Mozart ecdadın meşrebine uygundu!

Osmanlı padişahları elbette 'meşreplerine uygun olmayan' şeyleri yapmayacak kudrete sahipti. Ama işin ilginç tarafı Klasik Batı Müziği'ni sevdiler. Yoksa elbette yabancı müzisyenlere ‘paşa’ unvanı verip besteler sipariş etmez, sefaretlerde balolara gitmez, sarayda opera dinlemezlerdi...

Melishan Devrim  melishandevrim@gmail.com

Osmanlı padişahlarının müzikle ilişkisi çokça araştırılmış bir konu. Batı müziği, III. Ahmet döneminden itibaren Batılılaşma’yı (Westernization) ülke politikası olarak benimseyen Osmanlı’nın son döneminde, Osmanlı elitinin hayatının bir parçası oldu. Toprak kaybetmeye başlayan Osmanlı’nın Batılılaşma’yı sadece Avrupalılara ‘şov’ yapmak için benimsemediğinin, Batılı olmayı içselleştirdiğinin en önemli kanıtı ise son halife, Şehzade Abdülmecid Efendi’nin “Sarayda Beethoven” tablosudur. Sarayından çıkıp ilk kez Avrupa ülkelerini görmeye giden tek padişah olan Sultan Abdülaziz’in oğlu Şehzade Abdülmecid Efendi, ünlü besteci Franz Liszt’den ders almış, müziği sadece dinlemekle yetinmeyip öğrenmeye de çalışmış biriydi. Sultan Abdülaziz’in Avrupa seyahatinde ona eşlik eden bir başka şehzade olan 2. Abdülhamit (Evet evet, şimdilerde TRT’de dizisi olan padişah) hobi olarak marangozluk yaparken Şehzade Abdülmecid Efendi, resim ve müzikle ilgilenmiş, nü bile çalışmıştı. “Sarayda Beethoven” tablosunu bir kenara bırakıp Osmanlı’nın Batı müziğiyle olan ilişkisine dönelim.

Nisan 1869’da İngiliz Konsolosluğu’ndaki baloda Sultan Abdülaziz’in Galler prensi ve prensesinin yanında oturduğunu betimleyen gravür, The Illustrated London News gazetesi.

MEHTER YERİNE MARŞ

Yeniçeri Ocağı’nı kapatmak gibi modernleşme adına en meşakkatli işleri başaran II. Mahmut, Mehterhane’yi ilga ederek Muzıka-ı Hümayun’u kurdu. Toprak kaybının teknolojik anlamda geri kalmışlıktan kaynaklandığını bilen II. Mahmut, bir yandan yeni askerlerini Avrupalı subayların yardımıyla modernleştirmeye çalışırken bir yandan da toplumun modernleşmeye alışmasını sağladı. Devlet dairelerine portresi asılan ilk padişah II. Mahmut’tu. 1828’de İtalyan besteci Guiseppe Donizetti, İstanbul’a geldi ve ‘paşa’ unvanıyla göreve başlayıp haremin yetenekli ağalarından bir bando kurdu. Haremin yetenekli ağaları demişken Osmanlı saraylarından müziğin hiç eksik olmadığını, şifahanelerde bile akşamları sazendelerin müzik yaptığını, müziğin Osmanlı’nın hiçbir döneminde yasaklanmadığını hatırlatalım. Sadece bir ayda bandoyu padişaha konser verecek şekilde eğitmeyi başaran ve 1856’da ölene kadar İstanbul’da yaşayan Donizetti Paşa’nın II. Mahmut için bestelediği ve 11 yıl boyunca Osmanlı’nın resmi marşı olan Mahmudiye Marşı’nı dinlemek isterseniz:

Sultan Abdülmecid döneminde, devletin marşı da değişti. Yine Donizetti Paşa’nın bestelediği “Mecidiye Marşı” 22 sene boyunca resmi marş oldu. Mecidiye Marşı’nın orkestra şefi Emre Aracı’nın yönettiği Prag Filarmoni Korosu ve Senfoni Orkestrası yorumunu dinlemek isterseniz:

Osmanlı’nın marşları bu kadar değildi. Sultan Abdülaziz’in marşını Donizetti’nin ölümünden sonra bandonun başına geçen Callisto Guatelli, Hamidiye Marşı’nı Necip Ahmet Paşa, Sultan V. Mehmet Reşat’ın marşı Reşadiye Marşı’nı ise Italo Selvelli besteledi.

Şu sıra “Payitaht Abdülhamit” dizisi için Hamidiye Marşı’nın klasik müzik bestesinin Mehter Takımı ile birlikte yorumlandığı bir marş gündemde olsa da 2. Abdülhamit döneminde kullanılan Hamidiye Marşı’nın taş plak kaydında Mehter’siz olduğu fark ediliyor:

OPERA İZLEYEN PADİŞAHLAR

Sarayda opera izleyen ilk padişahın, III. Selim olduğu bilinir. Yani Osmanlı sarayı 18. yüzyıldan itibaren opera denen müzik türüne yabancı değildi. Sultan Abdülmecit, Türk gençlerine opera öğretilmesi için Donizetti Paşa’yı görevlendirdi. II. Abdülhamit, Yıldız Sarayı’na İtalyan kumpanyaları davet ediyordu. Donizetti Paşa ise 1820’de bestelediği ve İtalyanca olarak yazılan üç bölümlük tragedya nitelikli Belisario operasını 1836’da Türkçe olarak sundu.

İstanbul’un Rusya büyükelçisi Kont Boutinoff davetiyle İstanbul’a gelen İngiliz arpçı-besteci Alvars, 1832 baharında II. Mahmut’un huzurunda konser verdi. Üç ay İstanbul’da kalan sanatçı, popüler Ermeni, Bulgar, Yunan ve Türk melodilerinden oluşan koleksiyonunu “Travel of a Harpist in the Orient op. 62” başlığıyla basıma hazırladı.

1842 yazında Leopold de Meyer’in Beylerbeyi Sarayı’nda Sultan Abdülmecid’in huzurunda verdiği konser Revue et Gazete Musicali de Paris, Universal Gazete of Augsburgh ve The Musical World gibi pek çok yabancı yayına haber oldu. De Meye, İstanbul dönüşünde Türk yerel ezgilerini emprovize ederek “Machmudier: Air guerrier des Turcs (Türk Savaş Marşı)”, “Air national des Turcs (Türk Milli Marşı)”, “Fantaisie Orientale (Doğu fantezisi)” ve “La Danse du Serail (Saray Dansı)” isimli eserler besteledi.

Bugünkü Çiçek Pasajı’nın bulunduğu yerde bulunan Naum Tiyatrosu’nda ise 1840’larda ilk Türkçe operalar sahneleniyordu. 1846’da Verdi’nin Emani operası Beyoğlu’nda sahnelendi. Verdi, Osmanlı elitlerinin öylesine sevdiği bir besteciydi ki Hıdivler, 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılışı için ona bir opera sipariş ettiler. Verdi, Süveyş’in açılışı için yazdığı Aida operasını tören vaktine yetiştiremedi ama Aida Osmanlı’nın klasik müziğe ne kadar değer verdiğinin bir kanıtı olarak müzik tarihinde yerini aldı.

1847’de yaz için İstanbul’a gelen Franz Liszt ise Beşiktaş Sarayı’nda Sultan Abdülmecit’e resital verdi. Liszt, Mecidiye Marşı’nı sultan için yorumlamıştı. Elçilik vasıtasıyla notaları saraya gönderilen Büyük Parafraz’ın Aydın Karlıbel’den piyano yorumunu dinlemek isterseniz:

PADİŞAHLARIN KLASİK MÜZİK SEVDİĞİNİ HALK BİLİYOR MUYDU?

Bir Doğu ülkesinin değil, bir Batı ülkesinin imparatoru olduğunu kanıtlamak istercesine Avrupa’ya seyahat eden ilk sultan olan Sultan Abdülaziz, 3 Nisan 1869’da Dolmabahçe Sarayı’nda, tahtın varisi Galler Prensi VII. Edward ve eşi Galler Prensesi Alexandra ile aynı masada yemek yedi. İlk kez bir Osmanlı sultanı, yabancı bir kadınla aynı sofraya oturmuştu ve bu olayın haberi hem yabancı basında hem de yerel basında yer aldı. Aynı yıl Sultan Abdülaziz, Süveyş Kanalı’nın açılışına davet edilen yabancı konukların bazılarını İstanbul’da ağırladı.

Ne kadar Batılılaştığını göstermek için tüm kuralları yıkmayı göze alan bir padişah olan Sultan Abdülaziz, Nisan 1869’da Galler prensi ve prensesiyle yemek yemekle kalmadı, onların onuruna İngiliz konsolosluğunda düzenlenen baloya katıldı ve 7 Nisan 1869 akşamı operadaki locada prens ve prensesle birlikte oturdu! Böylelikle Sultan Abdülaziz, sarayın dışında yabancı bir kadının yanında görülen ilk sultan oldu. Padişah Avrupalılara Osmanlı’nın bir ‘Doğu ülkesi’ olmadığını, dolayısıyla Batı’nın bizi sömürgeleştiremeyeceğini göstermek istiyordu.

HAREMDE BANDO ve SAZ

Padişahların klasik müziğe olan merakı haremi de etkiledi. 19. yüzyılda Osmanlı elitlerinin haremlerinde hem Türk musikisi hem de klasik müzik çalabilen iki ayrı orkestra bulunuyordu. Elbette bu orkestralar haremde yaşayan genç kızların eğitilmesiyle kuruluyordu. Sultan Abdülmecid’in hekimlerinden İsmail Paşa’nın kızı Leyla Saz Hanım, o dönemde haremde tamamı kadın olan, altmış kişilik bir bando ve orkestra olduğunu anılarında belirtir. İngiliz seyyah M. A. Walker, Sultan Abdülmecid’in kızı Zeynep Sultan’ın sarayında erkek bandocular gibi giyinmiş bir kadın bando takımının bulunduğunu ayrıntısıyla anlatır.

19. yüzyılda sultan kızlarının piyano öğrenmesi de harem eğitiminin bir parçası olmuştu. II. Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan arp, keman ve piyano çalıyordu ve marşlar besteledi. Hıdiv Tevfik Paşa’nın eşi ve sonuncu Hıdiv II. Abbas Hilmi Paşa’nın annesi olan Hıdiva Emine’nin tek başına yaşadığı Bebek’teki Hıdiva Sarayı’nda, aynı Osmanlı hareminde olduğu gibi, biri klasik müzik yapan, diğeri Türk musikisi çalan iki ayrı orkestrası bulunuyordu.

Sarayda Beethoven

SON HALİFENİN SARAYINDA MÜZİK

Klasik müziğin Osmanlı saray kültürünün bir parçası haline geldiğini kanıtlayan “Sarayda Beethoven” resmine yeniden bakalım. Resimde son halife Şehzade Abdülmecid Efendi, askeri üniformasıyla konserin izleyicisi konumunda yer alır. Resmin merkezinde yer alan nota defterinde Beethoven’ın isminin yazması ve büstünün de resimde yer alması, kompozisyonda Beethoven çalındığını açıkça ifade eder. Üsküdar Bağlarbaşı’nda yer alan Abdülmecid Efendi Köşkü’nün harem dairesinde gerçekleşen bu konser sahnesinde piyanoyu ve kemanı kadınlar çalmaktadır. 19. yüzyılda Osmanlı’nın ne derece Batılılaşmış olduğunu kanıtlayan bu resmi yapan aynı zamanda Osmanlı’nın son halifesidir.

Resmin yapıldığı tarih bilinmese de 1918’de Avrupa’daki ilk Türk Ressamları Sergisi kapsamında Viyana’da sergilenmesi, Osmanlı’nın son günlerinde, Batılılaşma’nın amacına ulaştığını kanıtlama çabası olarak yorumlanabilir.

Peki Batılılaşma sadece Batı’nın bize dayattığı bir ‘faşizm’ miydi? Belki de bu noktada Prof. Korkut Boratav’ın Cumhuriyet gazetesine 8 Ocak günü verdiği röportajı hatırlamak iyi olabilir: Eğer “Oriént’in” geri kalmış bir ülkesi olduğumuza inansaydık, bir Batı ülkesi olduğumuza inanıyor olmasaydık -Boratav’ın ifadesiyle- son yıllarda “yurt dışından ithal edilen siyasal İslam”, bu topraklarda bu derece eleştiriye maruz kalmazdı.

Bugün mü? Sarayda Mozart çalındığına dair,  “Sarayda Beethoven” gibi bir resim yok ama Mozart’ın ne kadar ‘bizden’ olduğunu kanıtlayan bir Ceza’mız var.