YAZARLAR

Müslüman dindar kadınlar için 8 Mart'ın önemi

Sokağa çıkan kadınlar dine karşı söz kurmuyor, ataerkiye itiraz ediyor. Dindar kimliğiyle Medeni Yasa'nın değiştirilmesine itiraz eden kadınlar da dine karşı duruş sergilemiyor. Erkek egemenliğini kuran patriyarkal geleneği kırmak için mücadele ediyor. Dindar kadınların hiç değilse Mücadele suresinin ilk dört ayetini hatırlayarak kadın eşitlik mücadelesinde paydaş olması gerektiğini düşünüyorum.

Gelenek değişir. Doğal olarak değişir gelenek ve tüm kültürel unsurlar. Değişme, yeni koşullara uyum sağlama becerisi belirler hayatta kalışını. Ve güçlenebilmesini. Yaşayan değişir çünkü. Değişmez hale getirilişi ise yok oluşa doğru bir yolculuğa çıkıldığını düşündürmeli herkese. Kısacası kültür ve gelenek söz konusu olduğunda değişebilme kabiliyetine sahip olanın gelişebilme, yüksek kültür düzeyine ulaşma olasılığını yakalama şansı olacağını söylemek gerekir. Değişime direnişin sonu ise hüsran. Tarihin mezarlığı doğal kültürel değişime direnerek baskı politikalarıyla geleneğini katı bir koruma altında tutmaya çalışan toplumlardan oluşur.

8 Mart Dünya Kadınlar günü, adı üstünde kadın mücadelesinde evrensel değerlerden birisi olduğu halde niçin 8 Mart yazımı dindar kadınlara, özellikle de Müslüman dindar kadınlara özgülediğimi merak edenler, anlamayanlar ve eleştirenler olacaktır. Konuya belli bir açıdan bakmak, dünya genelini ölçü alınca feminist mücadeleyi daraltmak olarak görülebilir. Ancak “İslam geleneğinde kadın …” diyerek başlanan cümlelerin ardı arkası gelmezken, katılaştırılmış, dondurulmuş, sabitlenmiş geleneğin akıbetini hatırlatmadan ve dondurulmuş kuralların salt kadına özgü fıkıh hükümlerinden ibaret kaldığına dair bir tartışma açmadan evrensele yönelmek olmazdı. Uzun yıllardır olmadı da nitekim.

Dindar olsun olmasın ve dindarlık pratikleri farklı düzeylerde olsun Müslüman kadınların da 8 Mart'la barışması, buluşması, hemhal olması kadın eşitlik mücadelesinin önemli kazanımlarından olacaktır. Bu arada tabii ki kadınların eşitlik mücadelesi tarihi boyunca hem bizden hem farklı ülkelerden pek çok Müslüman entelektüel kadın, feminist mücadeleye katıldı. Kadın hakları bilincini yaymak için tüm birikimlerini kullanan bu kadınlara minnet duyanlardanım ben de. Fakat gözlemlerim, tanıklıklarım ve deneyimlerim doğrultusunda söylemeliyim ki genç kuşaklarda giderek sayıları artsa da Müslüman dindar kadınların büyük bir kısmı 8 Mart'ın önemini, özellikle bizim ülkemizdeki 8 Mart gece yürüyüşlerinin hayatımızdaki değerini anlamaktan hala çok uzak.

Yakın tarihimizin, yarı buçuk dahi olsa, laik, demokratik, hukuk devleti deneyimi sayesinde ve tabii ki 28 Şubat baskısının yol açtığı tepki ve direniş gücüyle dindar kadınlar da kamusal alanda söz sahibi oldular. Dindar kadınların çoğunluğu için bu kadarı yeterli görünüyor sanırım. Fakat yetmediğini, kadın hakları mevzuatı ve uygulamasındaki zayıf noktaları gözden kaçırmak büyük bir yanılgı olur. Çünkü ülkemizde kadın hakları hala çok kırılgan ve tehdit altında. Tehditlerin özellikle İslam geleneği bahaneli olduğunu dikkate aldığımızda görürüz ki eğer bu tehditler amacına ulaşırsa ilk sırada dindar kadınlar mevcut haklarını kaybedecektir. İlkin dindar kadınlar evlere geri postalandıktan sonra sıra seküler kadınlara gelecektir. Bu nedenle dindar kadınlarla 8 Martlar arasındaki ilişkiyi kurmak çok önemli. Bu konuya gelmeden önce İslam geleneğinde kadının konumunu hatırlamakta fayda var.

Bir noktaya sabitlenmiş bir İslam geleneğinden söz ederken bu sabitlemenin sadece kadınlarla, kadın haklarıyla, kadınlara yüklenen görev ve sorumluluklarla sınırlı tutulduğunu belirtmek gerekiyor. Devlet, ordu, ekonomi ve erkeklerin gündelik yaşam pratiklerine dair her şeyin kolayca, çağa, çağlara uyum sağlayarak yaşandığını biliyoruz. Ama kadın söz konusu olduğunda değişim engellenmek isteniyor İslam geleneği savunucuları tarafından. Günümüzde din adına konuşan Diyanetinden, siyasetine, köşe başı vaiz ve imamlarına kadar herkesin salt kadın meselesini konuşmalarının altında yatan gerçek budur. Hele AKP iktidarı döneminde din adına elde kalan tek şey: Kadın.

Yaklaşık 1400 yıllık İslam tarihinde fıkıh ehlinin verdiği hükümlerin sayısı ben diyeyim on binleri, siz deyin yüz binleri aşmıştır. Kitap, sünnet, icma, kıyas sistematiği oluşturulmuş böylelikle verilen hükümlerin hepsi vahye dayandırılmıştır. Böylece Allah’ı arkasına alan fıkıh ehli, Allah’ı kendi ağzından konuşturarak siyasi otoritenin ihtiyacına uygun değişiklikler yaparken kadın haklarını sabitledi. Patriyarkanın kadın karşıtlığında yaşanan tarihsellik bugün bize İslam geleneği gibi sunulur oldu. Oysa Kitap, kadınlara ilişkin hükümlerini beş-on ayetle sınırlı tutar ve bunların çoğunda mecaz içerir ki bence Kitap’ın sahibi, değişime açık temel prensipler olarak anlaşılmasını, böylece mümkün kılmıştır. Fakat lafızdan ibaret anlama biçimleri şekilden ibaret din yorumları geliştirdi. Mecazi açılımlar gözardı edildiği için kadının toplumsal konumuna ilişkin hükümlerde geçmişe kıyasla devasa iyileşmeler yapıldığı, bizzat Kur’an ile eski hükümlerin değiştirildiğine dikkat edilmedi çoğunlukla. Ve bu çoğunluk, hakim geleneğin “sahibi”, bu sahipler de toplumun din anlayışında belirleyici konumda görülüyor. Din işlerini ticaretlerine, devlet yönetimine, askeri ihtiyaçlara karıştırmayan siyasetle uygun adım yürüyen ulema salt kadına ilişkin sınırlar getirmeyi iş edinmiş halde.

Bin küsur yıllık tarih boyunca diyanet ve siyaset iş birliğiyle kurulan ve kadınları kuşatan çemberin giderek daraltıldığı bu günlerde dindar kadınlar, direnerek kazandıkları özgürlüklerini nasıl koruyacak? Dindarlık saikiyle ve kuşkusuz görünürde kalmış olmasına rağmen, İslamcı siyasetin desteği ve dayanışmasıyla darbecilere karşı direnmişti dindar kadınlar. Şimdi kadınlık saikiyle ve hiç de görünürde kalmayacak sahici bir kadın dayanışmasıyla, gelenekselci din yorumlarına teşne dindar görünümlü iktidara karşı direniş aşamasına geçmeleri gerekiyor. Gerekiyor çünkü, Medeni Yasa gerçekten tehlikede. Medeni Yasa’nın aile hukuku bölümünde yapılması planlanan değişiklikler, gelenekselci din yorumlarının etkisiyle dinileştirilmiş aile hukuku düzenine kapı aralar nitelikte olacaktır. İktidar partisine veya partiye değilse bile Erdoğan’ın “şahsına” güvenen dindar kadınların pek çoğu bu cümleyi aşırı yorum olarak değerlendirebilir. Veya öteden beri iktidara yönelik eleştirilerime verilen tepkiler gibi “AKP düşmanlığı” olarak isimlendirebilirler. Fakat iç seslerine kulak verdikleri takdirde haklı olduğumu kabul ederler. Çünkü ortada, kılavuz istemeyen bir görünen köy, olduğunun herkes farkında.

Çalıştaylar yapıldı. Yıllardır aile hukukuna dair nafaka başta olmak üzere saldırılar var. İktidar bu saldırılar doğrultusunda planladı o tamamlanan çalıştayları. Ellerinde taslak hazır. Çekmecede bile değil masanın üstünde beklettiklerine şüphe yok. Meclis'e göndermek için zaman ayarını doğru yapmaya çalışıyorlar. Gözettikleri doğru zamanlama iktidarda kalmaları için kazançlı olmasıydı. Mayıs seçimlerini kazandıktan sonra yerel seçimler gözleniyor şimdi. 1 Nisan’dan itibaren nereye evrileceği şimdilik muamma olsa da ellerindeki taslakları devreye sokacak dört yılları var elde. “Sahnede bir silah görüldüyse, son perdede muhakkak patlar” benzetmesinden yola çıkarak her an karşımıza getirilebileceğini düşünmek zorundayız.

İşte 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde özellikle de gece yürüyüşlerinde tüm kadınların dayanışma ağlarına dindar kadınların da katılmasıyla bu yüksek ihtimali düşürmek mümkün. Çünkü alanlarda, sokaklarda, gecelerde kamusal sözün yüksek sesle, şenlikli ve kararlı duruşla dile getirilmesi durdurur ancak iktidarı. Kaybının, kazancından çok olacağını göstermenin yolu kapı arkalarında, kulislerde fısıltılı ikna çabalarından geçmiyor, gördük. İstanbul Sözleşmesi’nde gördük değil mi? Dindar kadınların da pek çoğu Sözleşme’den yana taraf olduğu halde seslerini yükseltmek yerine sessizce direnmeye çalıştılar. Ne oldu?

Şimdi bir gece yarısı Meclis'ten geçirilecek bir yasayla Aile Hukuku değiştirilirse ne olacak? İstanbul Sözleşmesi’ne de benzemez böyle bir ihtimal. Beşikten mezara tüm haklarımızın erkekler lehine, kadınlar aleyhine dönüştürülmesi hepimizin yaşamına dokunacak. Mirastan, boşanmaya, velayete, çalışma hakkına, eşlerin eşitliğine, nafaka ve tazminat haklarına, edinilmiş malların ortak bölüşümüne, evlenme yaşına ve tek eşlilik kuralına kadar öylesine çok hakkımız budanacak ki hayatlarımız temelden değişecek. 2016’dan bu yana planlanan böyle düzenlemelerin bugüne kadar nasıl engellendiği biliniyor. Kadın hareketinin mücadelesiyle başarıldı. Mayıs seçimlerine ertelenmesi de sonra yerel seçimlerin ardına kalması da yine kadınların başarısıydı.

Dindar kadınların da bu harekete katılması, katılacağını 8 Mart direniş ve dayanışma eylemleriyle sokağa çıkarak göstermesi iktidarı, geleneksel din yorumlarına dayalı düzenlemelerinden vazgeçirebilir. Şunu da belirtmekte fayda var o geleneksel din yorumları gerçekte dinin geleneği değil ataerkil düzenin geleneği. Sokağa çıkan kadınlar dine karşı söz kurmuyor, ataerkiye itiraz ediyor. Dindar kimliğiyle Medeni Yasa'nın değiştirilmesine itiraz eden kadınlar da dine karşı duruş sergilemiyor. Erkek egemenliğini kuran patriyarkal geleneği kırmak için mücadele ediyor. Dindar kadınların hiç değilse Mücadele suresinin ilk dört ayetini hatırlayarak kadın eşitlik mücadelesinde paydaş olması gerektiğini düşünüyorum.


Berrin Sönmez Kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.