Güzel Akdeniz’in ‘pedal’ hâli 2: Avustralya’dan önceki son durak, Adana!

Karayel ile ilk defa bir günde bu kadar uzun bir mesafe yapıyoruz. o yüzden gittikçe daha çok gidesimiz geliyor. Artık tek sınır zaman ve karanlık. Derken kalan mesafe de yavaş yavaş eriyip yok oluyor ve sabahtan beri yaptığımız iki yüz yirmi zorlu kilometrenin ardından Karayel ile planladığımızdan bir gün önce Adana tabelasının altına ulaşıyoruz.

Kartal Kendirci

2. GÜN / GAZİPAŞA-AYDINCIK / 140 KM. YOL – 2 BİN M. İRTİFA 

Sabah daha hava ağarmadan uyanıyorum. Yataktan çıkmam on dakikamı alıyor. İki fincan kahve takviyesiyle gözüm ancak açılır hale geliyor. Bugün yol uzun ve zorlu. Başlar başlamaz beş yüz metre irtifa yapacağımdan acaba kahvaltı yapmasam mı diye düşünüyorum. Zor bir karar vermem gerek! Otelin lobisine indiğimde ikilemim çözülüveriyor. Otelde kalan tek kişi ben olmama rağmen, biri kadın iki çalışan sabahın kör karanlığında gelip benim için kahvaltı hazırlamışlar. Ama ne kahvaltı, krepler, börekler, menemenler… Bir kuş sütü eksik!

Şaşırmış gözlerle bakarken: “Yol yapacaksınız sizin yemeniz lazım” deyince o kadar duygulanıyorum ki… Bir yandan dolan gözlerimi saklamaya çalışırken, bir yandan da: “Bu kadar uğraşmışlar, şimdi ben bunları nasıl yemem? Diyelim yedim, o kadar yemekten sonra o yokuşları nasıl tırmanacağım?!” diye için için kendimi yiyorum. Bir de başımda durup tatlı tatlı bakmazlar mı! “Ben bunları yersem hayatta gidemem” diyorum ama ne çare?! Neyse ki ilk rampa düşündüğümden daha uzun, dolayısıyla eğim tahmin ettiğimden azmış. İlk iki yüz elli metre irtifaya tırmanana kadar epey vakit geçiyor ve ben de yediklerimi eritmeye başladığım için rahatlıyorum. Derken yokuş başlıyor ve eğim on iki derecelere kadar çıkıyor. Ama sabah erken olduğundan gücüm yerinde ve hazım sorunum da kalmadığı için ilk zirvemi kolayca yapıyorum.

Manzara müthiş. Aşağılarda Akdeniz çarşaf gibi. Hızlıca bir fotoğraf, hemen inişe geçiyorum. Harika bir şey. İşte o yokuşları tırmanılabilir yapan şey tam da bu, eninde sonunda inişin geleceğini bilmek! Yol boş olduğu için, sağa sola yatarak denize doğru dans eder gibi kayıyorum son sürat. Rüzgar kah gözlerimi yaşartıyor kah arkamdan beni yakalamaya çalışıyor. Yol güzel, gücüm yerinde, keyfim müthiş… Gelsin sıradaki. Önümdeki rampa daha zorlu. Daha ilk metrelerinden on derecelik eğimle başlıyor ve bir buçuk kilometre böyle devam edeceğine dair bir tabela var. Bu da demek oluyor ki bir buçuk kilometre sonra yüz elli metre irtifaya çıkmış olacağım. İkinci zirvenin neredeyse üçte biri. İşte burada hemen aklıma “üçte biri” kuralı geliyor. Bu daha önceki turlarımda tecrübe edip, artık genel geçer bir kaide olduğuna iyice kanaat getirdiğim bir saptama. Şöyle ki: Üçte birini bitirdiğim her şeyin sonunu da getirebiliyorum! Hayatın diğer alanlarında olduğu gibi. Bunu söylüyorum ki, belki sizin işinize de yarar. Yolun sadece üçte birini bitirdiğinde, turu tamamlayacak şekilde bir zihinsel zafer elde etmiş oluyorsun. Ha unutmadan “üçte biri” kuralı olduğu gibi bir de “üç katı” kuralı var. O da şöyle bir şey; tur boyunca yediğin her yemek, içtiğin her şey ve uyuduğun her uyku, gündelik hayatta yaşadıklarına göre “üç katı” daha tatlı geliyor!

Yokuş gerçekten fena. Aslında beni zorlayan ne eğimi ne de uzunluğu. Beni en çok zorlayan, düşük hıza geriliyor olmak. Ama derinden bildiğim şekilde, her pedalla birlikte minicik de olsa o yokuş azalıyor. Bir kere daha emin oluyorum ki, hayattaki en büyük güçlerden birisi devamlılık!

Ve yine, zirvedeyim.

Karayel’i korkuluklara dayayıp matarayı kafama dikerken, muhteşem manzarayı seyre dalıyorum. Gerçekten inanılmaz. İstanbul buz gibiydi ama buralara şimdiden bahar gelmiş. Otların baharla gelen deli yeşili, meyve ağaçlarının dallarındaki bembeyaz mısır patlaklarıyla atışıyor sanki. Ve yine oluyor işte: Aklım duruyor; hipnoz olmuş bir halde, artık düşünmeyi bırakıp ilkel halime dönüşüveriyorum… Budur!

Art arda geçen kamyonların gürültüsüyle kendime gelip bu kısa rüyadan uyanıveriyorum. Hani uçmak kadar olmasa da, bir tık altı gibi bir şey bu. Karayel sanki altımda yunusmuş, biz de denizin içinde son hız bir sağa bir sola manevra yaparak gidiyormuşuz gibi hissediyorum. Öyle kesintisiz bir iniş…

Ve sonunda yokuş bitiyor. Yalnız bir gariplik var. Her birkaç pedalda bir ayaklarım boşa dönüyor. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorum ama o anda pek bir fikrim yok. “İnşallah göbeklerde veya aktarma grubunda bir şey yoktur!” diye dua ediyorum içimden. Tam da Allah’ın dağ başı dedikleri bir yerdeyim! Birkaç garip sesin ardından zincir de atınca durmak zorunda kalıyorum. Az önce kuşlar gibi uçuyorken, şimdi şu halime bak! Hayat, sürprizlerle dolusun… Zinciri takıp yeniden gitmeyi deniyorum ama birkaç pedal sonra yine aynı şey oluyor. Elimde olmadan sinirlenmeye başlıyorum. Ve tabi ki rasyonelliğimi yitiriyorum. Anında “Nazar değdi, nazar!” diye kendi kendime konuştuğumu fark edince ürperip, kendimi toparlamaya çalışıyorum. Kuvvetle muhtemel ki sürücü hatası. Kesin az önce yokuşu inerken gaza gelmekten olmuş olmalı. Zaten dikkat edin başınıza ne geldiyse iyi hissettiğinizde veya “artık tamam, oldu bu iş!” deyip gaza geldiğinizde olmuştur!!!

.

Zincir baklalarından biri eğilmiş. Çoklu aleti çıkarıp, eğilen baklayı düzeltmeye çalışıyorum ama pense veya ikinci bir aletim olmadığı için başaramıyorum. Artık ya yoldan geçen birisini durdurup beni yirmi kilometre ilerideki Anamur’a bırakmasını rica edeceğim, ya da riski göze alıp zinciri ameliyat edeceğim. Neyse ki en korktuğum arızalardan olduğu için yanıma yedek zincir baklası almıştım. Bir süre durumumu tarttıktan sonra kararımı veriyorum. İçgüdülerimi dinleyip, ameliyatta karar kılıyorum! İşler istediğim gibi gidiyor. Neyse ki Karayel güçlü bir kişilik ve çabucak iyileşmiş görünüyor. Tamirattan üstüm başım yağ içinde. Artık kirlenme derdim de kalmadı. Keyfim iyice yerine geliyor. Karayel’in yönü aşağıya döndüğünde hem zincirimizi, hem de kendimize güvenimizi tazelemiş haldeyiz. Etrafta kimsenin olmayışından cesaret alarak bir Kızılderili narası atıp ipleri Karayel’e devrediyorum. Ve bu sefer gerçekten uçmaya başlıyoruz. saatte seksen üç nokta sekiz kilometre!!! Anamur da önümüzde olduğu gibi arzı endam ediyor. Hayatımda hiç böyle bir şey görmemiştim. İnanılır gibi değil ama yukarıdan bakınca burası koca bir ‘sera kent’ gibi görünüyor.

.

Kısa bir sürüşün ardından kentin ana caddesinde süzülmeye başlıyoruz. Şimdiden içim ısındı Anamur’a. Sahilde irili ufaklı kafeler, incik-boncukçular vs. var. Vücut karbonhidrata ihtiyaç duyduğu için dağın başında bile pide veya pizza kokuları olmaya başlıyorsun.

Derken ufak tefek, salaş ama vaatkâr “Başköşe Kebap”ı keşfediyorum. Tanrım, hayat çok güzel!!! Size bir tavsiye: Mersin il sınırından içeri adımınızı attığınız andan itibaren önünüze getirilen hiçbir domatesi, hele ki üzerine nar ekşisi dökülmüşse sakın ha geri çevirmeyin! Bunun sırrı nedir bilmiyorum ama, ben ömrü hayatımda Mersin’de yediklerim kadar güzel domates yemedim. Hele ki bir de o domateslerden ezme salata yapmışlarsa, eyvah eyvah… Ve işte tam da yemeğimi bitirdiğim o anda, bisiklet turunun mucizelerinden birisi daha ortaya çıkıyor. O açlığın üstüne yenen yemek insanı o kadar mutlu ediyor ki, ister istemez aşçıyı iltifatlara boğuyorsun. Ve tabii ki takdir edilen aşçı senden yayılan bu enerjiyi katlayarak çay, tatlı, vs. eşliğinde sana geri gönderince, ister istemez aranızda hayatın güzel yanlarından dem vuran bir sohbet alevleniyor. Tahminimce o pozitif enerji o gün hem benim hem de o aşçının çevresindekiler dahil bir şekilde ulaşabildiği herkese bulaşıveriyor. Bundan daha faydalı olduğum zamanlar nadirdir diye düşünmeden edemiyorum…

.

Tekrar yol… “Gözsüzce” rampası beni yanıltmıyor. Hatta bütün beklentilerimi de aşmayı başarıyor. Hayatımda ilk defa “on beş” derece eğimli, üstelik bunu tabelasıyla ilan eden bir rampayla karşılaşıyorum. Gerçekten şaka gibi. Üstelik yol o kadar dar ki, ne sağa sola manevra yapıp eğimi yumuşatacak ne de durup dinlenecek bir yer var. Üstelik tam da yolun sonuna gelmişken! Dağın arkası Aydıncık. Sıcak su, duş, yemek, uyku. Ağlasam işe yarar mı ki acaba?! Hayır yaramıyor. Öyle ya da böyle bu rampa geçilecek. Demiştim ya rampalarda bana en çok koyan yavaş gidiyor olmak diye. Şu anda resmen yeni bir standart belirleniyor bu konuda. Yavaşlıktan devrilmemek için bütün hünerlerimi sergilerken, burnumun ucundan Karayel’in kadrosuna şıpır şıpır terler damlamaya başlıyor. Ve o anda bir şey oluyor: Hayatımda ilk defa bir rampada kamyon solluyorum. Üstelik kaplumbağa hızıyla. Resmen gerçeküstü bir filmde gibiyim. Hem de ağır çekim! Derken bacaklarım iflas ediyor. Devam edebilecek miyim? Bedenime sorarsan hayır. Zihnime sorarsan o da pes etmiş gibi. Geriye kala kala bir tek deli gönlüm kalıyor! Yaklaşık bir kilometre bu şekilde tırmanıyorum ve hayatımın rampası son buluyor. Altimetreler için küçük ama benim için çok büyük bir adım!!! Kural değişmiyor: “Ne kadar az kalsa da, ne kadar alçak olsa da, kalan yolu asla küçümseme!!!” Bunların üzerine Aydıncık tam bir hayal kırıklığı. Sapada kaldığı için turizmin deforme edici etkilerinden korunup bozulmamış olacağını düşündüğüm Aydıncık, hiç de tahmin ettiğim gibi bir yer çıkmıyor. Evet, turizmden nasibini almış ama, sanki bir sahil kasabası değil de herhangi bir orta Anadolu kentinin deniz kenarına sürülmüş bir ilçesi gibi!

.

Yapacak tek şey var: Deliksiz bir uyku!

3.GÜN / AYDINCIK-ADANA / 220 KM. YOL- 1.600 M. İRTİFA

Dört günde bitirmeyi düşündüğüm yol üç buçuk günde bitecekmiş gibi görünüyor. Yol tanrısının hazırladığı sürprizleri bilemem tabii!

Aydıncık girişindeki rampa tek kelimeyle harikaydı. Acaba çıkışındaki rampa da öyle midir diye düşününce, içim titriyor. Çabucak hazırlanıp arkama bile bakmadan yola koyuluyorum. Yol yeni yapılmış. Önümde üç yüz elli metre irtifaya çıkacağım bir rampa var. Metanetle kabullenip “üçte bir” moduma geçiyorum. Al takke ver külah zirveyi buluyorum. Tam derin bir nefes alıp inişe geçiyorum ki en illet olduğum şey başıma geliyor.

Karabasanım: Önden esen rüzgâr!

Yokuş aşağı olmasına rağmen gitmiyor Karayel, öyle gıcık bir şey ki. Belalım… Sinsi rakip… Yokuş tanrı gibidir yukarıdan basar, çalışıp uğraşıp ona ulaşmaya çalışır, sonunda bir şekilde varırsın… Oysa rüzgar tam bir şeytan, ne zaman nereden çıkacağı hiç belli olmuyor ve seni seninle sınamaktan hiç vazgeçmiyor. Ha geçti ha geçecek diyorum. Ama sanki benimle alay edermişçesine, azıcık yavaşlayıp her seferinde daha kuvvetle geri dönüyor.

.

Kahvaltı yapmamış olmamın etkisi kendisini göstermeye başlıyor. Zorlanmaya başlıyorum. Yavaş yavaş deniz seviyesine iniyorum. Bundan sonrası Allah kerim. Virajı alınca kurtarıcım görünüveriyor: minicik bir bakkal. Çölde vaha gibi. Allah’ın unuttuğu yerde minicik bir bakkal ve enerji içeceği satıyor! Daha ne kanıt istersin?! Bu turların en güzel yanlarından biri de bu: Kilo endişesi yaşamadan dilediğin kadar kola vs içip, çikolata yiyebiliyorsun!

Son büyük rampaya doğru… Rüzgâr gerçekten ölümcül. Dakikalar geçmek bilmiyor. Aydıncık’tan çıkalı neredeyse altmış kilometre olmuşken ve bu hayatımın en zor altmış kilometrelerinden biri olarak kalbimdeki yerini almışken sonunda düzlük sona eriyor ve rüzgâr biraz olsun azalıyor. Artık deniz kenarından Silifke’ye doğru yol alıyorum.
Gözümü kilometre saatinden bir an bile ayırmadan, geçmekte olduğum her metreyi sayıyorum. Bir, iki, üç, beş, on, yirmi, yüz… Silifke’nin ara sokaklarına girmemle rüzgârdan kurtuluyor.

Derin bir nefes alıyorum.

Kuru fasulye pilav! Dünyanın en güzel yemeği.

Yeniden neşelenince, saat dört sularında kendimi Mersin girişinde buluyorum. Yüz altmış kilometre yol yaptım, hem de ne yol… Yalnız bu trafikte Mersin’i boydan boya geçmek biraz sıkıntı verecekmiş gibi duruyor. yine de pedallara asılıp yönümü Adana’ya çeviriyorum. eğer becerebilirsem, üçüncü günde turu tamamlamış olma şansım var. Harika…

Bu durum bana öyle bir gaz veriyor ki anlatamam. Keyfim de yerine geldi ya, arabalara otostop çeken bir öğrenciye: “Kusura bakma, yerim yok” gibi bir hareket yapıyorum, o da bana gülüyor. Sanki “vazgeçmeme” hediyem olarak her şey tekrar yoluna girmiş gibi görünüyor…

Karayel ile ilk defa bir günde bu kadar uzun bir mesafe yapıyoruz. o yüzden gittikçe daha çok gidesimiz geliyor. Artık tek sınır zaman ve karanlık. Derken kalan mesafe de yavaş yavaş eriyip yok oluyor ve sabahtan beri yaptığımız iki yüz yirmi zorlu kilometrenin ardından Karayel ile planladığımızdan bir gün önce Adana tabelasının altına ulaşıyoruz.

.

İşte oldu… Bitirdik…

Öbür gün uçağa binip görmeden, duymadan, koklamadan, hayatın kaslarımdaki gücünü hissedip onları çalıştırarak hızlanmanın coşkusunu yaşamadan, insanlara dokunup verip almadan, tatmadan, minnetle gözlerim dolmadan, doğanın azametini hissetmeden, rüzgarla kapışıp gücümün son damlasına kadar zorlanmadan ve içimin taa derinliklerinden gelen çığlıklar atmadan, aşağı yukarı bir saat sürecek, son derece teknolojik, rahat ama bir o kadar da sıkıcı bir uçak yolculuğunun ardından eve döneceğim. Ve her tur sonrası olduğu en az bir haftalık bir depresyon kaçınılmaz… Neyse, sağlık olsun, önümde kebap mabedi Adana’da geçireceğim koca bir gün var…

Bir yolculuğun daha sonuna geldim. En güzeli de, yine en taşlaşmış kalpleri bile eritecek kadar enerji biriktirdim her geçtiğim coğrafyadan, yediğim her güzel yemekten, yaptığım her samimi sohbetten…

Ne diyeyim: “Büyülüsün hayat!”

Bu arada, bisiklet çantası da daha bugün gelmiş!

Şimdi, ver elini Avustralya…

www.kartalkendirci.com