‘Ben 7 yaşımda bülbül oldum’

Aslında o “Bülbül olmuştum” derken kendisini ve sesini övmek için bunu söylemiyordu. Söylemek istediği şey dertleri, feryat ve figanıydı. Bir çocuk ve genç olarak yaşadıklarının, kendisini figan eden bir bülbüle çevirdiğini söylemişti. Bülbülün altın kafesteki vatan hasretinin feryadı, gül bahçesindeki aşk için öten bülbülün figanı kadar ağır anlatılırdı bize masallar. Xalê Seyîdxan’nın yaşamı da kayıp Kürdistan zamanının dengbejlerinden farklı değildi.

Yıldız Çakar

Aden bahçesinden bir ırmak çıktı. Ve oradan dörde bölündü. İkisi gayba diğer ikisi aşka doğru yola çıktı. Yol onları ayırdı, sabır ile sınandılar. Onlarca medeniyete ana-baba olup ilk buğdayı, ilk ekmeği verdiler. Kendi kaderlerine benzeyen ilk ağıtı duydular. Çift olan yerin ve göğün ayrılışına aktılar. Düz birer çizgi gibi. Seraplara sır, gökten gelenlere yol, yerdekilere hayat suyu olarak aktılar. Ta ki kötü ruhlar kan ve ölümle gelene kadar. Cennet bahçeleri talan oldu, mabetler yakıldı. Ölüler yağdı kulelere, çalındı huriler. Kapı önünde yetim kaldı anneler. Kanla sildiler alınlarındaki güneşi, sahipsiz kaldı ay ve kardeşler. Kurudu göğüslerde işlenmiş hayat ağacı, yedi veren ölümsüzlük sadece bir masal olarak kaldı. Kaldı ateş bağrımızda, yandı küle döndü. Döndü kayıptan zaman, karanlığın ortasında kalan o biz iyiler; önce ışık olduk sonra söz. Söz sese evrildi, ses kilama. Ve cennet bahçelerinde küle dönen bağırlar yeniden tohuma döndü. Döndü bir zaman diğer zamana. Sesler sahibine döndü. Döndü tarih, Dengbêjler Kervanında…

Sırtını Diyarbekir’in siyah beyaz taşına yaslamış, bize bir aşk hikayesi anlatıyor Xalê Seyîdxan. “Keça mela dil xistiye brahimê file (1)” diye okuyor nakaratı. Daha hikayenin sonu gelmeden araya “bavê faxriya” kilamını atıveriyor. Arada gülümseyerek “elimi kelepçeye vurdunuz” (2) diyor ve kilama kaldığı yerden devam ediyor. Kara taşlı Diyarbekir evinin avlusu için bu ses güle konmuş çok tanıdık bir bülbül şakıması, arada bir kaybolmuşsa da yüzyıllardır var olan. Sanki kayıp bir zamanda yolculuğa çıkartıyor bizi, halka halka düşüyoruz. Her düşüşümüzde an’a duraklıyor, bir hikayeden diğer bir hikayeye geçiyoruz. Dağları, ovaları, yaylaları Xalê Seyîdxan’ın alnındaki koca kanatlı turnalarla geziyor, dere kenarlarında duraklıyor, aşkların gözyaşlarında boğuluyoruz. Boğuluyoruz hayat hikayesinde.

İki yaşındayken önce annesini, dört yaşında babasını kaybettiğini anlatıyor, kederli yorgun gözleriyle. “Yetim kaldım ve birden kendimi Diyarbakır sokaklarında buldum” diyor. Aslen Karacadağlı olan Xalê Seyîdxan’ın dedesi adam öldürüp yola düşünce deşta gewra’da bir köy satın alıp buraya yerleşiyor. Daha sonra dedesinin askere gitmek zorunda kaldığını anlatıyor Xalê Seyîdxan, “Gitti askere ve bir daha da dönmedi dedem.”

Seyidxanê Boyaxçî ve Yıldız Çakar

Dodkî Aşiretinden olduğunu, bu aşiretin Nasirî olan değil Şaoî kolundan olduğundan bahsediyor. Uzun uzun bir Karacadağ hikayesi bizi sarmalıyor. Toprağım benim orası derken hemen araya “Urfa kapı bağlıdır / Yarim Karacadağlıdır / Kim yarimi sorarsa / Yarim kara kaşlıdır” türküsünü de okuyup gülümsüyor. Gülümsüyor Amed’in dişil ve eril bazalt taşları da. Tarih kulaklarını biraz daha kabartıyor, rölyeflerden, tabletlerden, lahitlerden ve hatta kaldırım taşlarından… Ve aşka kaldığı yerden devam ediyor, birleştirdiği parmak uçlarında tomurcuk güle dönerek;
“Eger tu kurmancî tu qedrê xwedê dikî du gavan ji min re vir de werî…” (3)

Hep hayatın iki adım gerisinden gelmiş Xalê Seyîdxan. Zorluklar içerisinde hayatın bir ucunu bir el gibi tutarak, umuda sürekli kapıları açık bırakmış. Olur ki belki umut da bir gün adım atar diye. İnsanların acımasızlığını ve kimsesizliğin getirdiği korkunç yalnızlığı anlatırken gözlerini kısıyor, ne yapalım bu da bizim kaderimiz, deyip çocukluk anılarından kesitlere götürüyor bizi. Kışları yalınayak baldır çıplak, öksüz olarak itilip kakıldığı, kapı önüne konulduğu zamanları sanki bir rüyada yeniden yaşıyormuşçasına anlatıyor, öksüzlük yarasının hep kanadığını hissettiriyor. Kabusun gittiğini lakin lanetli ayaklarının halen göğüs kafesinde olduğunu söylüyordu.

Fakat öksüzlük ve yalın ayak çocukluk ona öyle bir şeyi veriyor ki bugün bununla hatırlıyoruz onu. Sığındığı akrabalarının yanında yaşadıkları ve hayat şartları onu daha çok küçük yaşta dengbêj yapmış.

“Ben daha 7 yaşındaydım kilam söylemeye başladım”, derken kederli bir gülümseme ile “Ben 7 yaşımda bülbül oldum” diyordu. Kıtlık, yokluk zamanlarından geçen Xalê Seyîdxan, bu zamanlardan miras olarak aldığı ufak tefek dengbejliğiyle birlikte heybesine koyup geldiği Diyarbakır sokaklarında ayakkabı boyacılığı yaparak hayata tutunmaya çalışır. Hem ayakkabı boyacılığı yapıp hem de kilam söyleyerek yılları devirir. Hemşerileri sadece ayakkabılarını boyamak için değil, boyama bahanesiyle ona kilam söylettirmek için ona uğrar. Hem ayakkabı boyayıp hem de kilam söyleyen Xalê Seyîdxan artık Diyerbekir’in bülbülü olmuştur. Onu seven Diyarbakırlı gençler de çocukluğunu anlatırken Xalê Seyîdxan’ın ‘Ben 7 yaşımda bülbül olmuştum’ demesini ağzından kapmış, artık ona “Seyîdxanê Boyaxçi” ya da “Xalê Seyîdxan” değil “Bilbilê Diyarbekir” diye hitap etmişti.

Aslında o “bülbül olmuştum” derken kendisini ve sesini övmek için bunu söylemiyordu. Söylemek istediği şey dertleri, feryat ve figanıydı. Bir çocuk ve genç olarak yaşadıklarının, kendisini figan eden bir bülbüle çevirdiğini söylemişti. Bülbülün altın kafesteki vatan hasretinin feryadı, gül bahçesindeki aşk için öten bülbülün figanı kadar ağır anlatılırdı bize masallar. Xalê Seyîdxan’nın yaşamı da kayıp Kürdistan zamanının dengbejlerinden farklı değildi. Yokluk, kimsesizlik, savaşlar, göçler ve sürgünlük her birini başka bir yere savururdu. Reşoyê Gopala’dan Keremê Kor’a, Şeroyê Biro’dan Karapetê Xaço’ya, Seyadê Şamê’den Meryem Xan’a, Eyşe Şan’dan daha nicesi, vatansızlığın getirdiği bütün ağır yaşam koşullarını görerek göçerler bu dünyadan, seslerini miras bırakarak. Her birinin bir ismi vardır Xalê Seyîdxan’nın “bülbülü” gibi. “Teyrê li ser milê qîz û bûka” (4), “Mîrê bilûrê” (5), “Dengzêrê” (6), “Keybanûya bê tac” (7) gibi sembollerle halk arasında böyle isimlendirilmiş dengbêjler…

‘SERHAD’IN SOĞUK SUYUNU İÇMİŞİN SESİNE KARŞI NASIL KİLAM SYÖLERİM’

Dengbêjlerin Şahı olarak bilinen Şakiro ile Xalê Seyîdxan’nın ilk buluşması kendisi için bir dönüm noktası olur.

Bir gün ayakkabı boyatmaya gelen üç Bingöllü gencin, kendisine “Haberin var mi? Şakiro burada, Hafız’ın evinde. Divanına neden sen de gitmiyorsun” sözleri üzerine ilk olarak kendine güvenemeyen Xalê Seyidxan şöyle diyor: “Şakir Serhadlıdır, Serhad’ın soğuk suyunu içmişin sesine karşı nasıl kilam söylerim” diyor. Lakin gençler onu zorlayıp bir şekilde Şakiro’nun yanına götürürler. Şakiro’nun kilamı biter bitmez gözler Seyidxan’a döner, artık geri dönüşü yoktur. O da derin bir nefes çekip, bir annenin oğlu için yaktığı ağıt olan “kilama Seîdê Ehmed”i söyler. Karşısındaki zayıf Seyidxan’a bakan Şakiro, kilamın bitiminde ona dönüp; bu ses nereden çıkıyor, diye hayret ediyor.

Daha sona Mihemedê Hezroyê’nin Kahvehanesinde şehir dışından gelen dengbêjlerin divanına sürekli giden Xalê Seyîdxan, burada birçok dengbêjle tanışma fırsatı buluyor. Ve onlarla beraber yüzyıllardır sözün sesle taşınan tarihini bu divanlarda Diyarbekir’in delikli taşlarına üflüyorlar. Tarihin en büyük hafıza taşıyıcılığını yapan dengbêjler kervanından olan Xalê Seyîdxan, bize unutturulmak istenen sesi, sözü yıllarca kilam söyleyerek zamanlar arası köprü görevini yapar. Yazının icat edildiği bu topraklarda yazıdan mahrum bırakılan bir halk olarak yasaklara, inkara, zulme, yok olmaya karşı kendi alternatifini oluşturan Kürtler, sözlü edebiyatın gücünü kullanarak, yüzyıllarca kilamlar, masalar, hikayeler yoluyla koca bir kayıp zamanın muhteşem dilini, kültürünü, yaşam biçimini günümüze aktarırlar. Kültür taşıyıcılığı yapan dengbêjler anlattıkları her hikayede, söyledikleri her kilamda, bize coğrafyayı, aileyi, savaşı, aşkı, nefreti ve kim olduğumuz gerçeğini gösterirler.

Yarına sesini bırakıp bu dünyaya veda eden Xalê Seyîdxan, hikayesine ara verip kilama kaldığı yerden devam ediyor. Alnında kanatları geniş turnalar büyük halkalarla kanat çırpıyor. Çırpıyor parmaklarını, sesin en uç noktasında, bir kilam ile tarihe bir sayfa açıyor. Açıyor kayıp zamanın gülleri ve tarih; Aden bahçelerinin ırmaklarında, bir hikayecilerinin daha ağıtını duyuyor. Aşka yola çıkan Dicle ve Fırat o küçük kasabanın kapısında hasret ile birleşip, bütün dengbêjlere kucak açıyor. Sabra bu toprakların sırını söyleyerek; onlar cennetten geldiler ve geldikleri yere gittiler…

Dip Not:
(1) İmamın kızı gönlünü Ermeni İbrahime kaptırmış.
(2) Ele kelepçe değil, kelepçeye el vurmak. (Kürtçeden çeviriyle Türkçe böyle derler.)
(3) Eğer sen Kurmancsan Allah için bana iki adım beri gel.
(4) Kadınların ve kızların omuzundaki kuş.
(5 )Kavalın Prensi.
(6) Altın sesli.
(7) Taçsız Kraliçe.