Gurbette yeni akım 3: Siyahla Beyaz’ın ayrıldığı kızıl şehir Baltimore

Burası siyahla beyazın ateş tuğlalarıyla ayrıldığı bir kızıl şehirdi ve kızıl olan her şehirle aynı kaderin içindeydi. Evet siyah Amerikanların mahallesinde ve bundan büyük bir keyif alarak iki günümüzü geçirdik.

Fatma Arsan* – Onur Mutlu**

Güzel bir dünyada sağlıklı bir ortamda var olmak, hayatı gönlünce, mahalle baskısından uzak, dedikodulara çok karışmadan ortalığı da çok fazla bulandırmadan yaşamaya çalışmak; kimsenin omuzlarına basa basa bir yerlere gelip de olmamışlıklar içinde boğulmadan, falancanın gömleklerinden giyip filancanın çantalarından koluma takacağım diye yüksek ökçelerle birbirleriyle yarış eden insancıklar olmadan, küçük mutluluklar etrafında dolanmak, küçük mutlu anlarda dostlara sarılmak velhasıl ağız tadıyla yaşamak için keyifli huzurlu sakince bir yer aramak yeni nesil gurbetçiliği doğurdu. Hoş artık insanların kendi ülkelerinde bile yabancı olduğu şu zamanlarda gurbet nedir gurbetçi kimdir kim göçtü kim kaldı birbirine karıştı gitti ama… Bizim de yola çıkış hikayemiz farklı değildi. Sağlıklı bir ortamda kavgasızca kaygısızca karınca kararınca yaşamak! “Yarin yanağından gayrı her yerde her şeyde hep beraber” diyebilmek adına ustanın dizelerindeki gibi ama bakınca bambaşka bir düzene düşerek ve içinde her şeyin şeker olup çürüdüğü bir diyara gelerek…

Önceki yazılarımızda başlamıştık anlatmaya Amerika hikayemizi, ilk girişimizi, bir yol gezisi ile başlamıştık her şeye. Bu gezi hikayelerinde de turist hallerimizi anlatmaya devam ediyoruz, bunun bir de yerleşik düzen hali var elbette kırıklar üzerine basarak bin bir yöne yansıttığımız paramparça hayallerimiz ile bitireceğimiz…

Bu yolculuğa çıkarken ara durak olarak belirlediğimiz bir yer vardı: New Orleans. New Orleans ve Fransız mahallesi Vieux Carré. Burayı gördükten sonra Amerika’da yaşanabilecek her yeri buradaki sosyal hayat seviyesiyle kıyaslayarak seçecektik. Peki New Orleans’a kadar neler oldu?

New Orleans dedikçe New Orleans dedik ve gerisini hiç düşünmedik; nasıl gideriz nerede kalırız nereleri gezeriz… Cehalet o kadar güzel bir şey ki, bilmemenin verdiği mutluluk gibisi yok ve bizim bütün mutsuzluğumuz iki parça bir şey bilmekten. Maazallah bir de alim olsaydık 27’mize kadar zor yaşayacaktık demek ki ama ardımızda binlerce kişi bırakarak belki. Bilemiyorum şimdi. Yola çıkmadan Airbnb üzerinden kendi kriterlerimize uygun bir ev ya da uyarına gelirse bir oda ayarlayıp basıyorduk gaza. Böyle böyle gezdik hep. Her gün başka bir şehirde kala kala ve hep bir gün öncesinden ayarlayarak, şansa… Şimdiki hedefimiz namı hapisaneleriyle almış yürümüş Baltimore idi. Bastil’den biliriz sonu zafer olur. Burada da aynı. Sırf hapishane değil tabii, artık hastanesi, üniversitesi, limanı var. Bahsetmeden geçemeyeceğim yıllarca Paris’e gittik, bu yılların birinde “bari bu defa da Fransa’yı gezelim” demiştik. Lyon’a doğru şehir şehir yola koyulmuştuk aynen bu şekilde. Tren ve bisikletle geziyorduk tabii o zamanlar. Saint-Étienne diye de bir şehir geldi önümüze. Belli ki o zamanlar daha akıllıymışız dimağlar da genç tabii, internetten oturup araştırdık nasıl bir yermiş diye. Birisi hiç üşenmemiş sadece bu şehir için bir blog açmış, uzun uzun da yazmış sakın gitmeyin, gidip de kafayı yemeyin, değerli vaktinizi ve paranızı da çarçur etmeyin diye. Söz dinlememenin cezasını çekmiş; geldiğimiz treni yakalayamasak da bir sonrakiyle gerisin geri dönüvermiştik. Bu da o hesap bir şeymiş ama birisi yazmışsa da biz hiçbir ön çalışma yapmadığımız için doğal olarak rastlayamadık buraların Saint-Étienne’i Baltimore’a…

.

Bütün enerjimiz içimizde bastık gaza. Yine yollar yeşille boyanmış göz alabildiğine, yeşile doyuyorsunuz, doğa tüm şahaneliğiyle kendiliğinden sarıyor sizi. Yollar gittikçe bitmiyor o kadar büyük bir kıta ki neden araçlarda her şeyin otomatik olduğunu anlıyorsun. İnsan öyle dalıyor, gidiyor…

Baltimore’a giriş yaptığımızda ilk fark ettiğim, yollardaki çukurlar oldu. Evet Amerika’da yolların düzgün olduğunu kimse söyleyemez. Nasıl olur da böylesine büyük bir devlet bir otoyol yapamaz doğru düzgün diye düşünürken aslında kapitalizmin hayatı nasıl sarmaladığını daha iyi anlıyorsunuz. Arabalar o çukurlara girecek ki daha kolay bozulacak, bozulacak ki tamirciler para kazanacak, sigorta şirketleri para kazanacak ve sürekli yeni arabalar piyasaya çıkacak. Bu bir zincir, döngü bir yerde de adı ekonomi. Neden otoyollar düzgün olsun ki? Ama Baltimore bu bahsettiğim düzenden biraz daha farklıydı. Konu çukur değil sanki tuzak gibiydi. Bam güm araba çukurlara gire çıka giderken birden bisikletleriyle sağımızı solumuzu saran bir karartı fark etmemizle biraz da haklı olarak heyecan ve korkuyu aynı anda yaşamaya başladık. Ama duygularımızın doruğa çıktığı bir an kırmızı ışıkta durunca arabanın içine eğilip şaşkınlıkla bakanlar siyah insanlardı. Sonradan anladık ki mahalledeki tek beyaz bizdik ama bilmiyorlardı ki biz de yabancıydık. Beyazların düşman bellendiği bir yere geldiğimizi şimdi daha iyi anlıyoruz ve bir daha gerçekten de bilinçli bir şekilde ayak basmayacağımıza kalıbımızı basıyoruz. Biraz yaşamaya başlayınca düşman kelimesinin gerçek anlamını tüm benliğimizle öğrenecektik ve Jim Crow yasalarının temelindeki “separate but equal” eşit ama ayrı çirkinliğini ya da utancını işte orada sanki suçlu bizmişiz gibi yaşadık. Aslında bu insan ayrımcılığının köküne kadar yaşandığı bir ülkenin çocuklarıyız. İnsanları fişlemeyi, evleri işaretlemeyi, halkları ayırıp öldürmeyi iyi biliriz. Hele şu cümle alnımızın ortasına öyle bir iyice kazındı ki sonradan: “Amerika’da Türk’ün Türk’ten başka düşmanı yoktur.” diye. Demek ki başka bir gökyüzünde olunca insan en iyi bildiği konularda bile şaşkınlık yaşayabiliyor. Dediğim gibi bunları burada yaşamaya başladıktan sonraki hayata dair yazılarımızda uzun uzun anlatacağız. Şimdilik Amerika gören masum turistler olarak aynı masumlukla anlata duralım.

Özetle beyazlar siyahları şunun şurası son 50 yıldır rahat bırakmış görünmekte herkesi koruyan kollayan yasalar karşısında ki sosyal yaşamda tam olarak o aşamaya geçebilmiş bile değil daha. İş yerinde tuvaletleri bile ayrı olan, toplu taşımada farklı yerlerde, otobüslerde en arkada, trende arkada ayrılmış özel vagonlarda ancak yolculuk edebilen, mümkünse yolculuk etmeseler hatta yaşamasalar daha iyi olan… Amerika’nın içinde hissedilen, hatta hissedilmeyen doğrudan doğruya yaşanan ırkçılık ilk bakışta hemen farkına varılan bir şey değil. Yaşadıkça farkına varılıyor. İşte bu mimarisi kitaplara konu olmuş Baltimore da Afro Amerikan nüfusunun yüzde 65’lerin üstünde olduğu bir şehir. İşsizlik çok, ekonomik durum kötü. Bakımsızlık, ilgisizlik insanları suça ve kötü işlere yöneltmiş doğal olarak. Tabii biz bunları biliyor muyduk? Hayır! Uzun bir süre hayatımızın en dikkatli sürüşünü yaparak kimseye dokunmadan ki size dokunmaya çalışanlar da oluyor bir üst geçide kadar ilerleyebildik ve her ne olduysa o andan itibaren her şey değişti. Bir Starbucks karşıladı bizi. Oh medeniyet(!) dedik. Geniş caddeler, köpek gezdiren insanlar; tam ne olduğunu anlamasak da biraz rahatladığımızı söyleyebilirim. Baltimore kölelik kalksa bile Amerika’da özgürlüklerini kazanmak için uzun yıllar mücadele etmiş insanların bir arada olduğu bir şehirler zincirinin başı. Ve inanılır gibi değil sonu da New Orleans. Hâlâ bugün bile haberlere konu olan Amerikan Başkanı’nın Baltimore için yaptığı açıklamalar ülkenin bu insanlara nasıl baktığına karşı bir açıklık getiriyor.

Baltimore’da çok tipik kırmızı ateş tuğlası kaplı üç katlı Baltimore binasında bir ev kiralamıştık. Burası siyahla beyazın ateş tuğlalarıyla ayrıldığı bir kızıl şehirdi ve kızıl olan her şehirle aynı kaderin içindeydi. Evet siyah Amerikanların mahallesinde ve bundan büyük bir keyif alarak iki günümüzü geçirdik. Anneler, babalar, çocuklar apartman önlerinde oturup konuşurlarken onların sonradan ısınan bakışlarındaki sıcak sohbetlerine katıldık, küçücük yüreklerde kocaman kucaklaşmalar yaşadık.
Şehir merkezinde bir liman, limanda bir akvaryum, eski bir fabrika binasında bulunan muhteşem bir Hard Rock Cafe ve bir büyük kitapçı, ki daha sonra kütüphanelerden sonraki ikinci evimiz gibi olacaktı; Barnes and Noble. Şehir de ancak bundan ibaret desek çok yanlış olmaz herhalde. Bir de kendisinden büyük duyguları, acıları var, arada sel olan kasırga olan gözyaşlarıyla… Gezdiğimiz eyaletlerin genelde downtown adı verilen şehir merkezlerine yakın yerlerde kalmaya çalıştık. Şehir hayatını da görüp değerlendirmek istedik.

Baltimore’un kırmızı binalarına, çukurlu yollarına veda ederken başkente uğramamak olmaz diye karar verdik ve direksiyonu Washington DC’ye çevirdik.
Bir saraylar diyarından başka bir diyarın sarayına doğru…

 

*Dijital İletişim Uzmanı – ** Eğitmen-Müzisyen