İyi ki doğdun Picasso!

İspanyol ressam Pablo Picasso, 1881 yılında bugün doğdu. Kübizm akımının kurucusu olan dünyaca ünlü sanatçı, hayatının büyük bölümünü Fransa’da geçirdi, iki dünya savaşına şahit oldu ve sanatıyla sadece kıta Avrupa’sını değil, bütün dünyayı etkiledi.
Henri-Georges Clouzot'un 1956 yapımı "Picasso" belgeselinden bir kare.

Melishan Devrim  melishandevrim@gmail.com

DUVAR – Katolik olarak vaftiz edildiği ismi Pablo Diego José Francisco de Paula Juan Nepomuceno María de los Remedios Cipriano de la Santísima Trinidad Ruiz y Picasso’ydu ama o hayatının büyük bölümünde ateistti.

Natüralist üslupta çalışan babası 1891’de bir sanat akademisinde profesör olarak görev yaparken oğlu da ilk resimlerini yapmaya başlamıştı. İlk resimlerini 1888’de 7 yaşındayken yapmaya başlamıştı. Klasik sanatı iyi bilen bir aileden geldiği için babasının yolundan ilerlemesi bekleniyordu. 1892-1895 arasında La Coruña’daki bir güzel sanatlar okuluna devam etti. 1895’te kız kardeşinin ölümü onu derinden etkiledi. Aynı yıl Madrid’deki Prado Müzesi’ni ilk kez ziyaret etti. Bu sırada babası Barselona’daki La Lonja adlı güzel sanatlar okuluna atanmıştı. 1896 – 1904 arasında Picasso bu okulda eğitimine devam etti. 1897’de ürettiği bir resimle ödül almasının ardından Madrid’de Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi’ne kabul edildi. Ancak onun dünyaya karşı doymak bilmez bir merakı ve unutulmayacak eserler yaratmaya dair bir hırsı vardı.

PARİS’TE KENDİNİ BULAN GENÇ İSPANYOL

Picasso, İspanya’daki akademiden mezun olur olmaz kendine özgü bir üslup yaratma arzusuyla 1900 yılında Paris’e gitti. İspanya’nın yakıcı güneşi altında, boğa güreşleri izleyerek büyümüştü. Kadınlara yaklaşmaya utanan genç bir İspanyol olarak vardığı Paris’in bohem ortamında ilk aşklarını yaşamaya başladı. Picasso’nun yaşadığı aşklar sanatı açısından önem taşır çünkü sevgililerinin hemen hemen hepsi aynı zamanda onun modeli oldu.

1900 yılında açılan Paris Evrensel Sergisi’nde bir resmi sergilendi. Sanat taciri ve ünlü bir anarşist olan Pedro Mañach sayesinde, gazeteci ve şair Max Jacob ile tanıştı. Bu dönemde Saint-Lazare Hastanesi’ni ziyaret edip hastaların resimlerini yapmaya başladı. Genelde mavi tonlarda yaptığı bu resimlerine sonradan ‘mavi dönem’ adı verildi.

Pablo Picasso, “Le Lapin Agile” veya Bardak ile Palyaço (otoportre), 1905, tuval üzerine yağlıboya, Metropolitan Museum of Art.

Paris’i ilk ziyaretinde şahit olduğu fakirlik, 1901-1904 arasında yaptığı ‘Mavi Dönem’ resimlerinde açıkça hissediliyordu. 1904’te Guillaume Apollinaire ile arkadaş oldu. 1904-1906 yılları arasında ise turuncu ve pembe tonların ağırlıkta olduğu resimlerinde Paris’in başka bir yüzünü yansıttı: İtalyan Tiyatrosu’nun en erken örneklerinden biri olan Commedia dell’arte’nin karakterlerinden harlequin (palyaço) figürü, Picasso’nun resimlerinde halkın arasındaki sıradan bir insan gibi yer aldı. Bu dönemde sık sık Medrano Sirki’ni izlemeye gidiyordu. Picasso’nun harlequin’leri komedyen değildi, Paris’te aynı dönemde yaşayan tüm avant-garde sanatçılar gibi üzgün, mutsuz ve yalnızdı. Bugün müzayedelerde fiyatı milyonlarca doları bulan Picasso resimleri, 20’nci yüzyıl başının Fransa’sında ressamın ancak karnını doyuruyordu.

AVİGNONLU KIZLAR’IN HAYAL KIRIKLIĞI

1907-1909 arasında müzelerde gördüğü Afrika masklarından ve Louvre’daki İberya heykellerinden etkilenen Picasso, bu dönemde ürettiği ‘Avignonlu Kızlar’ resmiyle yine çağının ilerisinde bir resim üretti. ‘Avignonlu Kızlar’, ilk anda ne koleksiyonerlerin ne de arkadaşlarının beğenisini kazanmadı. Kadın bedenini böylesine klasik güzellikten uzak, bu derece vahşi hatlarla resmetmesi, üstelik resimdeki kadınların genelev çalışanlarının müşteri bekleyen pozlarında durması, o günün entelektüel çevreleri için bile aşırı derecede şok ediciydi. Bu dönemde Cézanne, Sonbahar Salonu’nda sergilediği yapıtlarıyla büyük beğeni topluyordu.

Pablo Picasso, Avignonlu Kızlar, 1907, tuval üzerine yağlıboya, MoMA.

KÜBİZM: İKİ SANATÇININ DİYALOGUNUN SONUCU

Picasso’nun erken dönem kübist resimlerini yapmasına cesaret veren şey, bu resimleri modern sanata meraklı bazı koleksiyonerlere satabilmesiydi. 1905’te Picasso’dan resim satın almaya başlayan Leo ve Gertrude Stein, birkaç yıl sonra yaptığı kübist resimlerini alkışlayan ilk kişiler oldu. Gertrude Stein’ın evinin salonu, o dönemde Paris’in akademi salonları kadar ilgi görüyordu.

1907’de Apollinaire Picasso’yu Georges Braque ile tanıştırdı. Braque da Picasso gibi yeni bir üslup arayışındaydı. Yaptıkları sohbetlerin sonunda iki ressam, aynı anda benzer üslupta resimler üretmeye başladılar: Kübizm böylelikle iki sanatçının farklı bir ifade biçimi bulmak konusunda ürettikleri diyalog sayesinde 1908’de ortaya çıktı. Cézanne ile arkadaş olan ve onun üslubuna hayran olan Picasso, Cézanne’ın formu küplere indirgeyen ve renklerle hacim veren üslubunu bir adım ileri taşıyarak Kübizm’e ulaşmıştı.

Picasso’nun sanat piyasasındaki bir başka destekçisi ise Alman sanat tarihçisi ve koleksiyoner Daniel-Henry Kahnweiler oldu. Kahnweiler, sadece Picasso ve Braque’a destek olmakla kalmadı, galerisinde açtığı sergilerle André Derain, Kees van Dongen, Fernand Léger, Juan Gris ve Maurice de Vlaminck gibi diğer modernist ressamları da teşvik etti.

Braque ile birlikte geliştirdiği erken dönem kübist resimleri (1909-1912) benzer renklere sahipti: Toprak tonları. 1910’dan itibaren ürettiği resimler, ‘analitik kübizm’ olarak adlandırıldı. 1912-1919 arasında ürettiği eserler ise ‘sentetik Kübizm’ olarak tanımlandı ve Picasso’nun yeni bir üslup arayışının artık tuvalin ve boyanın sınırlarını aşmaya başladığının kanıtıydılar.

MONA LISA’NIN ÇALINIŞI VE BİR DOSTLUĞUN BİTİŞİ

Louvre Müzesi’nde sıradan bir resim gibi sergilenen Mona Lisa, 1911 yılında aniden çalındı. Bugün Leonardo’nun başyapıtı kabul edilen bu portre, çalınana kadar kamuoyu tarafından pek bilinen bir resim değildi. Londra’dan Sao Paolo’ya, hatta New York’a kadar birçok gazete Mona Lisa’nın çalındığına dair haberler yaptı. Paris-Journal, Mona Lisa’yı getirene para ödülü vaat eden ve getiren kişinin kimliğinin açıklanmayacağı sözünü veren ilanlar yayınladı.

Bu sırada Louvre Müzesi, Mona Lisa haricinde bazı küçük boyutlu heykellerin de çalındığını fark etti. Fransa’nın yaşadığı en büyük şok ise evinde Louvre’dan çalınan heykeller bulunduğu için Apollinaire’nin tutuklanmasıydı. Apollinaire, yapılan sorguda heykelleri başkasının çaldığını ve Picasso’nun da bu heykelleri satın aldığını söyleyince Picasso da davada ifade vermek zorunda kaldı. Gerçekten de Apollianaire’nin sekreteri Géry Pieret, Louvre’dan İberya heykelleri çalıp Picasso’ya ve Apollinaire’ye satmıştı. Picasso, ‘Avignonlu Kızlar’ resmini yaparken bu heykellerden esinlenmişti. Géry Pieret’nin çaldığı heykelleri satın aldığı anlaşılınca Apollinaire, tutuklanmış ve Mona Lisa’nın çalınmasıyla da suçlanmıştı. Géry Pieret, çaldığı heykellerden birini para kazanmak için Paris-Journal ‘a götürünce kendini ele vermişti. Oysa Mona Lisa, İtalyan sanatının İtalya’da kalması gerektiğini düşünen bir fanatik tarafından çalınmıştı ve gerçek hırsız Mona Lisa’yı İtalya’daki bir galeriye satmaya kalkışınca yakalandı. Böylece Apollinaire aklandı ancak Picasso ile arası uzun süre düzelmedi.

(Mona Lisa’nın çalınışı) “La Joconde est Retrouvée” (Mona Lisa Bulundu), Le Petit Parisien, Numéro 13559, 13 Aralık 1913.

 

SAVAŞ ÖNCESİ AVRUPASI’NIN HAREKETLİLİĞİ

I. Dünya Savaşı öncesi dönemde Avrupa’nın her yerinde bir yaratıcılık patlaması yaşanıyordu. İtalya’da Fütüristler, Almanya ‘da ise ‘Mavi Binici’ (Blaue Reiter) adını alan ekspresyonistler yeni ifade biçimleri üretiyordu. Picasso, Gino Severini aracılığıyla İtalyan fütüristleri Carlo Carrà ve Umberto Boccioni ile tanıştı. 1912’de Blaue Reiter grubuyla birlikte yapıtlarını sergiledi. Duvar kağıtları ve gazete parçalarını tuvale yapıştırarak ilk kolajlarını üretti. 1913’te New York Armory Show’da açılan Uluslararası Modern Sanat Sergisi’ne katıldığında, dünyanın en ünlü ressamlarından biriydi.

PICASSO’NUN AŞKLARI VE SADAKATSİZLİĞİ

1918 yazında Rus balerin Olga Khokhlova ile evlendiği dönemde bale kostümü ve sahne dekorları üretti. Aynı dönemde Fransız Yahudisi olan koleksiyoner Paul Rosenberg için resim üretmeye başladı. Balerin eşi Khokhlova sayesinde sosyete partilerine katılmaya başladı ve giderek daha zengin alıcılar edindi. 1927’de o sırada 17 yaşında olan Marie-Thérèse Walter ile gizli bir ilişkiye başladığında, Khokhlova ile olan evliliği fiilen bitti, ancak Khokhlova’nın Fransız medeni kanunu uyarınca Picasso’nun her şeyinin yarısını talep etmesi üzerinde evlilikleri kağıt üzerinde devam etti.

Pablo Picasso, Olga’nın Portresi, 1917, tuval üzerine yağlıboya, Paris Picasso Müzesi.

Picasso, 1955’te Khokhlova’nın ölümüne kadar onunla evli kaldı ve Marie-Thérèse Walter ile hiç evlenmedi. Picasso’dan bir kız çocuk sahibi olan Marie-Thérèse, Picasso’nun ölümünden dört yıl sonra kendini asarak intihar etti. Olga Khokhlova ve Marie-Thérèse Walter, Picasso’nun hayatında büyük önem taşıyan ve Picasso tarafından mutsuz edilen kadınlardan sadece ikisiydi. Picasso, kendi üslubundan sıkılıp sürekli kendini yenilemesine benzer şekilde, bir anda aşkla bağlandığı tüm kadınlardan da aynı hızda uzaklaşıyordu. Ona ilham veren sevgilileri ve eşlerini betimlediği resimler, çizimler ve seramikler, 2016’da açılan gezici bir serginin temasını oluşturdu ve Picasso: The Artist and His Muses adıyla kitap haline getirildi.

PICASSO’NUN SEMBOLLERİ

1920’li yıllarda Paris sanat ortamını kasıp kavuran Sürrealizm’den elbette o da etkilendi. 1919-1929 arasında yaptığı resimlerde, akademik klasisizm ile Sürrealizm karışımı bir üslup kullandı. Joan Miró ile tanışmıştı ve onun resimlerini yeni yapıtlar üretmek için kullanmak isteyen Man Ray’e memnuniyetle izin vermişti. Révolution Surréaliste (Sürrealist Devrim) adlı derginin hemen her sayısında bir resmi yayınlanıyordu. 1930 -1939 arasında Minotaur karakteri ile Harlequin figürleri yapıtlarında yeniden belirdi. Mitolojide, genç kadınların ve erkeklerin kendisine kurban edilmesini isteyen boğa başlı, insan vücutlu bir canavar olan Minotaur figürü, pek çok sanat yazarı tarafından Picasso’nun kendisini sembolize etme biçimi olarak yorumlandı. Minotaur figürünün olduğu birçok resminde, kübist anlamda deforme edilmiş formda, uzanan nü’ler bulunuyordu.

SAVAŞ KARŞITLIĞININ BAŞYAPITI: GUERNICA

Güçsüz bir halkçı hükümet tarafından yönetilen İspanya Cumhuriyeti, Franco önderliğindeki sağcı generallerin 17 Temmuz 1936’daki darbesinin ardından iç savaşa sürüklenmişti. İspanya, uluslararası komünizm ve faşizm güçlerinin savaş alanına dönüşmüştü. Picasso ise hükümeti destekliyordu. 1937’de ürettiği “Franco’nun Hayali ve Yalanı” adlı baskıları İspanya’nın cumhuriyetçi hükümetine gelir sağlamak için kartpostal olarak satıldı. Ocak 1937’de Paris Dünya Fuarı’ndaki İspanya Pavyonu için bir duvar resmi yapmasını istendi. Picasso, bu talep karşısında ilk başta pek istekli değildi.

Franco’nun birlikleri, 26 Nisan 1937’de Kuzey İspanya’daki bir Bask kenti olan Guernica’da toplandılar. Franco yeni uçaklarını denemeye çok hevesli olan Nazi Hava Kuvvetleri’nin (Luftwaffe) yardımını sağlamış ve üç hava filosu konuşlandırmıştı. İspanyol üniforması giymiş Alman pilotlardan oluşan bu filolar, Akbaba Lejyonu (Legion Condor) olarak biliniyordu. Savunmasız Guernica kasabasının Nazi uçakları tarafından bombalanması sonucunda, kent harap oldu ve pek az bina ayakta kaldı. Bombardıman sonrasında kaçmaya çalışan siviller de Nazilerin makineli tüfeklerine hedef oldular. Bu katliamın haberi yayıldığında tüm dünya şaşkınlık içinde sessizliğe gömüldü. Picasso, Guernica hakkındaki haberleri 27 Nisan’da basında çıkan haberlerden öğrendiğinde, Dünya Fuarı’nın açılışına sadece 27 gün kalmıştı. Picasso, 1 Mayıs’ta fuardaki İspanya pavyonu için yapacağı duvar resmine başladı. 11 Mayıs’ta üç buçuk metre yüksekliğinde ve yedi buçuk metre uzunluğundaki bir tuvale tablosunun kompozisyonunu çizmeye başlamıştı. Bütünüyle siyah-beyaz renklerle gri tonlarından oluşan tablo, haziran ayında İspanya pavyonunda sergilendi.

Pablo Picasso, Guernica, 1937, tuval üzerine yağlıboya, Madrid Museo Reina Sofía.

Resmin solundaki boğa başı, vahşilik ve karanlığın, ölmekte olan at ise halkın simgesi olarak yorumlanır. Boğanın altındaki çığlıklar atan anne, kollarında ölü çocuğunu taşımaktadır. Resmin alt bölümünde, kırık kılıcını hala elinde tutan ölü bir asker bulunur. Askerin sağında lamba tutan elini ileri uzatmış bir kadının dehşet dolu bakışları altında başka bir kadın koşarak kaçmaktadır. Sağ tarafta ise, yanan bir binanın alevleri tarafından yutulan bir figür görülür. ‘Guernica’yı, faşistler ‘dejenere’ olarak görürken, komünistler bu resmi ‘anti-sosyal ve sağlıklı proleter görünüme tümüyle yabancı’ olarak nitelendirdi.

‘Guernica’, John Berger’e göre, Picasso’nun acı çekmeyi nasıl imgelediği hakkında bir resimdir, kendi ülkesinden gelen haberleri dinlerken kendi çektiği acıları resmetmektedir. ‘Guernica’da betimlenen bir kent yoktur, bomba atan uçaklar yoktur, patlama yoktur, zamana ya da İspanya’ya dair bir gönderme yoktur. Kahramanlık da yoktur. Yine de bu yapıt bir savaş protestosudur.

NAZİ’LERİN DEJENERE SANATÇISI, DÜNYANIN GÖZBEBEĞİ

26 Ocak 1939’da Franco Barselona’yı ele geçirdi. Bu sırada Adolf Hitler, dönemin tüm modernist sanatçılarını ‘dejenere’ ilan ettiğinde, Picasso da bu unvandan payına düşeni aldı. Tüm Almanya’yı dolaşan Dejenere Sanat sergisinde Picasso’nun dört yapıtı yer aldı. Aynı yıl New York MoMA’da Picasso’nun kırkıncı sanat yılı sergisi açılmıştı ve ‘Guernica’ Amerika’nın sekiz şehrini dolaşan bir gezici sergiyle tura çıkmıştı.

Picasso, 1940 yılında Paris’e döndüğünde 1900’lerde anarşistlerle olan bağlantısını kanıtlayan bir polis raporu nedeniyle Fransız vatandaşlığına alınmadı. Almanlar Paris’i işgal ettiğinde bile çok sevdiği Paris’inden ayrılmak istemedi. Naziler, sık sık gelip evinde arama yaptılar ve bu dönemde Fransa’da hiçbir yapıtını sergilemedi. Picasso’nun tüm üsluplarını bir araya getiren ‘Guernica’, bu dönemin ürünüydü. Picasso’ya sorsanız Guernica kendi eseri değil, Nazilerin eseriydi.

Nazilerin ‘dejenere’ ilan ederek 1937’de el koyduğu Picasso’nun bu resimleri ve fotoğrafta görülen Wilhelm Lehmbruck heykelleri Alman ordusuna gelir sağlamak amacıyla 1939’da İsviçre’de satışa çıkarıldı.

‘KORE’DE KATLİAM’

1951’de yaptığı ‘Kore’de Katliam’ resmi Amerika’nın Kore Savaşı’na yönelik eleştirisiydi. 1950’de Sinchon Katliamı adı verilen olayı resmeden eser, Goya’nın Napoléon askerlerinin İspanyol sivilleri öldürmesini betimlediği ‘3 Mayıs’ resmiyle aynı kompozisyon düzenine sahiptir. ‘Kore’de Katliam’, sivillerin komünizm karşıtları tarafından öldürülmesini görselleştirir.

1967’de Fransa ona ‘Legion d’honneur’ nişanı vermek istediğinde Picasso bunu reddetti. 1970’te ürettiği yapıtlarının büyük bölümünü Barselona’da açılan Picasso Müzesi’ne hediye etti. 1971’de doksan yaşına girdiğinde Louvre’da Fransız devlet koleksiyonlarında bulunan resimlerinden bir sergi açıldı. 1973’te ölene kadar resim yapmaya devam etti.

Şu sıra Paris’e yolunuz düşerse biri Picasso Müzesi’nde, diğeri Orsay Müzesi’nde açılan iki sergi, Ocak 2019’a kadar devam ediyor. Erken dönem yapıtları ve kendi koleksiyonundan eserler içinse Barselona’daki Picasso Müzesi en doğru adres.

Pablo Picasso, Kore’de Katliam, 1951, tuval üzerine yağlıboya, Paris Picasso Müzesi.