YAZARLAR

Mitinge kaç kişi gelirse seçim kazanılır?

Hafta sonu iki miting vardı. CHP, İstanbul’dayken Erdoğan’da Adana’da ‘gençlik şöleni’nde konuştu. Çünkü seçim sath-ı mailine girmek üzereyiz. Bundan böyle yüz binlerce insan mitinglere akacak. Ama esas soru kaç kişinin toplandığı mı? Yoksa seçimin öncesi ve sonrası mı? Meselenin ne olduğunu İsmet İnönü ve Erdal İnönü’nün mektuplaşması anlatıyor. İsmet İnönü’nün bir “büyük kaybeden”e dönüştüğü günlerdeki mektuplar…

1950 seçimlerinden önce Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Ankara’dan İstanbul’a gelir ve on binlerin katıldığı Taksim Mitingi’nde konuşur. Coşkulu kalabalık, yaklaşan seçimler hakkında endişe duyan İnönü’nün yüzünü güldürmüştür. Stres altındaki Cumhurbaşkanı rahatlamıştır. 

İnönü, kürsüden halka bakarken, yanında bulunan ve onca insanı oraya toplamanın gururunu yaşayan Vali Fahrettin Kerim Gökay, mütebessim Cumhurbaşkanı'na döner ve o meşhur sözü sarf eder: 

“İşte Paşam, İstanbul!”

Seçim, CHP adına hezimetle sonuçlanır. Kalabalık Paşa’yı yanıltmıştır. 

***

72 yıl geçmiş.

O günden bugüne kalabalıklar bazen doğruyu söyledi, bazen eğriyi. Nihayet bu hafta sonu CHP, bir kalabalık miting daha yaşadı.

CHP’nin Maltepe mitingine kaç kişi gitti? Partililer, 600 bin diyor. Milyon diyen var. Daha az diyen var. Bu önemli mi? Bu bir gösterge mi?

Miting alanını dolduramamak olumsuz bir göstergedir şüphesiz. Ama hıncahınç kalabalıklar? Bazen gerçekleri gösterir, bazen göstermez. İsmet İnönü’ye göstermemişti.

Yine Maltepe’deki izdiham dört sene önceki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Muharrem İnce’yi yanıltmıştı örneğin.

İnce’ye bir ilgi vardı ama o ilgi oya dönüşmedi. Ama bir sene sonra İmamoğlu’na, “kalabalıklar” şeklinde gösterilen teveccüh oy getirdi. Üstelik zaferinden beş ay öncesine dek onu belediye başkanlığını yaptığı Beylikdüzü’nün dışında kimse tanımazken. O seçimde kendi mitinglerini doldurmak için üstün gayret sarf eden AKP’liler, biraz mahcup, “kalabalıklar yanıltıcıdır, sandığa bakın” diyordu. Halbuki bakılmış ve İmamoğlu kazanmıştı.

Sonra tekrar bakıldı, İmamoğlu bu defa daha ‘kalabalık’ kazandı.

İmamoğlu kalabalıkla bir bağ kurabilmişti.

Ekrem İmamoğlu - İstanbul Mitingi Haziran 2019

***

Bu bağı bugün kim kuracak? Kalabalıkların karşısında kimin şansı var? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın karşısına kim çıkacak? Kemal Kılıçdaroğlu, Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş ve bence bir de Canan Kaftancıoğlu… Hepsi iddialı isimler. Hepsi de bir seçimi heyecanla götürür. Kazanırlar, kaybederler ama yarışırlar.

En başta dedim ya, Kurtuluş Savaşı’nın muzaffer komutanının kaybettiği bir seçimi herkes kaybedebilir.

Ama bugün kimin kazanacağından çok daha önemli bir mesele var gibi. Seçimin kendisi.

Yabana atılır bir konu değil. Türkiye’de öncesi olmayan bir konu da değil. Bu seçimler nasıl geçecek? Sonrası nasıl yaşanacak? Bu endişenin kanlı canlı halini, kazanma/kaybetme perspektifiyle de beraber, 1950’nin büyük kaybedeninin kendisinden, İsmet İnönü’den ve onun o sırada ABD’de eğitim gören oğlu Erdal İnönü’den dinlemeli.

***

Baba-oğul İnönülerin seçim sonrası mektuplaşmasını okuyalım. Türkiye’de seçim güvenliği ve iktidar değişiminin tarihine ilişkin önemli şeyler söyleyen mektuplar.

Önce bir not. Türkiye’deki ilk iktidar değişimi 1950’de, söz konusu seçimde yaşandı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularından, İstiklal Savaşı’nın kahramanlarından, memleketin ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü girdiği ilk “anlamlı” seçimde (1946’daki ilk çok partili seçimin “sopalı seçim” diye anıldığını, Demokrat Parti’nin o seçimde alenen hakkının yendiğini unutmayalım) kaybetmişti. 

Sonrasını mektuplardan izleyebiliyoruz. ABD’de okuyan Erdal İnönü babasına ‘moral’ mektubu yazıyor; İsmet Paşa cevap veriyor. Net bir resim.

 ***

 İlk mektup, Erdal İnönü’den babasına

(16 Mayıs 1950)

"Sevgili Babacığım,

(…) Dün sabah erkenden Ömer’in [İnönü] çoğunluğu kaybettiğimizi bildiren telgrafını aldım. Akşam gazetelerinde biraz havadis vardı.

Canım Erdalım Sevgili Babacığım - İsmet İnönü Erdal İnönü Mektuplaşmaları, Yayına Hazırlayan: Can Dündar, Can Yayınları, 2001.

Malatya'dan seçildiğinizi, fakat genel sonucun 150'ye karşı 300 civarında olduğunu yazıyordu. Geçmiş olsun. Ne kadar ihtiyatlı beklenmiş olursa olsun gene bir şok tesiri yapmıştır herhalde. Umarım şimdiye kadar hepsi geçmiş, neşeniz yerine gelmiştir. 

Teferruattan haberim yok tabii. Bir haberde seçimlerin gayet muntazam geçtiğini, büyük bir çokluğun seçimlere katıldığını okudum, çok sevindim. Asıl başarı bu. Netice itibariyle memleketimizde demokrasi olduğunu dünyaya ispat edecek kesin olay, düzgün, hadisesiz bir iktidar partisi değişmesi geçirmekti. Bunu yapabilmek, bu seçimlerin hakikatta en büyük zaferimizi ilan ettiği anlaşılacak. Gerisinin ne ehemmiyeti var, canınız sağ olsun."

İkinci mektup, İsmet İnönü’den oğluna

(22 Mayıs 1950)

"Sevgili Erdalım,

Şimdi mektubunu aldık. İlk duyguların. Ne kadar iyi yürekli, filozofik ve ahlaklı yazıyorsun. Teşekkür ederim. Seninle bir daha iftihar ettim.

Evimize taşındık. İçinden hiç çıkmamış gibi bir rahatlık içindeyim. Bu mektubumu eski kütüphanemden yazıyorum. 

Annen bir haftadır taşınma için pek çok çalıştı. Yorgun olduğunu görüyorum. Amma sıhhati, neşesi yerinde çok şükür. Özden [İnönü], Ömer, büyükannen herkes vaziyeti iyi ve tabii aldılar. Benim üzüntüye düşmemekliğim için bütün hünerlerini kullandılar. Hepsinin kıymeti gönlümde bir derece daha artmıştır, eğer buna imkân var ise... 

(…) Seçimi fena nispette kaybettik. (...) Niçin kaybettik? İnsaflı, insafsız bin bir sebebi var. Fakat en başta geleni değişiklik arzusudur. Bu da milletlerin hem masum, hem tabii bir arzularıdır. En sıkıntılı zaman, kaybolmuş bir seçimden sonra geçen bir haftadır. Şimdi bu bitti. İki gün sonra yeni cumhurbaşkanı ve hükümet seçilecektir. Saat 18.30'da da ben yeni cumhurbaşkanını tebrik edeceğim. Bu bir hafta, çok şükür sarsıntısız geçmiştir. 

Bu seçim, memlekette yeni bir hayat tarzı kurmak için giriştiğimiz teşebbüste ne kadar ciddi ve samimi olduğumuzu ispat etmiştir. Memleket için, hepimiz için şeref olmuştur.

Hep iyiyiz. Gözlerinden öperiz. Sağ ol, var ol, canım Erdalım.”

***

Toplumda bugün de bir değişim arzusu var. Anketlere de yansıyor. 2023 seçimleri bir değişime gebe. İktidar yine kazanabilir şüphesiz; kazanmak için elinden geleni de yapacaktır. Ama iktidarın kazanması dahi toplumda değişim arzusu olduğunu değiştirmez. Kazanırsa, iktidarın kendisi de bu değişim talebine cevap vermek zorunda kalacaktır. Ne kadar yapabilir, tartışılır (Bence bugün yapamadığı gibi yarın da yapamaz).

Her hâlükârda İnönü’nün tecrübesi önemli. Oradan çıkan iki soru var. Birincisi iktidar hakkında.

İktidar, “insaflı insafsız bin bir sebeple” seçimi kaybederse, değişimi kabullenme olgunluğunu gösterecek mi? (Ben göstereceğine inanıyorum).

İnönü’’nün ferah bakışı gündeme gelebilecek mi: “Bu seçim, memlekette yeni bir hayat tarzı kurmak için giriştiğimiz teşebbüste ne kadar ciddi ve samimi olduğumuzu ispat etmiştir. Memleket için, hepimiz için şeref olmuştur.”

***

Kemal Kılıçdaroğlu Milletin Sesi Mitingi - 21 Mayıs 2022

İkinci soru da muhalefet için.

Onlar da, seçimi gerçekten kazanmak istiyorlarsa, bu değişimi kazasız belasız gerçekleştirme iradesine ve kapasitesine sahipler mi? (Bu kimin aday olduğundan daha önemli bir soru).

Bu açıdan esas mesele seçim süreci. Kılıçdaroğlu’nun başlattığı tartışma, işte bu yüzden adaylığından önemli. CHP Genel Başkanı, üzerinde soru işaretlerinin yoğunlaştığı kuruluş SADAT’ın önünde konuştu. Sonrasında da birçok tehlikenin altını çize çize yeniden, yeniden konuştu. Bu kıymetli. Çok derin bir şekilde kutuplaşmış, sinir uçları açık bir toplumda bunu tartışmak, riskleri gündeme getirmek kıymetli. Çünkü bu kutuplaşma, bu açık sinir uçları toplumun en ufak bir kıvılcımda alev almasına yol açabilir.

Ama şu “belgisiz zamirler”… Şu “duyumlar”… Şu gölgelerde gizlenen bürokratlar, şu Kılıçdaroğlu’nun pek severek kullandığı ‘devletin kalbi’ lafları. Bunların kendisi de Türkiye’deki esas tartışmayı frenlemiyor mu? Ne oldu, ne oluyor, ne olacak? Duyumlar açık açık anlatılsa daha mı fena?

Daha geçen seneye kadar Sedat Peker’in şifrelerini çözmeye çalışıyorduk. Biz bu kadar çocuk bir toplum muyuz? Her defasında sadece uygun görülen kadarı mı anlatılacak bize?

Değişim rüzgârına “şifresizlik” de dahil olmalı.

Hem ‘mitik’ bir dil kurmak isteniyorsa, iktidar bunun alasını yapıyor. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu gözetmeden yapıyor üstelik. Basit bir örnek. Aynı hafta sonu kendisi de Adana’da bir miting yapan (ya da gençlik şöleninde konuşan) Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2. Abdülhamit’in idam edildiğini söyledi örneğin. Devrildikten dokuz yıl sonra, 1918’de Beylerbeyi Sarayı’nda ölen hükümdar için… Bu, bir defalık bir hata değil. 2018’de de bunu demişti. 2016’da da… Adana’da Erdoğan, 2. Abdülhamit döneminde toprak kaybedilmediğini de söyledi. Bu da yeni değil. Alternatif bir tarih inşa etme yöntemi bu.

Bu, bile isteye kurulan hakikat-dışı bir dil. Mitlerle süslenmiş, odaklarla, düşmanlarla bezenmiş bir dil. Aynı dille, benzer şifrelerle, “devletin kalbiyle” falan bu hakikat-dışı dile karşı koyamazsınız. Daha acizini yeniden üretmiş olursunuz sadece. Madem bir değişim rüzgârı var, muhalefet doğal olarak hakikatin dilini konuşmalı.

İşte o zaman, o meydanlardaki bağ da kurulur. Aday kim olursa olsun…

***

PS: Miting kalabalığı ve mektuplar ile ilgili bazı notları, önceki seçimlerin bağlamında blogumda da yazmıştım.


Yenal Bilgici Kimdir?

Yenal Bilgici, gazeteci. 1979 İskenderun doğumlu. Siyaset bilimi eğitimi aldı. 2000 yılında gazeteciliğe başladı. Nokta, Aktüel, Newsweek, GQ Türkiye, Habertürk ve Hürriyet’te çalıştı; yazılı ve görsel birçok başka mecrada yazdı çizdi anlattı. Siyaset, kültür, tarih üzerine röportajlar yaptı, yapmaya devam ediyor. 2022 Ocak’ında Türkiye’de son dönemde yaşananları hakikat-sonrası çerçevesinde ele aldığı “Memlekette Tuhaf Zamanlar - Hakikat Sonrasıyla Geçen İki Binli Yıllarımız” isimli eseri Doğan Kitap’tan yayımlandı. 2019’da tarihçi İlber Ortaylı ile “Bir Ömür Nasıl Yaşanır” isimli, büyük ilgi gören bir nehir röportaj kitabı yayımladı, bu kitabı 2022 Şubat’ında yine Ortaylı ile söyleştiği “İnsan Geleceğini Nasıl Kurar” takip etti. Özellikle Avrupa gündemini takip etmeyi, toplum ve teknolojinin kesişiminden türeyen yeni dünya üzerine düşünmeyi, edebiyatı ve bir de bloglarında ‘Eski Usul’ ve 'Tuhaf Zamanlar’ yazmayı seviyor.