Doktor, genç kız ve yılan oğlan

İlerliyorum. Solumda, üzerinde deniz nergisi [nesli tükenme tehlikesi altında, korumaya alınmış bir bitki türü] fotoğrafı olan bir tabela, altında “Ağustos ayında açarlar. Lütfen koparmayınız.” türünde bir yazı var. Mevsim Temmuz, ortada çiçek miçek yok. Yola devam, uzakta fotoğraftakine benzeyen bir çiçek, bembeyaz, melek kanadı gibi.

 

Bugüne dek hiçbir yerde yazılmamış, yaşanmış bir öykü dinlemeye hazır mısın? Daha dün, bir anda karşıma çıkan adalı kadın anlattı.

Eskiden Yunan adalarında kasabalar, korsanlardan korunmak için kıyıdan uzakta, karanın içlerinde kurulurmuş. Eressos da bunlardan biriymiş, ta ki bir doktor deniz kıyısına yerleşmeye karar verene kadar. “Uygarlık dağdan değil, denizden gelir.” demiş ailesine. Toplamış hepsini, indirmişler deniz kıyısına, yeni bir kasabanın temellerini atmışlar bir arada.

Skala Eressou’nun [deniz kıyısındaki ya da limandaki Eressos] birbirini dik kesen sokakları, denizden tepedeki akropolise doğru uzanıyor. Sokak aralarını gezerken başka diyarlara gidiyorsunuz. Akropolis tepesinden aşağıya inerken, yenilenen bir sürü ev ile karşılaştım. Sohbet etmek istediğimde dil engeli ile karşılaştığım usta, içeriden birine seslendi. 60’lı yaşlarının ortalarında, zehir gibi zeki bakışlı bir kadın, fırladı dışarıya. Mery ile hemen kaynaştık, avlusuna davet etti. Mery, ustalar evlerinden getirdikleri zeytinyağlı yemekleri yerken, buz gibi suyun yanında kendi yaptığı enfes çilek reçelini ikram etti bana. Epey konuştuk. Sonra birden “Yazmayı çok istediğim muhteşem bir aile hikayemiz var, ister misin anlatayım sana?” deyince gözlerim parladı. Sözü kendisine bırakıyorum:

Korsanların yaşadığı dönemler, korsanlardan birisi de bizim buradan, Erossos’tan ve belli ki kaptanının gözüne girmenin peşinde: “Kaptanım, dünyanın en güzel kızı bizim kasabada yaşıyor.” Kaptan dünden razı, öyleyse yelkenler fora. Kıyıya yanaştıklarında “Siz önden gidin kızı bulun, sonra bana getirin.”diye emrediyor.

Skala Eressou’yu kuran doktor benim büyük büyük babamın kardeşiydi, o zamanlar yetim bir oğlan çocuğu evlat edinmiş, bir Türk. Bu çocuk, bir şekilde korsanların geldiğini duyup haber veriyor herkese. Köyün yaşlı kadınları haberi duyunca, güzel kızı oturdukları divanın altına saklayıp, geniş siyah etekleriyle örtüveriyorlar her yeri. Korsanlar arıyor, tarıyor kız yok. Hemen yandaki evin duvarının üzerinde yedi sekiz yaşlarında güzel mi güzel bir kız çocuğu görüyorlar. İşte bu kız benim büyük büyük annemmiş. Alıp götürüyorlar kaptanlarına kasabanın en güzel kızı diye.

“Bu daha bir çocuk, gözüm görmesin.” diyor kaptan. O sırada doktorun evlatlığı, kimsenin haberi olmadan tekrar ortadan kayboluyor. Acaba nerede diye merak ediyor tüm ahali.

Mery heyecanla anlatıyor, ben ise endişeliyim: “Sakın bizim oğlan ispiyonlamasın korsanlara genç kızın nerede olduğunu.” Avludaki tek Türk olarak, ne olacağını can kulağı ile dinliyor, oğlanın yapabileceği her şeyden sorumlu hissediyorum kendimi. Çıktı yine içimdeki memur! Mery devam ediyor.

Küçük oğlan, eski Eressos kasabasına ulaşıp oradaki yetkililere haber veriyor bu kez, gelip destek olsunlar diye sahil kasabasındaki dostlarını. Bizimkiler deniz kıyısında yaşıyorlar, hatırlıyorsun değil mi? O sırada, Eressos’tan yardım gelmesine gerek kalmadan korsanlar gemilerine atlamış, denize açılmışlar bile. Ancak küçük kızın annesi, yani benim büyük büyük büyük annem yaşadığı şokun etkisiyle korsanların liderini lanetliyor, iki yıl sonra kaptan denizde boğularak can veriyor. Peki bizim oğlan nasıl ulaştırabiliyor haberi kasabaya sence, hiç düşündün mü? O kadar kısa sürede Skala Eressou’dan Erossos’a ulaşmak imkansız; araç mı var o yıllarda. Bunu ancak bir yılan yapabilir kıvrıla kıvrıla, hızla ilerleyerek!

Gerçekten de, çocuğun istediği zaman bir yılana dönüşebildiğine inanıyor olabilir mi Mery? Adalılar sanki farklı diğerlerinden; bizim görmediklerimizi gören gözler, duymadıklarımızı duyan kulaklar, inanmadıklarımıza inanan yürek vermiş onlara Midilli, ruhlarına cesaret üflemiş Ege Denizi.

§

BÜYÜK KAYIP

Gelin en başa dönelim. Skala Eressou; Sappho’nun doğduğu kasaba, zaman içinde terkedilmiş. Yıllar sonra doktor tüm akrabalarını taşıyıp yerleşinceye kadar kimseler yaşamamış buralarda. Bugün capcanlı bir sahil kasabası, arkasını yasladığı tepenin zirvesinde akropolis yer alıyor. Tırmanmaya başlayacağım yere gelinceye dek, deniz kıyısından yavaş yavaş yürüyorum. Hava kapanmaya başladı, ısı biraz olsun düştü. Öğlene yaklaşıyoruz. Garip bir gün, gecesine ay tutulacak. Güneşin sıcağını seyrelten bulutlar, tırmanış için ideal bir ortam sağlıyor. Sağımda deniz, kıyı boyunca dizilmiş çeşit çeşit Sappho heykeli. İlerliyorum. Solumda, üzerinde deniz nergisi [nesli tükenme tehlikesi altında, korumaya alınmış bir bitki türü] fotoğrafı olan bir tabela, altında “Ağustos ayında açarlar. Lütfen koparmayınız.” türünde bir yazı var. Mevsim Temmuz, ortada çiçek miçek yok. Yola devam, uzakta fotoğraftakine benzeyen bir çiçek, bembeyaz, melek kanadı gibi. Cep telefonuna takılan makro merceğimi çıkarıp deniz nergisinin çok yakın fotoğrafını çekiyorum. “Ne şanslıyım, mevsiminin dışında bu muhteşem çiçeği görmek nasip oldu.” diye geçiriyorum içimden.

Biraz daha ilerleyince yolun sonunda bir liman kilisesi. Balıkçılar denize açılmadan önce burada dua ediyorlar. Bir mum yakıyorum. Keçi yolundan Akropolis’e doğru tırmanırken binbir çeşit çiçek çıkıyor karşıma. Elimi cep telefonuma atınca bakıyorum ki merceğimin kapağı yok, KAYIP!

Daha önce de birçok kez kaybetmenin eşiğinden döndüm, acaba bu sefer bulabilecek miyim? Canım sıkıldı. Her şey mükemmelken, şimdi bunun ne lüzumu var. “Ahhh…” diyor memur, “Kaç kere kaybettin, ders çıkaramadın, malını korumayı öğrenemedin bir türlü.” Memur çocuğu “Aman canım ne önemi var, bir kapak sonuçta, alınır yenisi.” diyecek gibi oluyor, memur hırlıyor, memur çocuğu tısss…

Aynı rotanın tersini yürüyor, her yere bakıyorum, keçi yolu, liman kilisesi, nergis, heykeller. Yok, yok, yok, KAYIP… Çaresiz geri dönüyorum, yola devam. Akropole kadar kapağın anısını sırtımda bir kambur gibi taşıyorum. Memur dır dır dır beynimi yiyor tırmanış boyunca: “Seni sorumsuz seni!”

Zirve. Ege Denizi göz alabildiğine uzanıyor, 360 derece huzur. O da ne, ileriden bir ses geliyor. Çocuk sesi mi bu? Ama olamaz, hangi çocuk buraya çıkar ki. Ses bir duyuluyor, bir yok oluyor. Hayal mi görüyorum? Bir kayanın üzerine oturup, Ege’nin sonsuzluğuna bırakıyorum kendimi. Rüzgar, kulağımı sıyırıp geçerek uğulduyor. Sonra yine aynı ses, sanki birkaç çocuk gülüyor. Etrafa bakıyorum yine, kimse yok.

İniş başlıyor, bir Umut, yerlere bakmaya devam, belki bulurum merceğimin kapağını. Rotayı takip ediyorum: keçi yolu, liman kilisesi, deniz nergisi… Kapak yok. Deniz Nergisi de yok. Deniz nergisinin olduğu yerde iki çocuk var. “Ahhh… diyorum, kopardılar mı güzelim çiçeği?” O da ne ellerindeki? Benim mercek kapağımla oyun oynuyorlar, keyifleri öyle yerinde ki. Biri kapağı diğerine yuvarlıyor, öbürü alıp karşısındakine. Oyunlarını bozmadan nasıl alacağım ellerinden?

“Çocuklaaarrr…” diyorum, “Size top alsam, verir misiniz o kapağı bana?” “Elbette.” diyorlar. Adlarını soruyorum, birisininki Luca Can diğerininki Çınar. Koşup bir top alıyorum bakkaldan, döndüğümde çocuklar gitmiş. “Yaramazlar.” diyorum içimden “Hani söz vermiştiniz bana?”

Geri dönecekken, bir hışırtı duyuyor, kafamı çeviriyorum. Deniz nergisi yerli yerinde duruyor, dibindeki çınar ağacı da. Hışırtının olduğu yere doğru uzanınca irkiliyorum, hızla kaçan yılanın kuyruğunu görebiliyorum sadece.

Liman Kilisesi

§

ARTIK BAŞKA ACI YOK AŞKIM. SADECE HUZUR, SONSUZA KADAR.

Yıllar önce “kötü hastalığa” yakalandığında, babamı sürekli hastaneye kaldırmak zorunda kalıyorduk. O gün yer bulamayınca çocuk bölümünde bir odaya yerleştirdiler babamı: “İlgi!” diye seslendi anneme, hiç pişmanlık duymayan bir ses tonuyla, “Ben çok güzel bir hayat sürdüm, kalan canımı Allah alsın bu çocuklara versin.”

Yıllar sonra internette bir kampanyaya rastladım. Luca Can’ın iyileşmesi için fon toplanıyordu. Hiç karşılaşmadığım ama kalben tanıdığım ailesi, yeryüzünde denenebilecek her tedaviye başvurdular. Önce can verdikleri oğullarına, bütün sevgilerini akıttıklarına tanık olduk zaman içinde. Uzak da olsak, birazcık olsun yanlarında durmaya çalıştık.

Sosyal medyadaki paylaşımı gördüğüm o an…

Luca Can Özkırımlı-Larsson 18 Mart 2013 – 05 Temmuz 2018

Canım Luca’nın babasına ve annesine bir ses etmek, belki omuzlarına dokunmak istedim. Yapamadım.

Luca Can ile yaşıtı olan oğlum Çınar tanışsınlar birlikte Lego oynasınlar istemiştim hep.

Artık, Luca Can, Çınar ve iyi kalpli yılan oğlan; Eressos’un bağrında, Ege Denizi’nin sonsuz kollarında huzur içinde oyun oynayabilecekler, istedikleri zaman.

Luca Can’ın annesinin dediği gibi: “No more pain now my love. Only peace, forever. / Artık başka acı yok aşkım. Sadece Huzur, sonsuza kadar.”

 

 

 

 

 

Instagram, Facebook ve Twitter: @memurcocugu1972