Deniz Celiloğlu: Hayallere izin vermeyen bir coğrafyadayız

Oyuncu Deniz Celiloğlu, “Kaçmak, gitmek, başka bir yerde başka bir coğrafyada üretime ve yaşamaya devam etmek gibi fikirlerim vardı. Ama hayat seni nereye sürüklerse onu takip etmek durumundasın. Çok da hayalperestliğe izin vermeyen bir dönem ve coğrafyadayız” diye konuştu.

Işıl Çalışkan  esmaisilcaliskan@gmail.com

DUVAR – Sanatçı Deniz Celiloğlu, ödüllü yönetmen Ramin Matin’in üçüncü uzun metraj filmi ‘Son Çıkış’ ile sinemaseverlerin karşısına çıkacak. Metropol insanının günlük yaşam mücadelesini konu alan filmde Celiloğlu, İstanbul’dan kaçma planları yapan beyaz yakalı çalışan Tahsin’i canlandırıyor. Kara komedi türündeki filmde Celiloğlu’na başrollerini paylaştığı Ezgi Çelik’in yanı sıra Pınar Töre, Gizem Erdem, Kerem Fırtına, Gökçen Gökçebağ, Erdem Şenocak, Müfit Kayacan, Ayşenil Şamlıoğlu, Sedat Kalkavan, Tekin Ezgütekin, İbrahim Selim ve İpek Türktan Kaynak gibi isimler eşlik ediyor. Film, adına şiirler yazılan, tablolara yansıyan İstanbul’u karanlık yönleriyle izleyiciye sunuyor.Son Çıkış filmindeki rolün kendisine ve temsil ettiği jenerasyona çok yakın olduğunu belirten Celiloğlu, aynı zamanda bu karakter sayesinde kaçıp gitmek isteyen bir birey olarak ne gibi zorluklarla karşılaştığını deneyimleme şansı bulduğunu ifade ediyor. Celiloğlu ile 7 Aralık’ta vizyona girecek Son Çıkış’ı ve oyunculuk serüvenini konuştuk.

Deniz Celiloğlu

Tahsin rolü ilk geldiğinde, teksti ilk okuduğunuzda ne hissettiniz?

Sevindim, çünkü böylesine oynaması zevkli olacağını düşündüğüm rollerle her zaman karşılaşmıyorum. Bana ve temsil ettiğim jenerasyona çok yakın bir rol bu. İzleyenlerin de hemen adapte olacağı ve empati kurabileceği bir karakter. İkincisi filmin böylesine depresif olabilecek bir konu ve karakteri eğlenceli bir dille anlatması da çok hoşuma gitmişti. Bu iki ana etken beni çok heyecanlandırdı. Çalışma arkadaşlarına ve ekibe çok kıymet veren bir çalışma oldu. Son yıllarda yaptığım en çok içime sinen projelerden biri oldu bu. Bu bir oyuncu için nadir söylenebilecek bir şey aslında.

Siz de bir ara Tahsin’in yaşadıklarını yaşadığınızı belirtiyorsunuz. Nedir bu İstanbul’dan kaçmaya çalışma hikayesi?

İstanbul’dan kaçma hikayesi olamadı aslında. Hayallerim ve Tahsin gibi fantezilerim hep oldu, oluyor… Kafeyi yeni açtık. Mekanın kurgusu da böyle bir şeyin planı da bu fikirden sonra çıktı aslında. Kaçmak, gitmek başka bir yerde başka bir coğrafyada üretime ve yaşamaya devam etmek gibi fikirlerim vardı. Ama hayat seni nereye sürüklerse onu takip etmek durumundasın. Çok da hayalperestliğe izin vermeyen bir dönem ve coğrafya burası. Biraz daha zamanı olduğunu düşündüm bunların. Tahsin’den burada ayrılıyorum ben, eylem planı olarak. Gerçekleştirme aşamasına geçmeden önce hazırlığını yapma konusunda ayrılıyorum. Tahsin hemen her şeyi oldu bittiye getiriyor. Bu, o anlamda benim fikirlerimi de derleyip toplayan bir şey oldu. İnsanın her zaman aklına gelen hayallerini ve fantezilerini benim yaptığım gibi bir yerde deneyimleme gibi bir şansı olmuyor. Tahsin’in benim için avantajı bu oldu. Kaçıp gitmek isteyen bir birey olarak ben de ne gibi zorluklar, sıkıntılar yaşarım detayını çok net gördüm bu karakterde. Başta ben de çok eleştirel yaklaşıyordum birtakım kaçma girişimlerine. Ama şimdi kaçmak isteyenleri de, onları eleştirenleri de anlıyorum.

Film koşup koşup ulaşamadığımız rüyalara benziyor. Siz nasıl yorumlarsınız?

Demek ki o rüya vasıtasıyla bilinçaltının sana söylemek istediği bir şey var. Güzel bir rüya; koşmak istiyorum ama ulaşılamıyor. Başka bir yol mu denemeliyim? Yöntem mi değiştirmeliyim? Bakış açımı mı değiştirmeliyim? Bunları sorgulattı bana bu karakter. İzleyenler için de el kitapçığı gibi. Ben bu hikayenin o tarafını seviyorum. “Sinemada da nedir sizi etkileyen?” dendiğinde insanların kafası karışıyor. Tam olarak neyinden etkileniyorsunuz bir film izlerken? Görselliğinden mi? konusunun ne kadar çarpıcı olduğundan mı? Size hissettirdiklerinden mi? Kendi hayatınızda bulduğunuz bir takım eşleşmelerden mi? Bu filmde çok güçlü bir etki var. Direkt anlamda size dokunabiliyor. Bakıldığında sosyal gerçekçi gibi duruyor ama absürd tarafları da var. Durum komedisi ve kara komedi tarafları da var. Çok zengin bir sunum.

‘BENİM GÖRDÜĞÜM İSTANBUL’DA ŞAİRANE ŞEYLER YOK’

Adına şiirler yazılan, tablolara yansıyan, filmlere konu olan İstanbul sizin için ne ifade ediyor?

Bu romantik yaklaşımı anlıyorum aslında. Fakat ben şehirlere, sokaklara bu bakış açısıyla yaklaşmıyorum. Çünkü bu romantizm insanın kendi iç çağrısıymış gibi geliyor bana. Dertlerin, sıkıntıların üzerini kapatmak gibi bir şey bu. Kim yazmış bunu? Hangi dönemde, nereye bakıp yazmış… Benim baktığım, gördüğüm İstanbul’da hiç şairane şeyler yok ne yazık ki… Daha çok psikolojik gerilim bir atmosfer benim için. İnsanların şehirle, evle kurmak istedikleri sıcak, samimi ilişkileri de anlıyorum. Buna da çok ihtiyacımız var. Ama bu da o romantik yaklaştığımız yere olan sorumluluğumuzu hatırlatmalı bize. ‘Ne ara bu hale geldi bu İstanbul?’ Sorusunu soruyorsa ya da bunun üzüntüsünü çekiyorsa biri bir şeyleri kaçırmış. O süreçten geçerken sen neresindeydin? Coğrafyanın, dönemlerin dönüşümlerinde sanki o dönemin şahidi ve mimarı sen değilmişçesine bir farkında olmama durumu var insanlarda. Bence her anlamda sorumluluk almamız lazım. Eğer yaşadığımız yerle alakalı bir sıkıntımız, bir derdimiz varsa üstümüze düşen nedir bu konuda? Suçu hep mahallelere atıyoruz. Orasını birileri öyle yaptı. Biraz değerlerimize sahip çıkmalıyız ve kendimize dönüp bakmalıyız.

Filmin çekim aşaması nasıl geçti? İlginç olaylar yaşandı mı?

Çok hareketli geçti. Bizim de çekim mantığımız biraz oydu. Sokaklarda gerilla usulü omuzda kamera oradan oraya koşturmayla geçti. Şehirle daha bir içli dışlı oldum ben. Burada bir hareketin içine girdik çekimler boyunca. Farklı bir algıyla şehri deneyimledim ben kendim için. Kaotik bir şeyin yine de bir düzen içinde ilerlediğini görüyorum. Metrobüs tıklım tıklım, hava sıcak, insanlar itiş kakış halinde. Fakat yine de bir nehir gibi yollarını da buluyorlar. Galiba kendimize acı çektirmeyi de seviyoruz biraz.

Bizim ihtiyacımız olan görsel kendiliğinden sağlandı filmde. Biz bir yerde çekim yapıyoruz. Arkadan dozer, kamyonlar geçiyor. Bu şehrin hakikati buymuş demek ki. Nereye kameramızı çevirsek bizim uğraşmamıza gerek kalmadan bir dekor orada bizi bekledi. O çok güzel oldu. Mahalleli de hep destek oldu. O sokakların yerlisiyle de güzel bir ilişki kurduk. Kafamda 80 tane çıtçıtla iki hafta geçirdim. O değişik bir şeymiş. Zordu. Orada da saçımı uzatırsam nasıl olur diye düşündüm, olmuyormuş.

‘OYUNCULUKTA SÜREKLİ DONANIM HALİ ŞART’

Rolünüze nasıl hazırlanıyorsunuz?

Aslında 10-15 senedir her projede ve her yeni rolde bununla ilgileniyorum ben. Nasıl hazırlanmak lazım? Bunun cevabı çok kolay bulunan değil. Çok zor bir süreç o. Ve her yeni projede eskisine göre tekrardan denemen gereken bir sürü şey oluyor. Sonra rol için hazırlık diye bir şey olmadığını fark ettim. Çünkü çok kısa bir zamanın oluyor. Senaryo gelir, bir-iki hafta ön hazırlığı olur. Yönetmenle masa başı çalışması yaparsın. Aslında rolü hazırlamak için oyuncunun çok zamanı yoktur. Çekime başladığın anda da rol için yapabileceğin fazla bir şey yok. Bir oyuncunun kendini sürekli geliştiriyor olması lazım. Çok okumak ve araştırmakla alakalı bir şey. Bir ay iş gelmiyorsa otur o zaman bir şeyler çalış, oku. İlla bir iş gelecek. Sürekli bir donanım halinde olmak gerekiyor.

Yazarlarda olan ‘tıkanma’ durumunun oyunculukta da geçerli olduğu durumlar oluyor mu?

Tabii ki. Siz sürekli alt benliğinize birtakım duygular, bilgiler koyuyorsunuz. Orası sizin banka hesabınız gibi. Ve bunun çok farklı disiplinlerden olması lazım. Tahsin’in siz sadece belli bir kesitini görüyorsunuz. Fakat bir oyuncunun onu giyinebilmesi için filmde görülmeyen yerlerini de anlaması, yaşaması, deneyimleyebilmesi gerekiyor. Kanlı canlı olabilmesi için. Evet o yaratım kabızlığına biz de girebiliriz. Çok fazla film izlemesi gerekiyor bir oyuncunun. Diğer oyuncuların nasıl karakter yarattığı, gözlemlenmeli. Mutlu olursun, kızarsın, depresyona girersin, sevgilinden ayrılırsın fakat, bunları daha katmanlı daha zengin bir hale nasıl getirebilirsin? Bunu sorgulamak lazım. Onu da esinlenerek, başka deneyimleri görerek, onları hafızaya atarak yapabilirsin.

‘BİR ŞEYLER BENİ ALABORA EDEMEZ’

Deniz Celiloğlu hayatta adımlarını ağır ve emin mi atar?

Aslında dışarıdan rahat gibi görünsem de bir eyleme geçme anında çok kuran, düşünen, sıkı bir insanım evet. Yengeç burcuyum. Bazı insanlar ya o ya da bunu seçer. Ama ben milyon tane detayını düşünüyorum. O benim karakter özelliğim galiba. Ama bunun çok avantajını gördüm. Bir hamle yapmadan o hamlenin olasılıklarını düşündüğüm zaman beni bir şeyler şaşırtmıyor. Ben Tahsin’in düştüğü duruma düşmem. Düşsem bile ‘Ha şunun için düştüm demek ki’ derim bir şaşkınlığa kapılmam. Bir şeyler beni alabora edemez. O bir savunma mekanizması olarak çalışıyor olabilir belki o tutukluğum benim. Doğru izlenim.

Bir röportajınızda, “Televizyona çıktığınız için sanki kamu malı oluyorsunuz ve artık herkesin sizin hayatınıza istediği gibi erişme hakkı varmış gibi bir izlenim doğuyor. Bazı insanlar sizi basbayağı meta olarak görüyor” diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Kötü bir niyetleri yok biliyorum. Çünkü bizim insanımız içten, samimi, sıcak. Fakat ondan anladığı bazen özel alanın da ihlali olabiliyor. Karşı tarafın algısını ben çok iyi anlıyorum ben aslında. Hatta o tutum bana yapılan bir övgü gibi bir şey de. Çünkü beni o kadar içten, samimi yaklaşımda bir tavır sergileyecek kadar benimsemiş olduğunu gösteriyor. Benim bir oyuncu olarak karşı tarafa bunu hissettirdiysem başarılı bir iş yaptığımı gösteriyor. Fakat ben biraz mesafeli ve çekingen bir yapıya sahibim. Aşamaları çabuk atlayıp o mertebeye gelebilen biri değilim. Ben onu biraz tedirgin algılıyor olabilirim. Bu özellikle televizyonun yarattığı bir etki. Sürekli onların evinin içinde, onlarla birliktesin. Ama o karşındaki insan seni ilk defa görüyor ve seninle ilk defa temas ediyor. Belki biraz daha hassas yaklaşabilir karşıdaki. Bazen kafan dağınıktır, karşındaki insan hemen bir enerjiyle seni sarmaya çalıştığında hemen adapte olamıyor olabilirsin. Bu konuda güçlük çekiyorum. Ama pozitif okumasını da yapabiliyorum tabii o ayrı.

Başka bir röportajınızda “Göçmenliğin verdiği aidiyetsizlik duygusundan tiyatro sayesinde kurtuldum” diyorsunuz. Neden oyunculuk değil de tiyatro?

Özellikle tiyatro dememin bir sebebi yok. İlk tiyatroyla başladığım için öyle dedim aslında. Ama canlı ve her şeyin o anda orada yaşanıyor olmasının çok büyük etkisi var. Yaşam gibi aslında. Seyirciyle birebir etkileşim içindesin. Ve o yarattığın karakterin bir devamlılığı var. Sinema ve televizyonda öyle olmuyor, tekrarı mümkün ve kesiyorsun. Orada daha çok anlar içinde var olmaya çalışıyorsun. Fakat tiyatroda bir bütünsellik olduğu için oradaki karakteri çok daha nüfuz ederek yaşayabiliyorsun. Sinema yönetmen sanatı. Orada oyuncunun başka bir dinamiği çalışıyor. Kendimi tanıma yolunda bana oyunculuk ve tiyatronun çok destek oldu. O kadar farklı karakter tanıyorsun ki hepsini içselleştirip o olma yolunda ilerliyorsun. Kendi marazlarını, eksiklerini oralarda görüp, tespit edip hayatına katkı sağlayacak şekilde kullanabiliyorsun orada öğrendiğin şeyi. Hamlet bana bir sürü şey öğretti. Tahsin de aynı şekilde. Bir arkadaşını dinleyip sana ondan aldığın bilgi ve kendine kattığın bir şeymiş gibi olmuyor. Onu yaşayıp hissettiğin zaman başka oluyor. Göçmenlik değişik bir travma. Onu öğrendiğin zaman bir başka oluyor. Zaten onun travma olduğunu öğrenene kadar bir zaman geçiyor. Sonra üstesinden gelmek için uğraşıyorsun. Bana çok katkısı oldu.

Işıl Çalışkan ve Deniz Celiloğlu

‘ONAYLANMAYI ÖNEMSESEM BİLE NE YAPTIĞIMIN BİLİNCİNDEYİM’

Sizin için oyunculukta onaylanmak ne kadar önemli?

Bir oyuncu için kendini tek ölçtüğü yer onaylanıp onaylanmama meselesi olursa sıkıntılı bir şeye dönüşür. Çünkü o zaman insan kendi öz değerinin farkına varamaz. Sadece dışarıdan aldığı dönüşlere göre hareket eden bir oyuncunun daha sonra zaten bir özgünlüğü de kalmıyor. Popüler olan neyse onu gerçekleştirmeye başlıyor. Daha sonra ortada bir orijinallik kalmıyor. Kendi iç sesini çok iyi dinleyebilen ve kendine güvenen bir oyuncu olmak için çok da onay meselesine takılmaması gerekiyor. Ama öbür taraftan da bir işi doğru yapıp yapmadığın konusunda dönüş alıyorsun. Yapıcı bir geri dönüş olarak algılanırsa o zaman tamam. Bu hepimizin ihtiyacı olan bir şey. Bunun travmalarını yaşayan oyuncular da var. Yapıcı bir geri dönüş olarak onaylanıp onaylanmamayı önemsiyorum. Ama onun dışında ne yaptığımın farkında olmaya çalışıyorum.

Plak dükkanı açma fikri nasıl ortaya çıktı?

Plak dükkanı açma fikri bende hep fantezi olarak vardı. Ama ben de bu yaşlarımda olacağını pek düşünmüyordum. Çünkü biraz hobi görünümlü de bir şey. Orası ticari anlamda size bir şey getirmiyor. Fakat çok güzel bir tanışma vesile oldu o dükkanın açılmasına. Deniz Bayrak benim oradaki ortağım. O hali hazırda beş yıldır işletiyordu Cihangirdeki Plakhane’yi. Taksim’in Gezi’den sonraki dönüşümünden sonra işler çok kötü gitmeye başladı. Biz de alternatif bir hareket olarak dükkanı Moda’ya taşıdık. Benim için de çok erken gerçekleşmiş bir hayal oldu. Müziğe biraz daha önem veriyorum hayatımda ve artık her şey dijitale kaydı. CD, kaset, plak… Dinlediğiniz müziği elinizde tutabildiğiniz bir dönem değil artık o. Ve benim için çok önemli.

‘PLAĞA DOKUNMAK, SEVDİĞİN İNSANA DOKUNMAK GİBİ’

Müziğe dokunmak gibi…

Evet. Eğer elinizde hiç kaset, plak, CD yoksa bir şarkının sizin için önemi olabilir ama o şarkının sizin olma hissini de yaşatıyor. Çünkü o bir sanat eseri aynı zamanda. Bir emek ürünü. O bir proje. Bir emeğin ürünü olarak gözle görülür, elle tutulur bir şey bu. Çok önemli. Biz çocuklarla atölyeler yaptığımızda atölyenin sonunda dikkat ettiğimiz şey buradaki yaratımın elle tutabilir bir ürün olması. O, onunla bir bağ kurmanızı sağlıyor. Eğer bir plak koleksiyonunuz varsa tozunu almanız gereken bir rafınız var demektir. Sorumluluğunuz altında bir şey. Sevdiğin insana dokunamadığın, onun tenini sıcaklığını hissedemediğin zaman yürümez ki o ilişki. Artık senin için sevginin aşkın bile bir geçerliliği değeri kalmaz.

Siz neler dinliyorsunuz?

Her şeyi dinliyorum. Beğeni radarıma giren ayrı şeyler de var tabii ki. 70’ler müziğini çok seviyorum. 70’ler müziği, edebiyatı sinemasını ayrı bir yerde tutuyorum. O devrin duygusu, enerjisinin yansıdığı şeyleri seviyorum. Çünkü çok özgür, yeni şeyler denemeye, kuralları yıkmaya çabalayan bir enerji vardı. Caz ya da soul diyemem çünkü gerçekten hepsi. Onun dışında progresif rock seviyorum.

Yeni projeler var mı? Tiyatro, dizi, sinema… Neler olacak?

Bilmiyorum hayat ne getirir… Gerçekten sürekli değişen bir dönem. Ama istiyorum ki bu aralar biraz okuyup yazmaya ağırlık vereyim. Televizyon ritmi beni yordu. Çok fazla enerji ve zaman alıyor orası. Televizyondan biraz geri çekilmek istiyorum. Tiyatro devam ediyor zaten. Ondan asla kopamam. Orası olmadığında bir eksiklik, kaşıntı hali geliyor bünyeye. Orada hayata bağlanıyorum. Kopuşlara çok yatkın bir bünyem var. Beni bir yerde tutuyor orası. İnsanın kendini sağaltması da lazım ya bazen. Oyun Atölyesi’nde Haluk Bilginer Tiyatrosu’nda Kral Lear’ı oynuyoruz. Bu aralar yazıp bir şeyler üretmek istiyorum.