatını vermiştir. Prag, faşizme direnişiyle de hafızalarda yerini korumaktadır. Öyle ki Prag’ın Lidice köyü, 2. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındayken köyden iki direnişçi genç Reinhard Heydrich’e yani Nazi ordu komutanına suikast düzenleyerek onu öldürürler. Bu haberi duyan Hitler, köyün yok edilmesi için emrindekilere talimat verir. Faşizmin askerleri; çoluk-çocuk, kadın-erkek, genç-yaşlı demeden hepsini katleder. Yıllar sonra Marie Uchtytilova isimli heykeltıraş 15 yıl emek vererek katledilen Lidiceli çocukların heykelini yapar.

UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne 1992’de dahil edilmiş olan Prag için birçok tanımlamalar yapılmış. Bunlardan bazıları: Bin Kuleli Kent, Hüzün Veren Kent, Aşıklar Şehri, Altın Prag vb’dir. Kültürel ve sanatsal anlamdaki önemini günümüzde de halen korumaktadır. Beş Nobel ödülüne sahip olan Prag’ın, Klementinum Kütüphanesi’ni gezerken bilime, eğitime, sanata ve kitaba ne kadar değer verdikleri görülmektedir.

Avrupa’da her şehrin bir sanatçısı ön plana çıktığı gibi Prag’ın da öne çıkan sanatçısı Franz Kafka’dır. Şehrin sokaklarında gezerken Kafka’nın ayak izlerini takip ediyorsunuz. Kafka, 3 Temmuz 1883’te Prag’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Yaşamının son evresini ve birkaç yere seyahati dışındaki tüm hayatını bu sokaklarda, bu caddelerde, bu evlerin içinde geçirdi. Prag sokakları göz alıcı mimari ve dekoratif bir yapıya sahip olduğu kadar şehre, kaldırımlarından yükselen bir huzursuzluk da hakim; tıpkı Gregor Samsa’nın bir sabah uyandığında kendini yatağında böceğe dönüşmüş bulması gibi. “Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.”(Dönüşüm)

Kafka, otoriter bir baba ve şefkatli bir annenin kollarında büyüdüğü için hayatı zıtlıklar üzerine kurulmuştur. Kadın, aile ve arkadaş ilişkileri sevgi-nefret ekseninde sürekli çatışmalarla geçmiştir. Dönüşüm, Şato, Dava gibi dünya edebiyatına yön veren eserleri de bu bağlamda kurgulanmıştır. Eserlerin kaleme alındığı mekan olan Prag, fiziksel olarak açık bir mekan olmasına rağmen şehrin ruhundaki yabancılık ve değersizleşme duyguları bireyin içsel çatışmalarına neden olabilmektedir. Kafka, Milena’ya yazdığı mektuplardan birinde bu durumu şöyle dile getirmiştir: “Sonsuzluk olsam bile kendimin içinde çok darım.”

Her kentin bir gölgesi olduğu gibi Prag’ın da gölgesi Franz Kafka’dır. Eski binalar, şatolar, meydanlar, şehrin fizyolojik görkemi insanı her alanda yaratıcılığa davet eder. Kafka da bu yaratıcılıktan nasibini almıştır. Kafka’yı yaratıcılığa davet eden unsurlardan bir diğeri ise yaşadığı şehirde azınlık olması. Azınlık olmanın getirdiği sınıfsal kopuş onun içe dönük yaşamasına ve hayatını çelimsiz bir şekilde sürdürmesine neden olmuştur. Şehirde azınlıklara uygulanan yabancılaşma ve değersizlik duygularının etkisi eserlerinin baş kahramanlarına bu şekilde yansır. Nitekim 20’nci yy. bir korku ve yabancılaşma çağıdır. Franz Kafka da bu çağın önemli yansıtıcılarından biridir. Korku çağına haykırıp başkaldırma isteği onu bir sabah uyandığında yatağında böceğe dönüşmüş bir Gregor Samsa olarak görmesine neden olur.

Kafka’nın eserlerinde sıklıkla ön plana çıkarttığı yabancılaşma duygusu şimdilerde Prag’ın her yerine nüfuz etmiş durumda. Bir milyon nüfusu olan kente yirmi milyon turistin gelmesiyle şehir her taraftan yabancılık ve duyarsızlık kokuyor. Dış mimarisiyle açık hava müzesini aratmayan bu şehir; iç ruhuyla yabancı ve hissizdir; tıpkı Gregor Samsa’nın babası gibi, yabancılaşmanın eseridir. Yabancılaşma duygusunun getirdiği yalnızlığı Kafka, mektuplarında şöyle dile getirmiştir: “Odamda günlerdir yalnızım, ziyanı yok. Dünyada da yıllarca yalnız değil miydim?”

Prag’da, Kafka’nın adını her yerde görebilirsiniz. Öyle ki Kafka Evi, Kafka Müzesi, Kafka Kafesi gibi birçok yer hizmet vermektedir. Kafka yaşasaydı popüler kültürün onu pazarlık aracı getirmesinden rahatsızlık duyacağını tahmin edebiliriz. Veya bu turistlerin onun huzursuzluk duyduğu sokakların farkında olmadan, hayata ne kadar yabancılaştıklarından çekeceği acıyı da. Prag’ın gölgesi altında yaşayan Kafka, yabancılaşma ve duyarsızlık bunalımını, yazmaya çalışarak kurtulmak istedi. Tıpkı Gregor Samsa nasıl böcek olmaktan kurtulabildiyse.(!)

Prag, masal diyarı olduğu gibi Kafka için de bir yabancılaşma merkeziydi. Bu kent, arka planda yaratıcılığına güç verdiği gibi Kafka’nın kişisel gelişiminin zayıflamasına da neden oldu. Şehirde adım adım gezerken bir yandan gözleriniz görkemli yapılar görmekten efsunlanırken diğer yandan Kafka’nın korku ve yabancılaşmasının ayak izlerini takip ettiğiniz için ruhunuz daralır. Nereden tutarsanız tutun her yönden insana yaratıcılık verir. Çünkü huzursuzluk ve bunalım da bir yaratıcılık evresidir.
Kent-insan etkileşimi eserler üzerinden kendini ortaya koyar. Prag’ın gölgesini Kafka keşfedip şehrin içsel bunalımını dile getirmiştir. Gezerken her ne kadar bunu fark edemezsek de ruhumuzun bir yerlerinde bu duygu yerini korumaktadır. Görkemli binalar arasında dolaşırken bu yabancılaşma ve değersizleştirme duygularının insan psikolojisi üzerindeki etkisini düşünerek insana daha hümanist bağlamda değer verelim.