YAZARLAR

Sevgiye, sevgiliye, sevmeye dair…

Tuhaf bir şekilde, “şiddet”e karşı alınan tavır ya yeni bir “şiddet”ten ibaret oluyor… Yahut zaten “şiddet”i makul veya mazur görebilen şiddet ortaklığı!

“Sevgililer Günü” eski bir adet ya…
Ben de sevgilerinizi eski yazılarımla kutlamış olayım.
“Sevgi”nin bin çeşidi var ya…
Bu yazı çeşit çeşit sevgiyle, sevgiyle 2011’den.

***

Sevgi dediğin, sırf “sevgili”ye dair değil.
Sevgili” dediğin, öyle bir güne sığmaz.
Sevgili, sevgi” dediğin, sadece sevgiliyle başlamaz, orada kalmaz.
 
100 yaşında, 31 yıl önce alınıp da götürülen oğlu Cemil’in özlemiyle, sevdasıyla, aşkıyla, elbet onca yaşa akmış gözyaşıyla, ama vakur bir sabırla utançlarımızı didikleyen bir Berfo Ana, ne güçlü bir sevgi, ne kadim bir sevgilidir.

Elinde ıslak fanila, 7 yıldır, bir jandarma karakolundan kayıplara karışmış oğlu Tolga’nın akıbetini arayıp duran Kadriye Hanım da öyle.
Toplumsal bellek” diyerek, hepimize hafıza ve hukuk vermek için bir hakikat imecesine koyulan, onca “sevgili” kaybımızın “Sevgili” eşleri, çocukları da.
 
Nasıl sayacağız, bir kamyon kasasından bir somun ekmekle yollara dökülen isimsiz işçilerin sevgililerini.
Bir “organize sanayi” patlamasında, hani ekonomi büyürken, paramparça, kül olmuş işçilerin “sevgili” anaları, eşleri, kardeşleri, evlatları da sevgilerini o mezarlara gömüp hemen unutmaya yatmadılar ki.

Bir santral kıyısında toprak altındaki “sevgilileri”nden bir fısıltı bekleyenlere, ölümün normal ve makul olduğunu soğuk soğuk izah edebilecek kadar güçlü bir kalemimiz, sert bir kalbimiz olabilir mi; kendi sevgilerimiz, sevgililerimiz de o kalplerde atarken.
 
Bir cezaevi kapısına koşturduğumuz sevgilerimiz, sevgililiklerimiz “Herkesin bir ötekine verdiği acılar”ın farkında olacak mı; kendi sevgilerine, öfkelerine, isyanlarına sımsıkı sarılırken.
 
Peki “sevgili çocuklar”?
“Sevgili çocukları, çocuk sevgilileri” yazmışım:
“Neredeyse aynı saatlerde…
15 yaşındaki Nurten İngilizce’den 3 aldı, sınıf penceresinden atladı.
14 yaşındaki Sadık, kız arkadaşıyla buluşması engellenince kendini asmıştı; cenazesi kaldırıldı.
9 gün önce yatılı okuldan kaybolan 10 yaşındaki Umut’un cesedi foseptik çukurundan çıktı.
14 yaşındaki Mehmet Nuri, muhtemelen jandarmalarca, sırtından vuruldu.
Hakkari’de mayın patladı, 5 yaşındaki Yaren babasız kaldı.”
 
Yaren’i bir gün önce de fotoğrafıyla kucaklamıştım bu sütunda.
Babası Uzman Çavuş Fatih Aydoğdu iki arkadaşıyla birlikte mayınla öldürülmüştü. Birinin bir günlük bebeği vardı; diğerinin eşi hamileydi.
Şimdi Yaren 6, bebek bir yaşında; babasız bir bebek daha kâh gülümsüyor, kâh ağlıyor olmalı. Ömürleri uzun, sevgileri çok olsun.

Fatih Aydoğdu, sevgili kızının resimlerini Dernek Başkanı Merdoğlu’na yollarken şöyle bir not düşmüştü, ölmeden hemen önce:
“Kızımın ağlamak üzere olduğu resmi bilgisayarda artalan ayarladım. Böylece, her açışta, ‘kızım beni bekliyor’ diye kendime daha çok dikkat ediyorum.”

Cumartesi, doğum günüymüş Fatih Aydoğdu’nun.
“Sevgili eşi”, Facebook’ta “sevgi dolu” bir klip hazırlamış sevgiye dair fotoğraflarıyla.
Şu seslenişle birlikte:
“İyi ki doğdun. Benim oldun bu hayatta ve kısa da olsa mutluluk denen şeyle tanıştım. Anladım ki o yalanın günahı sensiz çekilmiyormuş. Sana verebileceğim bir hediyem yok ama ulaştırabileceğim bir tek cümle var:
Seni seviyorum!”

***

Bu yazım da 2015’den. Başlığı “14 Şubat Anneleri” imiş.

***

Binlerce “cinsel saldırı…”
Binlerce “taciz ve tecavüz…”
Binlerce “çocuğun cinsel istismarı…”
Binlerce “reşit olmayanla cinsel ilişki…”
Bu başlıklarla Adalet Bakanlığı “istatistik” tutuyor.

O binlerce isimsiz kadın, genç kız ve çocuk da bir anda “Özgecan” oldu.
Annesinin emekçiliğinin desteğiyle, yarı bursla “Psikoloji” okuyan, küçük kızımdan da küçük genç kız, “psikolojisi bozuk” erkek şiddetinin ortasında boğulmuş, can vermiş, çığlık atmış, sessiz kalmış binlerce kadın ve çocuğun elinden tutup önümüze getirdi.
Onlarla yüzleşmek, bu utancı paylaşmak yerine kimimiz hemen kusuyor:
Hemen asalım, diyenler…
Kurbanların, mağdurların cinsel veya etnik kimliğinde “makul sebep” arayanlar.
 
Tuhaf bir şekilde, “şiddet”e karşı alınan tavır ya yeni bir “şiddet”ten ibaret oluyor…
Yahut zaten “şiddet”i makul veya mazur görebilen şiddet ortaklığı!
Elbette herkes bu iki uçta değil.
O vakit bu iki uçta olmanın “kesinliği”ne de sahip değil.

Özgecan’ın ardında dizilen isimsiz kurbanlara; başörtülü, başörtüsüz kadınlara, genç kızlara, kız ve erkek çocuklara; taciz-tecavüz, ensest karşısında suskunluğa gömülen, intihara sürüklenen, sessiz sedasız gömülenlere; cezaevinde cinsel saldırıya uğrayanlara…
En modernleri dahil, işyerinde mobbing ve tacize maruz kalanlara, aşağılananlara, altta, aşağı ve hatta aşağılık görülenlere bir bakın.
O kadar çoklar ki.

Bu cehennemi değiştirme yolu, isterse çok sevgili olsun, “erkek üstünlüğü”ne temel itirazla başlar.
Sadece kadınların değil, erkeklerin de itirazıyla; hukukun itirazıyla.
Esasen “üstünlükler”e itirazla başlar!
 
 
Tamam da, nerede?..
Doğduğun yahut kurduğun ailede mi?
Okulda mı?
Askeriyede mi?
İşyerinde mi?
Statlarda mı?
Hangi birinde, nasıl?

“Kültürlü erkek muhabbetleri” bile bir yerinde kadının aşağılanmasına, “cinsel nesneleştirilmesi”ne koşuveriyorsa…
Ailede, askerde, işyerinde, işsizlikte ezilmiş milyonlarca erkeğin bulabildiği birkaç “üstünlük” fırsatından biri, milliyeti, dini kimliği, memleketi, futbol takımı dışında, esas “erkeklik” ise…
O diğer “üstünlükler” bile hep “erkeklik”le birleştirilip ifade ediliyorsa…
Nereden başlayacaksın itiraza?
Özgecan’ı katledenin silahlı fotoları o “erkeklik”in ne olduğunu göstermiyor mu?
 
“Şiddet, baskı ve dayatma mercii kocalar” karşısında sinen, onları onaylayabilen, dahası “kadını aşağılayan oğullarına” hayran ve kurban anaların da artık bu hallere isyanı olmalı.
“Kayıp çocukları”nın hakkını, hakikatini yıllardır kovalayan Cumartesi Anneleri gibi…
“Kayıp insanlıklar”ın, çocukların, kızların, kadınların hakkı hukuku peşine düşmüş 14 Şubat Anneleri gibi!


Umur Talu Kimdir?

Galatasaray Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü mezunu olan Talu, genç yaşında Günaydın, Güneş, Cumhuriyet, Milliyet ve Hürriyet gazetelerinde önemli görevlerde bulundu. Milliyet Gazetesi’nde Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Milliyet, Star, Sabah ve Habertürk gazetelerinde yıllarca köşe yazıları yazdı. 1996’da Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin (TGC) Türkiye Basın Özgürlüğü ödülünü aldı. 1998 ve 2000 yıllarında TGC Yönetim Kurulu’na seçildi, 2001 yılında TGC Başkan Yardımcısı oldu. 2004 ve 2005 yıllarında yılın köşe yazarı seçildi.