Mösyö Eyfel'in kulesinden Paris

Hâlâ Mösyö Eyfel’in Kulesi’ndeyiz. Buradan Paris ormanındaki bütün ağaçlara ulaşmak mümkün sanki. Hava kararmaya başladı, kuleye çıkılacak en doğru zamanı seçmişim. Günün aydınlık yüzü de karanlık yüzü de ayrı güzel burada.

Sait Fehmi Ağduk  hayatevinde@gmail.com

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine…

Nazım Hikmet Ran

Bazı sözler vardır, önemi söyleyeninden kaynaklanır. Oysa öyle sözler vardır ki, kimin söylediğinin hiçbir önemi yoktur. Adeta yüzyılların bilgeliğinden damıtılmıştır, sanırsın anonimdir.

Mösyö Eyfel’in kulesinden bakınca gözüne çarpan ilk şey, şehrin ortasında kıvrıla kıvrıla süzülen boğa yılanıdır. Pulları günün farklı saatlerinde mavi, sarı, gümüş, turkuaz, kızıl sonsuz renge bürünerek akarken etrafındaki gri-bej binalarla yeşilli kahveli parkları tekrar tekrar kat eder Sen Nehri.

Mösyö Eyfel’in kulesinden, Paris’in sadece merkezi değil, kilometrelerce ilerilere uzanan banliyöleri de ayaklarının altına serilir. Ormanı görür, ağaçları hayal meyal seçersin. Ayırt etmek, nerede ne var, yerli yerine koymak istersin. Mösyö izin vermez, derleyip toplayıp genel bir görüntü sunar sana. Zirvede olmanın en güzel yanı budur, bütüne hakimsindir. Çıkmak için onca çaba harcadığın şahika, seni önce tamlar, bilgeleştirir; sonra tıpış tıpış yuvana, hayatın doya doya yaşandığı sokaklarına, ayrıntılarına geri yollar.

.

Parçalı bulutlu uzun yaz gecesi, kandırıkçı. Kara kara bulutlar üzerine üzerine geliyor. Zannediyorsun yağmur asla durmayacak ve hava şıp diye kararacak. Sonra birden, yok yok çaktırmadan, bulutlar geçip gider, umursamaz. Müthiş bir akşam güneşi tüm dünyanı aydınlatıyor. Sonra yeniden, bu kez hiç ama hiç gitmeyeceği tescilli zifiri pamuklar, rüzgâr esiveriyor dağılıyorlar. İlkbahar, yazı atlayıp sonbahara dönecekken; dondurucu, nemli, Sen’li serinlik kemiklerine işlerken; Mösyö Eyfel’in kulesi zangır zangır titrerken…

Ayyuktan biri sesleniyor:

Fluctuat Nec Mergitur

.

Sallanır ama batmaz.” anlamına gelen bu Latince söz Paris’in şehir amblemine kazılı mottosu. Şehrin her türlü dalgayı, derdi, tasayı alt edeceği anlamına geliyor. Sen nehri üzerinde yüzyıllardır ticaret yapan denizciler, pardon nehircilerden geldiği söylense de; mottonun popülerleşmesi Parisli Osman zamanında gerçekleşiyor. Hiç kıkırdama, kuaför adı gibi geliyor kulağa değil mi? Osman diye okunur Hausmann diye yazılır. Baron Hausmann; geniş bulvarları, göz alıcı meydanları, devasa parkları, geniş bahçeleri ve III. Napolyon tarzı gösterişli binalarıyla siyah beyaz fotoğraflara konu olan Paris’in mimarıdır.

Hakkında tevatür muhtelif, yani bu Parisli Osman’ın eleştireni de çok beğeneni de. III. Napolyon’un büyük Paris hayali Osman’ınkiyle birleşince havai fişekler patlıyor. Şehirlerine aşık iki adam; gönül belediyeciliğinin piri bunlar.

Orta Çağ’dan kalan yapılar dahil eskiye dair ne varsa döküntü ilan edip, şehri dümdüz ediyorlar. Bir yandan, son dönemde nüfusu ikiye katlanan şehri temiz hava ve suya kavuştururken, diğer yandan dönemin ünlü şairi Baudelaire’in hışmına uğruyorlar. Parislilerin anılarının köküne kibrit suyu döküp, şehrin hafızasını siliveriyor, güya kenti modernleştiriyorlar.

Paris değişiyor! Ya benim melankolim
Yaprak kıpırdamıyor! Yeni saraylar, yapı iskeleleri, bloklar,
Eski banliyöler varoşlar, hepsi oldu alegorim,
Ve kayalardan daha da ağır canım hatıralar. (1)

Anlayacağın Paris’i iyice sallıyorlar Osman ile Napolyon. Batmıyor, batmıyor, batmıyooor derken geliyoruz yirminci yüzyılın ortalarına. Bakalım batacak mı?

.

Hala Mösyö Eyfel’in kulesinin en tepesindeyiz. Rüzgârın kafanı diğer yöne çevirmesine izin ver, bak aşağı, ne göreceksin? Çok kısa bir süre sonra asla göremeyeceğin bir hayal. Champ de Mars, Roma savaş tanrısı Mars’a adanmış, şu an Paris’in göbeğinde yer alan en geniş yeşil alan. Eyfel Kulesi’nden Askeri Okul’a kadar uzanan bu alanda zamanında tatbikatlar yapılırmış. Eskiden ordu postallarının ezdiği toprakta, şimdi birbirini bileğinden sıkı sıkı kavrayan dost eller uzanıyor.

Saype 1989 doğumlu, resme on dört yaşında grafiti ile başlayıp kendi kendisini yetiştirmiş bir sanatçı. Coğrafyayı tuvali belleyip devasa tablolara dönüştürüyor. Doğada çözünen kendi ürettiği boyalarla çim üzerine resim yapıyor. Çok kısa ömürlü bu sanat eserleri aracılığıyla bizleri; doğamızın derinliğini, tinselliğimizi, dünyadaki ve toplumdaki yerimizi sorgulamaya davet ediyor. Büyük büyük laflar gibi gelmesin bunlar kulağına. Eyfel Kulesi’nin en tepesinden bakıp, kocaman bir parkın uzayıp giden çimlerinde, birbirine kenetlenmiş kolları izlemek öylesine hakiki bir dostluk hissi bırakıyor ki insanda. Biliyorsun, çimlerin üzerindeki boyalar kısa süre sonra toprağa karışıp yok olacak. Belki de tam bu nedenle O dostluk daha da bir değerleniyor gözünde, daha da bir bağlanıyorsun. Sanat eseri salt estetik bir nesne olmaktan çıkıp hayatın içinde eriyor.

.

Döndür kafanı şimdi kuzeydoğu yönünde. Tam orada, aşağıda Palais de Tokyo, zoomla, yakınlaştır kameranı iyice. Görüyor musun içeride iki kişi sohbet ediyor.

– Bonjour, nasılsınız, ben Fehmi.
– Bonjour, ben de Dame Pipi.
– Anlamadım ne pipi?

Gezmek; yeni coğrafyalara uzanmak, farklı mimari eserleri keşfetmek ve taptaze ilişkiler kurmak demek. Gece kulüplerinin tuvaletlerini işleten kadınlara deniyormuş Dame Pipi. Fransızcada çiş yapmak yerine pipi yapmak deniyor. Yani pipi, pipi değil çiş anlamında kullanılıyor. Dame Pipi hayatının bir döneminde işsiz kalıp çok zor günler yaşıyor. Bir arkadaşı ona dönemin en popüler diskolarından birinde Dame Pipi olarak çalışmayı öneriyor. Durur mu, anında kabul ediyor.

Yakın arkadaşlarım o günden sonra suratıma bakmadılar, beğenmediler, aşağıladılar beni. Halbuki haberleri bile yoktu onlardan daha çok kazanmaya başlamıştım bu işi yaparak. İşimde utanacak hiçbir şey yoktu. Sonra daha fazlasını yapmak istedim. Diskoya çok farklı çevrelerden çeşit çeşit insanlar geliyordu. Onların fotoğraflarını kendi tarzımda çekip tuvaletin duvarlarında sergilemeye başladım. O yıllarda bireysel internet sitesi kullanımı bu kadar yayın değilken, kendi sitemi kurup oradan yayın yapmaya başladım.

Dame Pipi mahlaslı Yvette Néliaz, Saype’nin tam aksine çok geç yaşında atılıyor sanata. Kendisini “emerging artist” yani bir nevi “kariyerinin başındaki sanatçı” olarak tanımlıyor. Tanımlamak zor yaptığı işi, en iyisi kendisinden dinlemek:

Michel de Montaigne’in Almanya ve İsviçre’den İtalya’ya uzanan yolculuğunun güncesi tadında, ben de kendi multimedya güncemi oluşturmak; görünmez olanı görünür kılmak için, kokteylden dans pistlerine, elektronik müziğin evreninden modern sanat sergilerinin açılışlarına yolculuk ediyorum.

Hâlâ Mösyö Eyfel’in Kulesi’ndeyiz. Buradan Paris ormanındaki bütün ağaçlara ulaşmak mümkün sanki. Hava kararmaya başladı, kuleye çıkılacak en doğru zamanı seçmişim. Günün aydınlık yüzü de karanlık yüzü de ayrı güzel burada. Hava nanemolla olduğu için kalabalık görece az. Eğer bir gün Eyfel Kulesi’ni ziyaret etmek istersen, biletini haftalar öncesinden online olarak almanı öneririm. Yazın içeri giriş kuyruğu dayanılmayacak kadar uzun oluyor normalde. Bugün şanslıyız.

Dürbününü biraz daha ileriye, kuzeydoğuya çevir. Paris’in en canlı mahallelerinden birisidir Marais. Planım yok, kendimi şehrin akışına bıraktım. Eski haritalar değil mi o vitrindekiler. Heyhat, daima bir kerteriz istiyor hayat. Daldım içeri.

– Bonjour, nedir burası, dükkâna benziyor ama değil sanki?
– Satış da yapıyoruz ancak, burası Tarihi Paris Derneği. (2)

Bakalım bizi neler bekliyor. Karşımda iki yaşlı kadın, derneğin gönüllüleri. Ya içimi buram buram bayacaklar ya da olağanüstü bir sohbet bizi bekliyor. Genelde ortası olmaz. Aslında amacım Louvre Müzesi’ne gidip kendimi sanat eserlerinin dumanları arasında tütsülemekti de…

Yetmişlerinin ortalarında muhteşem bir kadın Anjelik. Louvre’da füme olmak yerine burada demleneceğim kesin. Demlenmek ne kelime resmen demir attım. Dalga boyumuz tuttu. Sordukça soruyorum, anlattıkça anlatıyor, sormasam da anlatacak, anlatmasa da soracağım.

İki öküz, şapelin yapımı için gerekli olan taşları çekedursun. Kocaman bir ayı çıkıp gelmiş, öküzleri midesine indirmiş. Olacak iş mi? Aziz Eloi, tutmuş ayıyı ensesinden götürmüş sabanın başına, demiş “Bundan sonra sen süreceksin, hadi bakalım!”

Gel zaman git zaman “Ayı Tarlası” anlamına gelen “Le Champ de L’Ours”, olmuş sana Ourscamp. Yedinci yüzyılda anlatılan bu hikâyenin üzerinden beş yüzyıl geçmiş, Sistersiyen Tarikatı’na mensup keşişler aynı yerde Ourscamp Manastırı’nı kurmuşlar.

Hayatta tek bir çulu çaputu olmayan bu Katolik keşiş ve rahibelerin evrenleri kendi kendilerine yetmek üzerine kurulu. Zamanlarının çoğunu dua ederek geçiriyor, çalışıyor ve üretiyorlar: Sebze, peynir, bal, şarap, bira, daha neler neler. Zaman içinde üretim fazlalarını Paris’e getirip satabilmek için bir tür depo eve ihtiyaç duyuyorlar. İşte üretim fazlası, şu anda içinde bulunduğumuz, keşişlerin şehirdeki konutu olan “La Maison Ourscamp” yani “Ourscamp Evi”nin kilerinde saklanıyor. Zengin bir hayırsever bu evi kendilerine hediye etmiş. Asil, burjuva ve ruhban sınıfının ilişkileri Marais ve civarında örülüyor on üçüncü yüzyılda.

Marais bataklık demek. Sen’in kuzeyindeki bir sürü minik minik derecik nehre ulaşıncaya kadar araziye yayılıp her yeri sulak alana çevirmiş. Zamanla kurutarak şehri büyütmüşler. 1960’ların başına gelindiğinde Marais kentin en berbat yerlerinden biriymiş, hastalık kol geziyormuş. Şehrin benzer durumdaki dört beş mahallesi gibi yıkılıp baştan inşa edilmesine karar verilmiş.

Hatta inanmazsın çok ünlü ve saygı duyulan mimar Le Corbusier de bu görüşteymiş.

Şehirlerimizi yeniden inşa ederek kendimizi kaostan kurtaracağız, kendimize yasal bir çerçeve sağlayacak, vücudumuzu yorgunluktan ve aşınmadan koruyacağız. Kalplerimize gurur vereceğiz. Ancak, sorunun derinine gerçekten en dibine inmek istiyorsak, göreceğiz ki şehir merkezlerindeki toprağın on kat değerlendirilmesini sağlayacak saf bir irade, paha biçilmez bir madenin zenginliğini sağlayacak. (3)

Şair, pardon mimar burada, gökyüzünü delen binalar sayesinde yeryüzünde daha çok park bahçe alanı sağlayıp, çağdaş bir şehir ve modern bir metropol yaratacağına olan ateşli inancını ortaya seriyor.

Neyse ki, adını pek kimsenin duymadığı ve büyük olasılıkla da duymayacağı Michel Raude liderliğinde bir gönüllü ordusu kentin kültürel mirasını korumak için harekete geçip 1962 yılında Marais Festivali’ni başlatmışlar. Mahallenin eski binalarında, sokaklarında birdenbire tiyatro eserleri oynanmaya, konserler sergilenmeye başlamış. Çığ gibi büyüyen bu kültürel hareketlilik Marais’yi yıkılmaktan kurtarmış. Ourscamp Evi ve benzeri bir sürü yapı, gönüllüler tarafından restore edilmeye başlanmış.

Anjelik anlattıkça, ben sordukça etrafımızda insanlar birikmeye başladı. Haydi bakalım şimdi evi gezme zamanı. Söz Anjelik’te.

Sürprize hazır mısınız? Dışarıdan bakıldığında on yediden on dokuzuncu yüzyıla uzanan bir yapı görüyorsunuz ama… Restorasyon çalışmaları sırasında aşağıya inen bir merdiven keşfediliyor. Uzun yıllar kimsenin haberi olmayan bu mekân moloz ve döküntüyle doluydu. Peki neymiş biliyor musunuz? On üçüncü yüzyılda yapılmış bir mahzen. Ourscamp Manastırı’nda yaşayan keşişler ürün fazlalarını burada saklıyor, şehirde satıyorlarmış. Epey araştırma yapıldı bu bilgilere ulaşmak için. Üniversiteye devam eden keşişler burayı yurt olarak da kullanıyorlarmış. Marais dönemin sarayına yakın ve Ourscamp da bölgedeki tek keşiş evi değil, bu civarda birçok keşiş evi varmış. Saray, asiller, burjuvalar ve kilise arasındaki ilişki bu bölgede kuruluyormuş.

Biraz telaş, biraz merakla girdiğim kapıdan çıkarken Marais gözüme bir başka görünüyor. Geçen yüzyıllardan bir keşiş bana doğru yürüyor. Hayal mi görüyorum? Yok yok bu bir keşiş değil, bukleleri şakaklarından iki yana uzamış Hasidik bir Yahudi. Paris’in, hayli turistik olmasına karşın cıvıl cıvıl yerel yaşamını koruyan en güzel bölümlerinden birisi Marais. Bir yanında Yahudi diğer yanında gey mahallesi yer alıyor. Yiyip yiyebileceğimiz en güzel falafel tam karşımızda. Epey sıra beklememiz gerekecek, ama buna değecek.

Gezimizi bitirmeden yapmamız gereken bir şey daha var. Tekrar Sen Nehri yani güneye doğru yürüyecek, nehrin ortasında yer alan onlarca adacıktan biri olan Île Saint-Louis’ye uğrayacağız. Mandalinalısı ile, dünyada bir tek Bodrum Bitez Dondurmacısı’nın aşık atabileceği meşhur Berthillon Dondurmacısı’ndayız. Pazartesi ve salı kapalı. Açık olduğu, önünde uzayıp giden kuyruktan anlaşılan, dondurması Île Saint-Louis’nin dışında hiçbir yerde satılmayan Berthillon, dondurmaperestlerin hayatında en az bir kez uğraması gereken bir tapınak. Hemen sokağın karşısında açtıkları yeni dükkânın tezgahında, geçen seferki suratsız heriflerin yerinde gencecik kadınlar var. Merakla nereden geldiğimi soruyorlar, Paris’te ne yaptığımı. Yazı yazdığımı duyunca fotoğraf çektirmek istiyorlar. Sanki birlikte fotoğraf çektirirsek, gezginliğim onlara da bulaşacak ve arkasında durdukları tezgâhtan dünyaya bir köprü uzanacak.

Mandalinalı, mangolu, tuzlu karamelli ve acı çikolatalı dondurmamı yalaya yalaya, aylak aylak yürüyorum. Söylemeden edemeyeceğim; “Neli dondurma istersiniz?” sorusunu “Ne parfümlü dondurmadan istersiniz?” diye soruyor Fransızlar. Sen artık canlandır dilinin üzerindeki aroma ve kokuları.

.

Çınar’a sözüm var, Notre Dame Katedrali’ne gidip yakından görüp kendisine rapor vereceğim. Île Saint-Louis’yi üzerinde Notre Dame’ın yer aldığı Île de la Cité’ye bağlayan köprünün üzerinde bir kalabalık. Sıcacık bir ses, Portekizce şarkı dondurmamla birlikte eriyip gidiyor. Yok vallahi idealize etmiyorum. Seviyorum işte var mı diyeceğin…

.

Katedral tüm ihtişamıyla yerli yerinde. Doğuya bakan gül penceresi ile birlikte, birçok vitrayı restore etmek için sökmüşler. Oysa Batı yönünden bakınca sanki hiç yangın geçirmemiş gibi, elbette cayır cayır yanan çatıyı saymazsan.

Ormanın içinde, ağaçların arasında keyifle ilerliyorum. Sen yanımdan geçip gidiyor. Aaaa kendimi tekrar Mösyö Eyfel’in kulesinin dibinde buluveriyorum. Paris’te bütün yollar Eyfel’e çıkar. Paris’e Eyfel’den bakmak ayrı, Eyfel’e Paris’ten bakmak ayrı güzeldir.

Yok bitmedi bu yazı. Bir şey eksik. Hah tamam buldum.

Sana şu kadarını söyleyeyim, Marais’nin sokak aralarında kaybolmadıysan Paris’i görmemişsindir, işte o kadar. Peki gerçek anlamda nasıl kaybolacak hatta kendinden nasıl geçeceksin?

Yanıtı:

Huré “Créateur de Plaisir”

Bilirsin yazılarımda genelde spesifik tavsiyelerde bulunmam. Ancak söz konusu Rue Rambuteau 18 numarada yer alan Huré Fırın ve Pastanesi ise akan sütler, kremalar, ortalığa saçılan unlar, nişastalar durur. “Créateur de plaisir” zevk yaratıcısı demektir. Sadece vitrinine bakınca bile eriyip gideceğin yegâne mekân. Dünyanın en güzel ekmekleri ve pastaları, evet en en en güzel ve bin bir çeşit. İşte Fransa, işte Paris.

FIN

 

(1)  Paris change ! mais rien dans ma mélancolie
N’a bougé ! palais neufs, échafaudages, blocs,
Vieux faubourgs, tout pour moi devient allégorie,
Et mes chers souvenirs sont plus lourds que des rocs.
Les Fleurs du Mal

(2) Association Paris Historique: https://www.paris-historique.org/

(3)  Par la reconstruction de nos villes nous nous sauverons du chaos, nous nous donnerons un cadre licite, nous sauverons nos corps de la fatigue et de l’usure. Nous donnerons à nos cœurs de la fierté. Mais si nous voulons savoir aller au fond de la question et jusqu’au bout, nous verrons qu’un acte de volonté claire peut, par la valorisation au décuple du sol du centre des grandes villes, constituer une mine d’inappréciables richesses.

Yorumlarını paylaşmak, diğer yazılarım ve fotoğraflarımı görmek için blog sayfam www.hayatevi.org’u ziyaret edebilir ya da bana doğrudan yazabilirsin: hayatevinde@gmail.com