YAZARLAR

Ölüler ülkesi yazıları... 'Kadının fendi' kayıplarda

Kuzey Mezopotamya’da erkekler birkaç yerde toplanarak seramik üretmeyi ve bu seramikleri İran düzlüklerinden Akdeniz kıyılarına kadar göndermeyi başardılar. Erkekler bir alanı ele geçirmiş ve katma değer yaratmayı bilmişlerdi. Aynı dönemde bu işleri organize eden, birkaç köyden sorumlu erkek şefler de ortaya çıkmıştı. Sonra sulamalı tarım icat edildi. İşte size insanın büyük belası; ihtiyaç fazlası, yani artı ürün.

Efendim Cumhuriyet’e giden bu meşakkatli yolda, bir önceki yazımızda Neolitik Devrime kadar gelmiş, en azından besinin evcilleştirilmesinden önceki süreçte, yani avcı-toplayıcı yerleşik toplumlarda, kurucuları onurlandıran bir “ata kültü” uygulamasından bahsetmiş ve toplumsal statüden sosyal statüye uzanacak maratonun başlangıç çizgisini çekmiştik. Uzun boylu (!) bir arkadaşın dediği gibi; durmak yok yola devam.

Birkaç milyon yıl boyunca bitkiler ve meyvelerle haşır neşir olan kadının, yerleşik hayatta da bu rolü başkasına kaptıracak hali yok. Zaten yarı yerleşik evrede, aynı bitkinin yanında uzun süreler-bazen bir iki mevsim- geçiren kadınların, eski tecrübelerinin yanına yeni bilgiler kattıkları da düşünüldüğünde, dört mevsim aynı yerde oturulduğu vakit, evcilleştirmenin anahtarının da sahibi olduğu kolaylıkla tahmin edilebilir.

Bitki filizlenir, büyür, başak verir, toprağa düşer, mevsim değişir, yine filizlenir. Kadınlar hamile kalır, bebek gelişir, doğar, büyür, mevsim değişir, kadınlar yine hamile kalır. Bir bitkinin gelişmesi ile bir bebeğin oluşması, yani üreme ve çoğalma aynı şeydir ve ikisi de görüldüğü üzere kadınların birer mucizesidir. Neolitik toplumların bu durumun hakkını fazlasıyla vermiş olduğunu söylemekte sakınca yok. Zira başta hamile ve doğuran olmak üzere, her yaştan her biçimden örnekler sunan kadın figürlerinin Neolitik Çağ’ın bir nevi alamet-i farikası olması bu durumu ispatlar vaziyettedir.

Üstüne üstlük, çağın yeni icatları olarak görülebilecek iki önemli endüstri de kadınların eline bakmaktadır. Seramik ve dokuma. Evcilleştirilen ketenden ve evcilleştirilen koyunlardan elde edilen ipler, ağırlıklı tezgahlarda işlenip, kadınların elinde birer dokuma kumaşa dönüşürken, aynı eller kaliteli toprağı şekillendirerek hanenin kap kacak ihtiyacını da karşılamayı başarıyorlardı. Besleyen-doyuran ve giydiren kadının, toplumda en önemli yeri işgal ettiğini görmek kolay. Hala keskin bir hiyerarşiden söz etmek pek mümkün görünmese de, kadının saygı duyulan belirgin bir konumu olduğunu söyleyebiliriz.

Peki ne oldu da bu zalim dünya her gün taciz, tecavüz haberleriyle, kadına şiddetle, kadın cinayetleriyle doldu da taştı? Anlatayım sevgili okuyucu, anlatayım da buradan bir çıkış yolu bulamasak bile derdimizi paylaşmış oluruz.

Aşağı yukarı MÖ 6000’lerde, Kuzey Mezopotamya’da, erkekler birkaç yerde toplanarak seramik üretmeyi ve bu seramikleri İran düzlüklerinden Akdeniz kıyılarına kadar göndermeyi başardılar. Artık hanede bir kadın uğraşı, yerini toplumda bir erkek işine bırakmıştı. Üstelik seramiklerin değiş tokuşu ile yepyeni besinler, türlü hammadde ve aletler geliyordu. Erkekler bir alanı ele geçirmiş ve katma değer yaratmayı bilmişlerdi. Aynı dönemde bu işleri organize eden, birkaç köyden sorumlu erkek şefler de ortaya çıkmıştı. Sonra sulamalı tarım icat edildi. Artık bitkilerin büyümesi için yağmurlara ve nehir taşkınlarına gerek duyulmuyordu. Nehirden toprağa kazılan bir kanal, doğru planlandığı taktirde, doğanın bütün görevlerinin yerini tutabiliyordu. Üstelik bu sulama biçimiyle, öncekine nazaran kat kat ürün alınabiliyordu.

İşte size insanın büyük belası; ihtiyaç fazlası, yani artı ürün. Sulama kanallarını erkekler açtı, ürünün fazlasını erkekler depoladı, uzak mesafelere artı ürünü erkekler götürüp değiş tokuş yaptı, erkekler yepyeni lezzetler-yepyeni hammaddeler getirdi, artı ürünü korumak için erkekler silah kuşandı. E bu erkekler işlerini doğru yaptıkları zaman, kadına, kadının tohumla ilişkisine, üreme ve çoğalmanın büyüsüne hiç ama hiç ihtiyaç kalmadı. Günlük hayattaki köşe başları erkek bedenine dayalı erkek işleri ile doldu. Kadının toplumda görünen rolü kalmadı. Bu erkek işlerinin aynı zamanda; başta tüccar, asker ve ruhban sınıfı olmak üzere, sınıf toplumunun, din kavramının ve devlet denilen belanın da yaratıcısı olduğunu ekleyivereyim şuraya. Bu süreçte (kabaca Kalkolitik Çağ boyunca), köyler- kente, evler-anıtsal yapılara, şefler-krala, ritüeller de dine dönüştü.

Neolitik Köy

Efendim artık inanç sahibi, varlıklı, uzak coğrafyalar ile ilişki kurabilen, askerlerin koruduğu şehirlerde yaşayan insanlarız. Eh yarın Cumhuriyeti ilan ediyoruz o zaman. Yok canım, yok efendim ne Cumhuriyeti? Kadının ikinci plana atıldığı bir yerde cumhuriyetten bahsetmek ne mümkün? Bizi ancak krallı-rahipli erkek egemen toplumlar ve bunların hiç durmaksızın birbiri ile yaptığı savaşlar karşılar. Gücü yetenin, dişi kesenin.

Tunç Çağı kültürleri, özellikle de Mezopotamya kültürleri hakkında söylenecek çok şey var. En önemlisi mülteci sorunu üzerine nice doyurucu-ders verici örnekler tam da bu çağda mevcut ama bu konuyu isterseniz bir başka yazı dizimize bırakalım. Tarihi hızlıca (iki bin yıl kadar) ileri sarıp, evimize, Ege kıyılarına çabucak bir bakış atalım.

Anadolu’dan kıta Yunanistan’a, Kıta Yunanistan’dan Anadolu’ya, Balkanlardan Trakya’ya, Kafkaslardan Trakya’ya, Trakya’dan Anadolu’ya… İnsan her sıkıştığında oradan oraya göçmüş durmuş. Yeni evinde huzur aramış, bulmuş. Bulamamış göçmüş. Bu döngü binlerce yıl aynı şekilde sürüp durmuş. Nihayetinde MÖ. 1. Binyıl ‘da Ege kıyılarında büyük göçler son bulmuş.

Farklı kültürlerden gelen bilgilerle yavaş yavaş dolan Ege Denizi, bugün adına klasik denilen bir dönemi doğurur. Denizin iki yakasında kurulan kentler gittikçe büyür, gelişir. Sözlü anlatımlar yazıya, kurallar yasaya, düşünceler felsefeye, değerli madenler de basılı paraya dönüşür. Gemilerle çıkılan yolculuklar, anakenti besleyen kolonilere yol açar. Bugünkü İspanya, Portekiz, Fransa, İtalya kıyıları ile Karadeniz’in tamamında kurulan yeni yerleşimler, Doğu ile Batı arasındaki modern iletişimin ilk adımlarını atar. Mimarlık-mühendislik gibi temel bilgiler, resim-heykel-mozaik gibi sanat türleri, ilk bilim tartışmalarına ev sahipliği yapan; tıbbın, ekonominin, siyasetin ve hatta savaş sanatının eğitimi verilen felsefe okulları, cinsel estetiği tartışan insanlar. İnsanlık tarihinin belki de en önemli eşiklerinden bir tanesi...

Yazar efendi her şey hazır, kur artık şu cumhuriyeti, daha bunun adayı var, seçimi var, seçimleri kabul etmemesi var, referandumu var, üstüne bir de yıkılması var; yetti gayrı, diye bağırdığınızı duyuyorum. Duyuyorum lakin elim kolum bağlı. Bu kadar bilgili, görgülü Egeli atalarımızın, birbiri ile sürekli didişen, aralarında bir birlik sağlayamayan, hepsinin şahsına münhasır istekleri, arzuları, hataları, kabahatleri olan bir dolu kentte yaşadığı gerçeği de var. Kısacası yerliler ama milli değiller.  Ne yapalım, bir dahaki yazımızda milli olanını bulup şu işin sonunu olmasa da olacağını bir bağlayalım.

Söylencemiz sürecek. VİYA BÖYLE !


Selim Martin Kimdir?

Selim Martin 1981 Uşak doğumlu. Lisans ve yüksek lisans eğitimini Dokuz Eylül Üniversitesi'nde Arkeoloji üzerine yaptı. Aynı üniversitede Arkeoloji Bölümü'nde Öğretim Görevlisi olarak çalışmakta. Prehistorya, Bilişsel Arkeoloji, Mezopotamya Arkeolojisi, Tarihsel Coğrafya ve Mitoloji gibi temel Arkeoloji konularının yanında tekstil, mozaik, resim gibi sanat ve tasarım alanlarında da çeşitli dersler yürütmekte. Eğitim ve iş hayatı boyunca çeşitli bilimsel ve sanatsal projeler ile kültürel etkinlikler içerisinde yer aldı ve özellikle Batı Anadolu coğrafyasında eğitim ve kültürel amaçlı geziler düzenledi. Uzun yıllar, arkeolojik alanlarda ve çeşitli bilimsel çalışmalarda belgeleme amaçlı fotoğraf çekmekle beraber, sanatsal anlamda kişisel fotoğraf sergileri açtı ve çeşitli eserleri karma sergilerde de yer aldı. Arkeoloji ve Mitoloji alanlarında kitapları ve bilimsel yayınları olan ve çeşitli ulusal gazete ve dergilerde mitoloji konulu yazılar kaleme alan Selim Martin evli ve bir çocuğu var.