Topçu Kışlası neden yeniden yapılmamalı?

Normalde dünyanın hiçbir yerinde yıllar önce yıkılmış bir tarihi yapı, yeniden inşa edilmez. 1933’te dönemin önde gelen mimarlarının yaptıkları bir toplantıda vardıkları ve bugün halen sürdürülen ortak bir karardır bu: “Geçmişi körü körüne taklit etmek, kendini yalana dolana mahkum etmek, prensip olarak, eskinin yerine ‘sahte’ olanı koymak demektir.”

Melishan Devrim  melishandevrim@gmail.com

Kent planlama, dünyanın birçok ülkesinde 20. yüzyılın ikinci yarısında, daha doğrusu 2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’nın yarısı yıkılmış vaziyetteyken çözülmesi gereken ciddi bir sorun haline gelmiş ve bilimsel olarak uygulanmaya başlanmıştır. Gerçi 20. yüzyılın başında, Endüstri Devrimi sonucu hızla değişen ve yaşanmaz hale gelen kentlerin planlama sorununa kafa yoran mimarlar vardır ama onlar henüz ‘kent planlamacı’ değildir çünkü kent planlama o dönemde mimarlığın bir ‘alt dalı’ kabul edilmektedir.

Peki 20. yüzyılın başında mimarlar, neden kentleri ‘daha düzgün’ planlama kaygısına kapıldılar? Onların o zaman yaptığı tartışmalardan bugün hangi dersleri çıkarabiliriz?

Avrupa’nın tarihi yapılarla dolu kentleri, Endüstri Devrimi’ne geçiş aşamasında büyük bir kentsel felaketi yaşadı. Fabrikalar, Londra örneğindeki gibi nehir kenarlarında kuruldu ve üretim atıkları da çoğunlukla bu su kaynaklarına atılarak çevre kirliliğine sebep oldu. İstanbul’da Osmanlı’nın son döneminde Haliç’in kirlenmiş olmasının sebebi de buydu: Suya yakın olsun diye kıyıya inşa edilen ilk fabrikalar, Haliç’in suyunu balçığa çevirmişti.

19. yüzyılın sonunda Avrupa’nın her yerinde tarihi kentlerin dış mahallelerinde kurulan fabrikalar çevre kirliliğini ortaya çıkardı. Endüstrileşme yarışının baskısıyla işçilerin çalışma koşulları hiçe sayıldı ve eskiden toprağa bağımlı olarak yaşayan köylüler, bir anda daha sefil şartlarda çalışmak zorunda kalan işçi sınıfına dönüştü. Marx ve Engels’in komünizmi tam bu dönemde ortaya koymuş olmaları bu yüzden tesadüf değildi.

İşçi sınıfının yaşam şartlarının sefaletini eleştiren ilk isimlerden biri Engels’di. Eylül 1844 ile Mart 1845 arasında kaleme aldığı ve 1887’de New York’ta, 1891’de ise Londra’da İngilizce olarak yayınlanan “Condition of the Working Class in England” (İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu) kitabında modern kentlere ayrı bir yer ayırmıştı. Endüstrileşmenin kentleri yaşanmaz hale getirdiği gerçeği, kısa süre sonra herkesin farkına vardığı bir durum haline geldi. Endüstri yapılarının kaynak ihtiyacı kentlerin yeşilliklerini kaybetmesine neden oluyordu. Düşük ücretli işçiler hiçbir hijyene (kanalizasyona) sahip olmayan barakalar inşa ederek buralarda yaşıyor ve bu nedenle kolera gibi hastalıklarla erken yaşta ölüyordu. Engels eleştirisini asıl olarak kapitalizme yöneltiyordu ama problem sadece kapitalizm değildi. Endüstri Devrimi’nin kısa süre sonra henüz kapitalizme geçmemiş ya da ‘erken kapitalist’ denebilecek ülkelerde de aynı kentsel sorunlara sebep olmaya başladığı fark edildi.

MİMARLARIN SORUMLULUK ALMASI

Mimarlar, kentlerin bu içler acısı durumuna çözüm bulmak istediler. 1928’de Avrupalı avangard mimarlar CIAM (Uluslararası Modern Mimarlık Kongresi, Fransızca orijinali ‘Congrès Internationaux d’Architecture Moderne’) adlı mimarlar koalisyonunu kurdular. Bu koalisyonda farklı ülkelerden mimarlar vardı ve aslında yöneticileri komünist ya da komünist ülkelerden değildi. CIAM’ın o dönemdeki odak noktası, 1923’ten sonra Weimar Almanya’sında ortaya çıkan sosyal konutlandırma kavramıydı. İşçilerin bütçesine uygun şekilde tasarlanacak toplu konutların, hem yaşam şartlarını iyileştireceği hem de düzensiz kentleşmenin sebep olduğu sorunları çözeceğini düşünüyorlardı. Ürettikleri toplu konut tasarımının sadece komünist ülkelerde değil, dünyanın her yerinde uygulanabilir olması amacını taşıyorlardı. CIAM’ın ikinci toplantısı Ekim 1929’da Frankfurt-am-Main’de ‘Die Wohnung für das Existenzminimum’ (Minimum Yerleşim) temasıyla yapıldı. Bu toplantıya katılan Ernst May, Frankfurt’un kent mimarı olarak, kentin dış çevresinde kurulan taşrada endüstriyel işçi sınıfının bütçesine uygun maliyetle üretilmiş ev tiplerini tanıttı. Prefabrik beton paneller ve standart inşaat malzemeleri, o zaman için yeni kavramlardı. Aynı dönemde Berlin’de Bruno Taut ve Martin Wagner de bu yeni teknolojilerden yararlanmaya başlamışlardı. May’in mimari anlamda Bauhaus’dan esinlenen yaklaşımı, sonradan CIAM’ın metotlarının ayrılmaz bir parçası haline geldi. CIAM da minimum konut tasarımından konut yerleşimleri tasarlamaya doğru düşünce alanını genişletti. İşçiler için ideal olan toplu konutlar tasarlama fikri, genel olarak endüstri kentlerinin yeniden tasarlanmasına doğru ilerledi. CIAM açısından tasarımın kent ölçeğinde planlanması, 1920’lerden beri kentsel tasarım üreten Le Corbusier’in girişimleriyle gerçekleşti. Le Corbusier, Türkiye’yi de tanıyan bir isimdi. 1911’de gençken çıktığı doğu seyahatinde Edirne ve İstanbul’a gelmişti, hatta Cumhuriyet döneminde, 1948-1949’da İzmir için bir nazım planı bile üretmişti. Bu plan uygulanmadı ama onun ve CIAM’ın prensipleri, cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde de kent planlama açısından dikkate alındı.

KENT PLANLAMADA HALEN TARTIŞILAN FİKİRLER

Le Corbusier ve CIAM’daki mimarlar, 1933’te Atina’ya giden bir yolcu gemisinde yaptıkları üçüncü toplantıda, 33 Avrupa ve Amerika kenti üzerinden endüstri kentlerinin ortak sorunlarını tartıştılar ve bu sorunları çözmek için neler yapılması gerektiğine dair fikir ürettiler. Bu toplantıda yapılan konuşmalar, bunları yazıya döken Le Corbusier tarafından Atina Şartı (Atina Anlaşması veya Atina Kartası) başlığıyla ilk kez Fransa’da 1941’de basıldı. Le Corbusier, Atina Şartı’nın sadece kendi fikriymiş gibi görünmemesi için basılı versiyonda kendi ismini kullanmamıştı. Modernist kentlerin nasıl olması gerektiğine dair bir plan şemasından ziyade, modernist kentleri tasarlarken hangi prensiplere uyulması gerektiğini ortaya koymayı amaçlayan Atina Şartı’nda, öncelikli olarak kentin, içinde bulunduğu bölgeyi oluşturan politik, sosyal ve ekonomik bütünün bir parçası olmasından yola çıkılarak, kentsel gelişmelere yön veren nedenlerin sürekli değişimlere bağlı olduğu vurgulanıyordu. Kentin dört temel işlevi olması gerektiği savunularak bu işlevler barınma, dinlenme, çalışma ve ulaşım olarak sıralanmıştı. Tarihi miras konusunun da ele alındığı toplantıda, mimari değerlerin korunması gerektiği vurgulanmıştı ama bu konuda bazı kurallar öneriliyordu.

UYUMLU KENT VİZYONU

Atina Şartı’nda ortaya konan prensiplere göre yapılan modernist planlama, sonradan büyük eleştirilere maruz kaldı. Kenti işlevsel bir birim olarak tanımlayan ve insanın kentle ilişkisi noktasında işlevselliği öne çıkardığından insani boyutunu göz ardı ettiğine dair eleştirilen Atina Şartı, 1998 yılında Avrupa Kent Plancıları Konseyi (CEU) tarafından tekrar görüşüldü ve her 5-10 yılda bir yenilenmek üzere yeni bir ortak belge üretilmeye çalışıldı. 1998 Atina Kartası adı verilen bu belgede, 1933’teki belgenin aksine sivil yaşamdaki aktörlerin de kent planlamasına katılımına önem verildi. Sürdürülebilir kent planlaması ve kentsel politikalara her düzeyde karar verici olarak katılan aktör ve meslek adamlarına rehber oluşturma amacı, AB’nin hazırladığı ve 1996’da İstanbul’da gerçekleşen HABITAT II döneminden itibaren geçerlik kazanmıştı. 2003 yılında Avrupa Şehirciler Konseyi tarafından yapılan revizyonda ise ‘uyumlu kent’ adı altında yeni bir vizyon eklendi. Farklı kentsel işlevler, kentin farklı jenerasyonlarının ihtiyaçları arasındaki uyum, altyapı, bilişim ve iletişim teknolojilerinin uyumu olarak tanımlanan bu vizyon, ‘kentler şebekesi’ kavramından yola çıktı. ‘Kentler şebekesi’ kavramı, benzer özellikler gösteren kentler arasında rekabet veya ortak hedefler geliştirilmesini sağlamak, farklı özellikleri olan kentlerin ise büyük kamusal projelerle birbirlerini tamamlayıcı hale getirilmesi gibi prensipleri içerir.

Atina Şartı’na getirilen en önemli eleştiri, “sokağın yok edilmesi” ve modernizmin insan faktörünü göz ardı etmesiydi. Ancak Le Corbusier’in fikirleri, 2000’li yıllarda bile kent planlamacılar için bir çıkış noktası oluşturmakta ve günümüzün kent planlamacıları, aslen kendisi de bir eleştiri metni olan Atina Şartı’nı eleştirerek yeni fikirler geliştirmektedirler. Dolayısıyla Atina Şartı’nın öyle birden bire çöpe atılamayacak bir niteliği vardır. Atina Şartı’nın tarihi çevre konusunda savunduğu mantık ise, bugün yeniden diriltilen bir Topçu Kışlası’na neden ihtiyacımız olmadığını açıklamayı sağlayabilir.

TOPÇU KIŞLASI NEDEN YIKILDI?

Topçu Kışlası, 1940’ta Henri Prost’un tavsiyesi üzerine yıkıldı. Tarihi bir yapının yıkılmasında, dönemin modernist kent anlayışının payı vardı. O dönemin kent planlamaya bakış açısını anlamak için, İmar ve İskan Bakanlığı Mesken Genel Müdürlüğü tarafından Ayda Yörükan’ın çevirisiyle ve Le Corbusier imzasıyla ilk baskısı 1969’da yapılan Atina Anlaşması kitabında neler önerildiğine bir bakalım:

“Madde 66: Mimari eserler, eski bir kültürün dışavurumu ya da ortak çıkar söz konusu olduğu takdirde korunmalıdırlar. Gelip geçmiş olan her şey, sırf bu yüzden kalıcı olmaya hak kazanmış değildir; saygı gösterilmesi gereken şeyleri bilgelikle seçmek gerekir. Sayısız örneği bulunan benzer yapılar söz konusu olduğunda, bazıları belge olarak saklanmak üzere korunacak, diğerleri ise yıkılacaktır; diğer durumlarda ise yalnızca bir hatıra veya gerçek bir değer teşkil eden kısımlar korunacak, geri kalan bölümler yararlı bir şekilde değiştirilecektir.”

“Madde 67: Bu gibi eserlerin korunması, ancak halkın sağlığa aykırı şartlar içinde bırakılması gibi bir fedakarlık yapmayı gerektirmediği zaman söz konusu olmalıdır.”

“Madde 70: Sözde estetik kaygılarla hareket ederek, tarihsel bölgelerde inşa edilen yeni yapılarda geçmişin üslubuna bağlı kalmak, zararlı sonuçlar doğurmaktadır. Bu tür yaklaşımları devam ettirmek ya da bu tarz girişimlerde bulunmak hiçbir şekilde hoş görülemez. Geçmişi körü körüne taklit etmek, kendini yalana dolana mahkum etmek, prensip olarak, eskinin yerine “sahte” olanı koymak demektir. … “Sahte” olanı “gerçek” olanla karıştırmak, bir bütünlük izlenimi ya da katıksız bir biçem duygusu değil, yapay bir yinelemeden başka bir şey üretemez; bu ise bütün kalbimizle korunmasını istediğimiz gerçek eserlerin itibar kaybetmesine yol açabilir.”

Atina Anlaşması metninde görebileceğimiz gibi, 1930’ların 1940’ların mimarları, “Sayısız örneği bulunan benzer yapılar söz konusu olduğunda, bazıları belge olarak saklanmak üzere korunacak, diğerleri ise yıkılacaktır” anlayışıyla hareket ettiler. Osmanlı döneminden kalma hamam yapılarının bu dönemde yıkılmış olması, tam olarak bu prensip yüzündendi, çoğu zaten harabe durumdaydı ve kentin hijyeni açısından sorun haline gelmişlerdi. Topçu Kışlası da diğer birçok Osmanlı yapısı gibi cumhuriyet ile beraber işlevini kaybetmiş ve futbol sahası haline gelmişti. Kentin göbeğinde hantal bir alan işgal eden bu yapının yıkılıp yerine ‘yeşil alan’ ve cumhuriyete yakışan bir meydan yapılması, tam olarak modernist ilkelere uygundu.

KOPYACILIK GERÇEK ESERLERE İTİBAR KAYBETTİRİR

Türkiye’de mimarinin, modernist ilkeleri körü körüne uyguladığı yine de söylenemez. Eğer öyle olsaydı, Türkiye’nin her yeri Osmanlı şaheserlerinin kopyasından öteye geçemeyen ‘taklit’ camilerle dolmazdı. Dini mimaride karşımıza çıkan bu muhafazakar mantık aslında sadece bize özgü de değildir. Bugün Atina’nın dış mahallelerini dolaştığınızda ‘NeoBizans’ etkisiyle yakın zamanda inşa edilmiş, Bizans mimarisini kopyalayan kiliseler görürsünüz. Bu durum, Atina Anlaşması’nda belirtildiği gibi, “Geçmişi körü körüne taklit etmek, kendini yalana dolana mahkum etmek, prensip olarak, eskinin yerine ‘sahte’ olanı koymak” anlamına gelir. Geçmişi taklit etmek anlamında Atina’nın İstanbul’dan farkı yoktur ve bu yaklaşım tamamen ideolojiktir.

Bugün Çamlıca’da inşa edilen caminin, Osmanlı mimarisini birebir kopyalaması da bu anlamda bir ‘sahtelik’ üretimidir. Sahtelik üreten yapılar, asıl şaheserlerin gölgede kalmasına, kentsel dokudaki ihtişamlarını kaybetmelerine neden olur. Bir turistin gözünden bakacak olursak Çamlıca’daki camii, İstanbul’un tarihi yarımadasının ihtişamını ikinci plana atmış durumdadır. Bir yandan da Osmanlı’dan bugüne cami mimarisi anlamda bir milim dahi ilerleyemediğimizin kanıtı gibidir.

Bu noktada akla gelen ilk soru şudur: Cumhuriyet Türkiye’sinde Osmanlı mimarisi eserlerinin sahte versiyonlarını üretmeye ihtiyacımız mı var? Böyle bir tavır bize ne kazandırır? Mimari, sosyal ya da turistik anlamda bu sorunun cevabı herhalde ‘hiçbir şey’ olmalıdır…

TAKSİM’E TOPÇU KIŞLASI YAPMAK TOPLUMSAL BİR FAYDA ÜRETİR Mİ?

Eskinin yerine sahte olanı koymak anlamında, futbol sahasına dönüştüğü için yıkılmış bir yapıyı yeniden inşa etmek ve bu yeni yapıyı da “AVM veya otel” yapmak, zaten nefes alınmaz hale gelmiş bir kenti daha da boğucu hale getirmekle sonuçlanır. Çağdaş kent planlamadaki ‘uyum’ kavramını yok eder. Taksim Meydanı bu haliyle bile uyumsuz durumdadır: Bir tarafında modernist The Marmara Oteli, öte yanında çağdaş bir AKM binası (inşası devam eden) bir köşesinde minareleriyle karşısındaki kiliseyi gölgede bırakmaya çabalayan bir cami yapısı, diğer iki yanında 19. yüzyıl apartmanları olan bir meydana ‘Barok’ bir yapı inşa etmek, tam bir uyumsuzluk oluşturur. Bu noktada Taksim’e Barok bir yapı yapmak, sadece 1930’ların mantığıyla değil, çağdaş kent planlama açısından da onaylanmaması gereken bir projedir.

Kentleşme mantığı açısından, rant kavramının kölesi olmamış herkesin karşı çıkacağı böylesi bir çabanın ancak ideolojik amaçları olabilir. Bu ideolojik amaçların neler olduğu/olabileceği ayrı bir tartışmanın konusudur. Ancak Gezi eylemlerinde dile getirilen kentsel politikalara dair eleştiriler bugün halen geçerliliğini korumaktadır. Devletin kamusal bir alana yapacağı yatırımda toplumsal yararı dikkate alması gerekmez mi? Bu noktada İstanbul’da, kanayan yara çoktur. Mesela Fikirtepe’de kentsel dönüşüme kalkışan bütün inşaat şirketleri batmışken bu şirketleri kamulaştırıp toplu konut mantığıyla insanların kiradan kurtulmasını sağlamak topluma daha fazla yarar sağlayabilirdi.

İstanbul’un birçok kentleşme sorunu varken halen Topçu Kışlası üzerinden tartışma üretmek, bu işten ne kadar rant üretileceğini de sorgulamamıza sebep olur. Bu noktada devlet yöneticilerine sorulacak tek bir soru vardır: Topçu Kışlası, bu ülkenin vatandaşlarının ortak çıkarları ve mutluluğundan daha mı kıymetli? Osmanlı şaheserlerinin görkemini yitirmemesi için ‘sahte’ olandan uzak durup toplumsal fayda sağlayacak ‘uyumlu’ kentler üretsek daha iyi değil mi?