Gurbette yeni akım Amerika 8: New Jersey’e gelmeden önceki son duraklarımız

Şimdi geriye dönüp bakınca düşünüyorum da, turist olarak gittiğiniz her yer güzel aslında. İş yaşamaya gelince değişiyor her şey. Hayat ucuz, hayat sakin, hayat beyaz olduğunuz için güvenli ama konuşmaya başlayıp da aksanınız sizi ele verdiğinde ikirciklendirebilen yerler buralar. Siyahlara karşı hiç bitmeyen bir nefret ve siyahların da hiç bitmeyecek direnci; kendilerini ikinci sınıf insan hissede hissede gardlarını almış bir şekilde beyaza düşman kesilerek yaşamaları iki defa düşündürür.

Fatma Arsan* – Onur Mutlu**

Büyük mutluluklardan biri bir insanın dünya vatandaşı olması, bütün dünyayı memleket olarak benimseyebilmesi olmalı. En azından gurbeti bilmeyecek çünkü kendisini hiçbir yerde yabancı hissetmeyecektir. Elbette insanların belirli bir alan belirleyip bir ev, bölge, muhit ve o yeri kendilerine memleket seçmeleri ve saldıkları kökleri nesillerden nesillere aktarmaları başka bir güzellik ama gün gelip de kendi evinde yabancı duruma düşmek, kendi muhitine yabancılaşmak, kendi bölgesinde el olmakla karşı karşıya kalındığında başka bir acı gurbet acısı. Öte yandan ve neyse ki insanoğlu olarak durumlara kolayca ya da zorla ama eninde sonunda adapte olabilme doğasına sahibiz. Bunun bilincinde olarak yapılan hayat değişiklikleri daha az yıpratıcı oluyor. Aksi halde süreç içindeki acılar üzerinize yapışıp ilerlemeyi durduruyor.

Alabama’yı Huntsville ile tanımıştık ve ülkemize geri döndüğümüzde burada yaşamaya karar vermiştik. Huntsville Eskişehir gibi bir yerdi. Küçük, sakin, dingin, ucuz… Bu kararımızı hiç bozmadan da yeniden ve bu defa yaşamak üzere, geri geldik. Geri geldik gelmesine ama geldiğimiz yerde New Jersey’de kalakaldık.

Alabama’da vakit geçirirken kulağımıza çalınan hikayeler olurdu: Amerika’da her ay bir siyah öldürülür, bazı benzinliklere hâlâ giremezler. Kölelik ruhu köle olarak gelenlerde ve köle yapanlarda aynı şekliyle yaşıyor bazen bir sonraki nesil için. Bunu en iyi anlayan bizim gibi üçüncü dünya ülkesi vatandaşlarıdır belki de. Özellikle Ortadoğu’da yer alan üçüncü dünya ülkelerinin insanlarının boynuna takılan din kelepçesi ve enselere kazınmış milliyetleriyle grup grup birbirlerine kenetlenmiş forsalar olarak gemilerini, gemiciklerini yürütmeleri bekleniyor… Önemli bir gurbetçilik sebebidir bence. Kimse kendi neslini böyle görmek istemez ama işte insanoğlunun bu içinde bulunduğu duruma alışıp tembelleşmesi, sorgu suali ahirete bırakır hale gelmesi koca bir memleketi göz göre göre nasıl da felakete sürüklemekte ve halkı bu sürüklenişi içinde bulunduğu gemiden bir şekilde görememekte. Madalyonun diğer yüzünde ise Amerika’daki modern kölelik var. İnsanların yine aynı şekilde bütünü göremeyip ana kilitlenerek deli gibi çalışmalarını teşvik eden ve hayatı bu çalışma dinamiğinin üzerine kuran modern kölelik sistemi. Laf lafı konu konuyu açıyor, şimdilik bu düşünceleri burada bırakarak yola devam edeyim.

Nüfusu çok kalabalık değil ama ekonomisi güçlü bir yer Huntsville çünkü NASA’nın bir üssünün de burada olması burayı kalkındırmış, ticareti geliştirmiş, eğitimi güzelleştirmiş ve her yeri güvenli kılmış. Bunun bozulmaması için de özel bir çaba sarf ediliyor. Hiç unutmayacağım bir şeydi orta yaş ve üzeri insanların büyük alışveriş merkezlerinin kapısında kuyruk oluşturmaları. Hangi mağaza için bu kuyruk diye sormaya kalmadan bir baktım ki herkes kronometresini, müziğini ayarlamış tempolu yürüyüşüne başlamıştı bile çoktan.

Hemen yanı başında ise Tenesse eyaleti var, Nashville en büyük şehri ve Hunstville ile arası 40 dakika. Alabama’dan sonra Tenesse eyaletinin büyüklüğünü Nashville ile hissedebilirsiniz. Müzik başkentidir ve yan yana onlarca müzik mekanıyla -sabahtan akşama kadar desem yalan olmayacak- köşe başlarında akustik gitar konserleri ruhunuzu doyurur Downtown’da… Johnny Cash’in de memleketi olduğu için her yerde ona rastlayabilirsiniz. Çocukluğumuzun western dünyasına ait ne varsa, mahmuzlu kovboy çizmeleri, kovboy şapkaları, kıyafetler meğer ahalinin günlük kıyafetleriymiş. Küçücük çocuklar için bile o kadar şirin kovboy çizmeleri var ki! Ve on beşlik delikanlıların kendilerinden iki kat büyük ve yirmi kat yaşlı kamyonetleriyle tozu dumana katarak gezmeleri ensemde hep Calamity Jane nefesini hissettirmişti.

Şimdi geriye dönüp bakınca düşünüyorum da, turist olarak gittiğiniz her yer güzel aslında. İş yaşamaya gelince değişiyor her şey. Hayat ucuz, hayat sakin, hayat beyaz olduğunuz için güvenli ama konuşmaya başlayıp da aksanınız sizi ele verdiğinde ikirciklendirebilen yerler buralar. Siyahlara karşı hiç bitmeyen bir nefret ve siyahların da hiç bitmeyecek direnci; kendilerini ikinci sınıf insan hissede hissede gardlarını almış bir şekilde beyaza düşman kesilerek yaşamaları iki defa düşündürür. Tercih meselesi tabii ki. İstanbul’un ve Avrupa’nın kalabalığını özletir, neden New York, San Francisco gibi kalabalık şehirlerde yaşayıp, yaşadığımızın farkına varmıyoruz ki dedirtir. Sonra da çocuklarınıza bakıp en güvenli yerde, eğitimi en iyi olan, hayat şartları size en güzel evi veren yaşadığınız yere bakarak teşekkür edersiniz.

Buradan ayrılarak bir iki saat kadar giderek Kentucky eyaletine geçtik ve Lousiville şehrinde konakladık. Louisville Muhammet Ali Clay’in yaşadığı yer; müzesi de var hatta ve tesadüfen cenaze zamanında oradaydık ama cenaze törenine katılmayı memleketimizden kalkıp gelen devlet büyüklerimize bırakmıştık. Diğer yandan Kentucky Fried Chicken KFC’nin de memleketi burası… Buraları gezerken kendimi hep sarı renge boyanmış İç Anadolu Bölgesini geziyormuşum gibi hissetmiştim. Buralarda beni en çok mutlu eden şey müzikten sonra outlet’lerdi. Tanger outlet ve çeşitli Marshalls ve türevlerinden en ucuz alışverişi yapabilirsiniz; kıyafetten oyuncağa çantadan ev aletlerine, sağlıklı atıştırmalıklara kadar. Zaten başkaca da gezilecek, efor sarf edilecek bir bölge değil.

Cincinnati’den hızlıca geçtik ve Columbus’a vardık. İşte Ohio… Çok şirin bir Alman kasabası var burada; German Village. Almanya’dan küçük bir kasaba tadında idi. Gördüğümüz önümüze çıkan her güzel mahallede yaşamak istiyoruz. Ele gidenin yengesi durumundayız bu seferlik. İlk defa burada türbanlı küçük öğrenciler görüp şaşırmıştık. Almanya doğudan özellikle de Türkiye’den büyük göç almış bir ülke. İslam’ın da fanatikliğe varacak her boyutuyla yaşandığı bir yer. Bu türbanlı minik öğrencilerin durumunu da buna yormuştuk.

Buradan yine adı evlerden ırak Pennsylvania’ya geçerek Pittsburg’ta konakladık. Yeşil bıraktığımız Pennsylvania bembeyazdı. Artık kış geliyordu ve çok çetin bir gününde gelmiştik buraya. Kar nedeniyle evde mahsur kaldık ama çok güzel bir iki geceydi. Hâlâ evinde konuk olduğumuz Uzak Doğulu ev sahibiyle memleketine dönmüş olmasına rağmen görüşmekteyiz. Uzak Doğuluların gece yatmadan önce haşlanmış yumurta yediklerini öğrenmek ilginçti. Gece boyu bir tokluk yaşıyorlar muhtemelen. Ve bizim çay demlediğimiz sıklıkta pilav demliyorlar…

Ve Harrisburg ile bu turun sonuna gelmiştik. Harrisburg o kadar şirin bir Amerikan kasabasıydı ki. Noel ışıkları hiç bu kadar yakışamazdı buralara herhalde.
Son haftamızı West New York’ta Hudson Nehri’nin dibinde Manhattan manzarasıyla geçirdikten sonra yine de Alabama’da yaşamaya karar vererek Türkiye’ye döndük. Tabii ki dönüşte belirlediğimiz bu adres geri geldiğimizde New Jersey olarak değişti. ve asıl gurbetçilik asıl macera işte şimdi başlıyordu… Biz ne ummuştuk ve ne bulmuştuk. İşte gurbetin en acı yüzü New Jersey.

 

 

*Dijital İletişim Uzmanı

**Eğitmen-Müzisyen