YAZARLAR

Neoliberalizm sorgulanıyor

Vardığımız noktada sorun sadece çalışanlara ait değil sistemik bir hal aldığı için enflasyon karşıtı kemer sıkma tedbirlerinin hem teorik hem pratik olarak geliştiricisi ve uygulayıcısı olan uluslararası teknokrasi, bu görüşünde -muhtemelen dönemsel- bir revizyona gidiyor. Zira anemik enflasyon, korona salgını sonrası örneğin Avrupa’da deflasyona dönmek üzere. ABD’de ise henüz bir canlanma belirtisi yok.

2008 sonrası merkez siyasetlerin gerilemesi

2008’deki küresel finansal kriz sonrasında belirlenen ana akım politika tepkisi, daha fazla neoliberalizm olarak şekillenmişti. (1) Ancak pozitif sonuçlar vermediği tescillenen bu politika setinin kriz sonrasında da değişmeden uygulanmaya devam edilmesi siyaseten liberal merkez siyasette önemli hasarlara yol açtı.

Daha ilginci, neoliberal politika setinin gözden düşmesini sağlayan çoğu yerde sosyalist sol değil milliyetçi-muhafazakar sağ oldu. 2008 krizi sonrası kemer sıkma tedbirlerinin yarattığı ekonomik zorluklar pek çok ülkede milliyetçi-muhafazakarların ya güçlenmelerine ya da iktidara gelmelerine neden oldu. Milliyetçi-muhafazakar sağ, ciddi bir siyasi girişimcilik atağı yaparak, solun bıraktığı boşluğu doldurdu ve hatta kimi yerlerde neoliberalizm sorgulamasını (hemen hiçbir yerde kapitalizmi sorgulamadan) ulusal bir kapitalizm yaratma girişimine dönüştürdü.

Bu sıraladıklarım, pek çok liberal demokrasinin gerilemesinin ve 2008 krizi sonrasında tırmanışa geçen yeni küresel otoriterleşme dalgasının da arka planını oluşturmaktadır. Olası yanlış anlaşılmaları önlemek için küçük bir not düşeyim: ‘Neoliberalizm güçlü iken demokrasi de güçlüydü, neoliberalizmin sorgulanması, otoriterlikle el ele gidiyor’ gibi bir argümanı savunmuyorum. Bu, piyasa ekonomisi ile demokratikleşmenin el ele gideceğini savunan liberal perspektifin bir argümanı olabilir.

2008 sonrasında liberal demokrasinin geriliyor olması, 2008 öncesindeki devlet biçiminin otoriter olmadığı anlamına gelmiyor. Liberalizm ile demokrasinin birbirini tamamlayan değil birbirinin altını oyan iki kavram olduğunu bir kenara koysak dahi liberal demokrasi zaten epeydir otoriter bir devlet biçimine bürünmüştü. Yakın dönemde yaşanan prosedürsel demokrasinin de aşınarak otokratik eğilimlerin güçlenmesidir. Bu konuyu ileride daha geniş tartışmak üzere şimdilik parantezi kapatayım.

Kısacası bu kısımda söylemek istediğim şu: Neoliberalizmin sorgulaması zaten korona salgını öncesinde de başlamıştı.

ENFLASYONSUZLUK BAŞA BELA

ABD ve Avrupa’da 1980’lerden beri görülen ‘büyük itidal’ (great moderation) dönemi ekonomilerin istikrar kazanması, yani enflasyon ve büyümede büyük oynaklıkların ortadan kalkmasıyla tanımlanıyordu. Ta ki 2008 krizine kadar! Bu tarihten sonra ekonomik büyümede (genellikle aşağı yönlü) büyük oynamalar yaşanmasına rağmen enflasyon bir türlü canlandırılamadı.

Bu, ABD’de 1970’lerden beri emek verimliliği artarken reel ücretlerin anlamlı bir şekilde artmamasının, yani çalışanların gün yüzü görmemesinin bir sonucudur. Ancak vardığımız noktada sorun sadece çalışanlara ait değil sistemik bir hal aldığı için enflasyon karşıtı kemer sıkma tedbirlerinin hem teorik hem pratik olarak geliştiricisi ve uygulayıcısı olan uluslararası teknokrasi, bu görüşünde -muhtemelen dönemsel- bir revizyona gidiyor. Zira anemik enflasyon, korona salgını sonrası örneğin Avrupa’da deflasyona dönmek üzere. ABD’de ise henüz bir canlanma belirtisi yok.

Merkez Bankası bağımsızlığı ve enflasyon hedeflemesi ile geçen 30 yıl sonucunda varılan nokta bu.

KORKMAYIN BORÇLANIN, HARCAYIN

Sözü geçtiğimiz hafta Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nın Washington’da yapılan yıllık toplantısına getirmeye çalışıyorum. Bu yılki toplantıya elbette korona salgını ile gelen ekonomik zorlukların ne kadar derin olacağı ve buradan çıkış için geliştirilmesi gereken politika tepkisinin ne olması gerektiği konuları damgasını vurdu.

Dünya Bankası baş ekonomisti Carmen Reinhart, politika yapıcılara -mealen- ‘korkmayın borçlanın, harcayın’ tavsiyesinde bulundu. Bu, kariyerini şimdi söylediklerinin tam tersini savunarak kuran biri için ilginç bir adımdı.

IMF’E BİR HALLER OLUYOR

IMF Başkanı Kristalina Georgieva ise, yakınlarda verdiği bir röportajda korona salgını ile ortaya çıkan ekonomik krizin 2000’lerde Dünya Bankası direktörü olarak Rusya Federasyonu’nda görev yaptığı dönemi hatırlattığını belirterek, Şok Terapi ile kapitalizme geçen Rusya’da 2000’li yıllarda halen bazı kasaba ve köylerde yapısal işsizliğin ancak insanların ölmesi ile azaldığını vurguladı. Georgieva günümüzde kemer sıkma politikasının devam etmesi durumunda bu tip bir kalıcı işsizliğin oluşabileceğini ima ederek, Fon’un mali yardımlar için büyük bir ‘bazukaya’ ihtiyacı olduğunu savundu.

IMF’deki bu sorgulama korona ile başlamadı. 2016’da sermaye kontrollerinin bir politika aracı olarak kullanılabileceği gündeme gelirken, IMF uzmanlarının sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi ve artan gelir eşitsizliğinin -yani neoliberalizmin sonuçlarının- büyümeyi olumsuz etkiliyor olabileceğini keşfi yine 2016’da gerçekleşmişti.

IMF’nin 2017’deki Mali İzleme Raporu, bir adım daha atarak gelir dağılımındaki eşitsizlikleri azaltmak için üç temel politika önermişti: (i) Gelire göre artan oranlı vergilendirme, (ii) evrensel temel gelir, (iii) daha eşitlikçi bir eğitim ve sağlık sistemi için kamu harcama politikasının düzenlenmesi.

2008-2015 arasında IMF baş ekonomisti olan Olivier Blanchard 2019’a gelindiğinde kemer sıkma politikasının terk edilebileceğini ve borçlanarak altyapı yatırımlarına girişmenin bir ‘günah olmayacağını’ savunmuştu.

TARTIŞMANIN DEVAMI

Benzer örnekler çoğaltılabilir ancak bir eğilim olarak hakim paradigmadaki aşınmayı tespit etmek, bu yazının sınırı içinde yeterli olacaktır. Henüz bir paradigma değişiminden söz etmenin erken olduğunu da eklemeliyim. Tartışmayı sürdürmek için -en az- iki konuyu daha ele almak gerekiyor.

İlki, bu yazıda anlattığım aşınmanın büyük ölçüde erken kapitalistleşmiş ülkeleri kapsadığı. Yani aralarında Türkiye’nin de olduğu ‘yükselen piyasa ekonomileri’ olarak adlandırılan geç kapitalistleşmiş ülkeler için henüz yukarıdaki sorgulamanın bu kadar açık yapılmadığı.

İkincisi ve belki de daha önemli olanı, IMF ve Dünya Bankası yöneticilerinin söylemlerindeki bu değişimin ne anlama geldiği: Neoliberalizmin krizinden ya da bir tür post-neoliberalizm dönemine geçişten mi bahsediyoruz? Yoksa yaşanan neoliberalizm içi bir sorgulama ya da tadilat girişimi mi? Yoksa önlemler sadece korona salgını ile oluşan bu özel konjonktürle mi ilgili?

 Bu iki konuyu tartışmaya önümüzdeki haftalarda devam edeceğim.

 (1) 2008 krizini ve sonrasında şekillenen politika tepkisinin detaylarını merak eden okuyucu, Ali Rıza Güngen ile kaleme aldığımız, ‘Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği’ başlıklı kitabımıza bakabilir.


Ümit Akçay Kimdir?

Doç. Dr. Ümit Akçay, Berlin School of Economics and Law'da (HWR Berlin) ders vermektedir. Daha önce İstanbul Bilgi Üniversitesi, ODTÜ, Atılım Üniversitesi, New York Üniversitesi ve Ordu Üniversitesi’nde çalıştı. Akçay, Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği (Ankara: Notabene, 2016) kitabının ortak yazarı; Para, Banka, Devlet: Merkez Bankası Bağımsızlaşmasının Ekonomi Politiği (İstanbul: SAV, 2009) ile Kapitalizmi Planlamak: Türkiye’de Planlamanın ve Devlet Planlama Teşkilatının Dönüşümü (İstanbul: SAV, 2007) kitaplarının yazarıdır. Akçay, güncel olarak uluslararası siyasal iktisat, merkez bankacılığı ve finansallaşma alanlarıyla ilgilenmektedir.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR