Kornelia Binicewicz: Saf müzik diye bir şey yok!

Bizde bir şekilde tanıdıklık, bilindiklik, yakınlık hissi uyandıran sanatçıların Avrupalıların türlü türlü kulüplerinde, festivallerinde, syntheisezlarında, farklı yorumlarla yeniden keşfedildiği zamanlardayız. Yüzüklerin Efendisi'nin Frodo'sunun Selda Bağcan'a bakışlarına sahip Polonyalı Kornelia Binicewicz, işi gücü bırakıp, 60'lar, 70'ler Türkiyesi'nde unutulmuş, anlaşılamamış kadın müzisyenlerin melodilerinin peşinden İstanbul'a yerleşti. İşte o yolculuk!

Tuğçe Özbiçer  tozbicer@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – Berlin sokaklarında yürüyorsanız, kulağınıza gelen tanıdık ritimlere, ezberlenmiş sözlü parçalara çok da aldırış etmezsiniz. Fakat Berlin çıkışlı, hiçliğin ortasındaki bir müzik festivalinde, oldukça kuzey Avrupalı bir dj, aralarında sizin de bulunduğunuz dinleyicilerine 70’lerin disco folk Volga Nehri parçasını çalmaya başlarsa artık dans etmeniz gerekiyordur…

Türkiye müziğini yeniden keşfeden ve özellikle 60’lar, 70’lerin Türkiye’sinin kadın seslerine odaklanan “Ladies on Records” projesini yaratan Kornelia Binicewicz de, en beklenmeyen anlarda djliği ele alarak bizi işte böyle dans ettirenlerden. Polonyalı Kornelia, müziğin sınırsızlığında Türkiye’den kadın sanatçılara ulaşmak için İstanbul’a geliyor ve ilk seyahatinden sonra evine 30 kiloluk bir plak valiziyle dönüyor!

Daha sonra her şeyi bırakıp, dinlediği müziğin tınılarında ve sözlerinde, Türkiyeli kadınların öyküsünü öğrenmek için tekrar İstanbul’a uçuyor. Kamuran Akkor’dan, Esmeray’dan ya da Neşe Karaböcek’ten heyecanla bahseden Kornelia ile müziğe ve kadınlara dair konuştuk. Kornelia “Ladies on Records” projesi için müzisyenlerle tanışmasının önemini şöyle anlattı: “Hayatlarını, yaşadıklarını, müziklerinin mesajını sordukça şaşırıyorlar çünkü bugüne dek kimse onlara “Müzik endüstrisinde bir kadın olmak nasıldı?, Seni kimler destekledi?, Hangi zorluklarla karşılaştın?, Müziğinle ne anlatmak istedin?” diye sormamış. Sanırım işte bu yüzden yaptığım şey önemli. Bu cevap hiçbir zaman yüksek sesle söylenmediği için, onlara engel olanları değiştirmek de zorlaşıyor.”

“Plaklara merakım arttı ve onları toplamaya, radyo programları yapmaya başladım. Müzik festivallerinde küratorlük yapmam da yine bundan sonra gelişti. Bu süreçte insanlarla müziğin arasındaki bağın gücüne odaklandım.”

Müzik yolculuğun nasıl başladı? Ve daha da ilginci Türkiye müziğinin unutulmuş kadın sanatçılarına nasıl ulaştın?

Ben kültürel antropoloji öğrenimi gördüm. Müzik her zaman kültürü anlamada, kültürle bağ kurma noktasında en önemli rehberim olmuştu. Bu yönüyle insanlara ve toplumlara yaklaşma, onları birleştirme ve anlama konusunda benim izlediğim bir yoldu. Müzikle ilgili bu yola ciddi başlangıcım olarak 15 yıl önce, Polonya’da “Müzik Belgeselleri Festivali”ni kurduğum zamanı söyleyebilirim. Bu festival dünyanın birçok yerinden müziği, müziğe dair incelemeleri, filmleri bir araya getiriyordu ve kapsamında workshoplar, söyleşiler de bulunuyordu. Daha sonrasında plaklara merakım arttı ve onları toplamaya, radyo programları yapmaya başladım. Müzik festivallerinde küratorlük yapmam da yine bundan sonra gelişti. Bu süreçte insanlarla müziğin arasındaki bağın gücüne odaklandım.

60’lar, 70’ler ve biraz da 80’lerin başına kayan dönemin müziğine ve tarihine ilgim yoğunlaştı. 3 yıl önce ise bu alanı da daraltarak bana en yakın gelen müziğe, yani bu dönemin kadın seslerine yöneldim. Festivalleri, yaptığım her şeyi bırakıp tüm konsantrasyonumu 60’lar, 70’ler kadın sanatçılarına, onların müziğini anlamaya ve keşfetmeye yoğunlaştırdım! Bu dönemde Türkiye’den kadın sanatçıların plaklarına da eriştim fakat yeterli değildi. “Türkiye’den ulaşabildiğim 70’ler müziği genelde Barış Manço gibi kahramanlarla sınırlı olmamalı, kadınlar nerede?” diye düşündüm. Hoşuma giden bu müziği anlayabilmek ve daha fazlasına ulaşabilmek için Türkiye’ye geldim.

Polonya’daki işimi bıraktım, uçağa atlayıp “1 aylığına araştırma gezisi” için geldim Türkiye’ye. Dönerken yanımda ufacık bir çantada, birkaç parça kıyafet ve 30 kiloluk plak valizi vardı! Burada dj’lik yaptım ve “Keşfedecek çok şey var!” diye düşündüm. Eve döndüm ve İstanbul’a geri geleceğimi biliyordum… İstanbul’a yerleştim ve soruma cevap aramaya başladım: Türkiye’deki müzik endüstrisinde kadınların durumu nasıl? İnsanların birbirini anlayışını, algılarını, birbirine bakışını, sosyal rollerin durumunu bir ayna gibi gösteren müzik sayesinde yolculuğuma başladım.

‘TÜRKİYE’DE MÜZİĞE KARŞI ÖNYARGILAR HAKİM: KÜRT MÜZİĞİ SEVMİYORUM, ARABESK DİNLEMEM…’

Peki Türkiye’deki insanların senin bu müziğe ilgine tepkileri nasıl oldu?

Buraya geldiğimde insanların bu müziği bildiklerini zannettiklerini, ama aslında kimsenin pek de bir şey bilmediğini fark ettim. İnsanlar sadece en popüler isimlerden, en popüler şarkılardan haberdar. Fakat bazen anlamak için daha da derine inmelisiniz. Çünkü bu müzik sizin ailenizi yetiştirdi; aileniz ise şimdi sizi yetiştiriyor ve bence bu çok önemli. Her şeyden önce benim dışarıdan gelen bir gözlemci olmam farklı bir durum yaratıyor. Örneğin buradaki insanların kendi müziklerine karşı “Arabesk dinlemem”, “Kürt müziği sevmiyorum”, “Halk müziği çok sıkıcı” gibi önyargıları var. Oysa ben her şarkıya müzikal anlamda bir keşif olarak bakabiliyorum. Benim için her şey çok ilginç ve her şey dinlemeye değer!

“Herkes böyle düşünmeli” gibi bir tavır içerisinde değilim ama müzikte sizin bildiklerinizle benim hissettiklerimi birleştirirsek çok güzel olabilir! Müziği dinlediğim zaman tabi ki, melodinin bende bıraktığı etkiye göre, benim de merakım ve ilgim şekilleniyor. Yani müziği sadece sosyal olayları algılamakta kullanmıyorum, kötü müzikten hoşlanmadığım da kesin! (gülüyor) Fakat benim için bir eğlenceden çok daha fazlası…

Sen nasıl bir müzikle büyüdün? Polonya’da içinde olduğun müzikal çevre nasıldı?

Bu sorunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. İçinde büyüdüğümüz müziğin ileride bizi biz yapacağını kimse inkar edemez! Benim ebeveynlerim müzisyen değillerdi, daha çok tüketicilerdi diyebilirim. Müzik onlar için çok önemliydi. “Big Beat” dediğimiz bir dönem var. Bu dönemde sanatçılar Batı müziğini dinleyip Lehçe’ye uyarlıyorlar. Onlar da gençliklerinde Polonya’daki alternatif ve bazen de saykodelik olan bu müziği dinliyorlarmış. Sanırım ben 15 yaşındayken, Polonya’da, Batı’dan ilham alınarak yeniden üretilen bu sesleri keşfetmeye başladım.

Bu açıdan bakıldığında hala aynı yolu izliyorum, hala geçmişteki müziği anlamaya ve keşfetmeye çalışıyorum. Hiçbir şey tek bir kaynaktan, bir örnek oluşmuyor, müzik de öyle. Hiçbir şey saf değil! Müzik ve kültürü bu bakımdan bir deniz gibi görüyorum; dalgalarla getirecek ve götürecekleri olan bir sonsuzluk. İşte benim içinde büyüdüğüm müzik de Batı’dan etkilenilerek, yeniden üretilen, başka anlamlarla ve tınılarla yeniden yaratılan bir müzikti. Polonya’daki insanlar da keskin melodili Amerikan müziğini dinliyorlar, aynı sesleri yakalamak için ülkeye gizlice elektronik gitarlar ve synthesizerlar getiriyorlardı. Daha sonra yerel Leh müziği ile bu sesler bir araya getirildi ve benim müzikal geçmişim de bu müzik.

Aslında bu bakımdan Polonya’daki ve Türkiye’deki 70’ler müziği benzerlikler gösteriyor. Türkiye’deki insanlarda da Mick Jagger, Janis Joplin, The Who gibi müzisyenlerin etkilerini görebiliyorsunuz. Burada da halk müziği gerçekten önemliydi ve etkilenilen yabancı müzikle birleştirilip yeni tınılar ana dilde, kendi kültürlerinde tekrar yaratıldı.

‘SAF MÜZİK DİYE BİR ŞEY YOK!’

Saf müzik algısı ve arayışı gerçekten gereksiz bir uğraş sanırım. Bu algıyı Türkiye’de nasıl görüyorsun?

Saf müzik diye bir şeyin olduğuna inanmıyorum… Hatta bu düşünceye ciddi ciddi karşıyım! Her şey üretim, etkileme ve etkilenme sürecinde bana kalırsa. Bu Türkiye’de çok önemli bir tema. Burada çok güçlü bir “birleştirme” çabasının olduğunu görüyorum. Her şey “Türkiye” yazılı bir şemsiyenin altına toplatılmaya çalışıyor sanki! Bu kadar farklı etnik kimliklere sahip insanların yaşadığı bir yerde müzik de tabi ki çok farklı unsurlardan etkileniyor… Örneğin Türkiye, müzikal anlamda, bu şemsiyenin altında nasıldır? Kürt, Balkan, İran, Rum ve daha niceleriyle etkileşmiş tınılardadır.

Unutulmuş, yeteri kadar değer verilmemiş ve hatta anlaşılamamış kadın sesleri incelediğin, ortaya çıkardığın “Ladies on Records” projesini yürütüyorsun. Projede, ana olarak 60’lar ve 70’lere odaklısın. Bu yılları senin için ilginç ve araştırmaya değer kılan nedir?

Sanırım bunun iki nedeni var. Birincisi müzikal anlamda, birleştiriciliği. Müzik de insanlarla birlikte göç ediyor. Örneğin Asya’ya Batı müziği, Amerikan askerleri ile geliyor… 60’lar, 70’lerde müzik endüstrisinde bir patlama yaşanıyor. Televizyon, radyo, plak şirketleri… Ve tabi ki sinema! Tüm bunlar değişen dünyanın değişmekte olan insanlarıyla birlikte hareket ediyorlardı. İnsanlar birçok şeyden haberdar olmaya, esinlenmeye ve üretmeye başladılar. Benim en çok ilgimi çeken şey ise, 60’lar ve 70’ler müziğinin birçok anlamda tüm dünyada birleştirici olmasıdır. Bu dönem müziğini farklı coğrafyalardan dinlediğinizde, ne kadar benzer ve ne kadar farklı olduğunu anlayabilirsiniz.

İlham kaynağı, çıkış noktası neredeyse her yerde aynıdır. Tabi ki baskın olan müzik Rock ve Rock’n Roll’du. Fakat herkes bu müzikten anladığını, kendi çevresine, ana diline, kültürüne ve geçmişine katarak bambaşka şeyler yarattı. Yani bu dönemlerde müzikler arası bağ kurmak çok kolay. Bir dj olarak bu harika, çünkü dünyanın her yerinden aynı dönemin müziklerini çalabilirim ve bu hiç de sırıtmaz! Sanki farklı dillerdeki bu şarkılar, birbirleriyle konuşuyorlar.

İkinci nedeni ise 60’ların ortalarında başlayıp, 70’lere gelindiğinde önemi gittikçe artan özgürlükle ilgili kazanılan bilinç, özgürlük için verilen mücadele. Siyahlar için bu mücadele 50’lerde başlıyor fakat dünya çapında yankılanması 70’leri buluyor. 60’larda kadınlar kendilerinden beklenmeyen bir hareketle ayağa kalkıyor ve “Hey, bana saygı duy!” demeyi öğreniyorlar. Bazı ülkeler de radikal olarak kazanılan bu bilinç, bazılarında daha sakin ve oturaklı olarak ilerliyor. Tüm bunlar tabi ki müzik aracılığı ile ifade ediliyor.

“Kamuran Akkor’a bayılıyorum! Harika bir müziği var ve kendini geliştirmeye, yenilemeye sürekli devam ediyor!”

‘KADIN MÜCADELESİNDE BİRAZ YERİMİZDE SAYIYORUZ, FAKAT BU DURUM SADECE TÜRKİYE’DE BÖYLE DEĞİL’

Kültürün ve birçok unsurun müziğe nasıl yansıdığından konuştuk. Araştırmaya başladığın yıllar olan 60’lardan bugünlere Türkiye’deki kadınlara, kadınların mücadelesine, kendilerini müzikle ifade edişlerine dair neler söylemek istersin?

50’ler ve 60’larda Türkiye’de modernlik ve Batılılık anlamında Amerikan kültürü etkisi büyüktü. Tabi ki bu kadın algısını da etkiledi. Eğer burjuva kökenli bir aileden geliyorduysanız, tabi ki bir kadın olarak diğerlerine göre daha özgürdünüz, eğitim hakkınız vardı. Fakat büyük şehir hayatından uzak olan kadınlar yine çekingendi ve kendilerini ifade edemiyorlardı. Türkiye’nin çoğunluğunda kadınlar daha fazlasını istemiyorlar; çünkü daha fazlasının hakları olduğunu bilmiyorlar. Türkiye’de kadını gölgelerin ardında bırakan muhafazakar bir ideoloji geçmişte de hakimdi, şu an da hakim.

Sanırım bu biraz yerinde sayma hissi uyandırıyor. “Büyük annemin uğrunda mücadele ettiği haklarım için ben hala mücadele ediyorum” gibi… Fakat bu kesinlikle Türkiye’ye özgü bir durum değil, dünyanın birçok yerinde, Polonya’da da aynı durum söz konusu. Bana kalırsa, bir şeylerin kötüye gittiğini düşünmek, karamsar olmak da doğru değil, ama yerimizde saymamız da “Bir şeyler değişmeli/değişmeliydi” hissini uyandırıyor. Çünkü geçmişte birçok mücadele verildi ve tüm bu mücadelelerin sonrasında hala aynı noktada olmamalıyız…

Karamsar olmamak konusunda sana katılıyorum. 2016’da İstanbul’da mıydın?

Evet buradaydım… Bence gerçekten her şeyin kötüleştiğini düşünmek doğru değil. Buradan gidebilirsiniz, mücadeleye devam edebilirsiniz; bunlar çok kişisel ve hassas kararlar. Fakat bence yaşamak istediğin hayatı, çekip gitmeden yaşamaya devam edebilmek de bir protestodur.

‘HURİ SAPAN’LA TANIŞTIĞIMDA BANA İLK OLARAK ‘CANIM, KUAFÖRÜN KİM?’ DİYE SORDU!’

Burada yaşamaya başladığından beri hayranı olduğun kadın sanatçılardan herhangi biriyle tanışma fırsatın oldu mu?

Evet! Hayatta olanları bulmaya, olmayanların da aileleriyle iletişime geçmeye çalışıyorum. Mesela Esmeray’ın oğluyla tanıştım. Maalesef kendisini tanıma şansım olmadı fakat oğlu bana onunla, kim olduğuyla ve 70’ler Türkiyesi’nde müziğiyle ne yapmak istediğiyle ilgili birçok şey anlattı. Afro Türk olan Esmeray’ın anlatmak istedikleri ne yazık ki anlaşılmadı, söylemek istedikleri bir şekilde duyulmadı: “Türk olmak ne demek? Afro Türk olmak ne demek? Başka bir yerli ve aynı zamanda Türkiyeli olmak nasıldır?”

Çok büyük bir hayranı olduğum Kamuran Akkor ile de tanıştım. Bana hikayesini anlattı, benim için çok önemli ve harika bir gündü! Çok fazla tanınmayan bir başka müzisyenle daha tanıştım: Huri Sapan. Huri Sapan çok ağır olmasa da arabesk müzik yaptı, Ferdi Tayfur ile de ortak çalışmaları var hatta. Şu anda 74 yaşında ve gerçekten çok güzel bir kadın! İlk tanıştığımızda karşıma oturdu, birbirimize baktık ve saç kesimlerimizin aynı olduğunu fark ettik. Bana sorduğu ilk soru “Who is your hair dresser canım? (Kuaförün kim canım)” oldu!

Onun hikayesi benim için çok ilham vericiydi. Çünkü o zamanlarda bir Karadeniz kızı olarak şarkı söylemek istemiş ve bu hayalini çevresinde onu engelleyen tüm unsurlara rağmen gerçekleştirmiş. Ailesinin ve toplumun bir kadın olarak “Sen bir kadınsın, anne olmalısın, evde olmalısın” gibi dayatmalarına karşı durabilmiş…

‘KADIN MÜZİSYENLER, ONLARA DAHA ÖNCE KİMSENİN SORMADIĞI SORULARI YÖNELTTİĞİMİ SÖYLÜYORLAR’

Sen onları bulduğunda, onların tepkileri nasıl oluyor?

Çok şaşırıyorlar! Düşünsene, yabancı bir kadın onları buluyor ve yanlarına gidip, “Hey beni dinleyin lütfen, 1964’te yaptığınız şu parça aklımı aldı!” diyor… “Canım, bu parça… 43 yıl önceye ait. Sen… Nasıl?” gibi tepkiler veriyorlar. Sonra inanılmaz mutlu oluyorlar tabi ki. Bu buluşmalar çok enerji dolu geçiyor, çünkü ben hayranı olduğum bir müzisyenle buluşmuş oluyorum; onlar da müziklerinin bir yabancı tarafından yeniden keşfedilmiş olmasının heyecanını yaşıyorlar.

Hayatlarını, yaşadıklarını, müziklerinin mesajını sordukça şaşırıyorlar çünkü bugüne dek kimse onlara “Müzik endüstrisinde bir kadın olmak nasıldı?, Seni kimler destekledi?, Hangi zorluklarla karşılaştın?, Müziğinle ne anlatmak istedin?” diye sormamış. Sanırım işte bu yüzden yaptığım şey önemli. Bu cevap hiçbir zaman yüksek sesle söylenmediği için, onlara engel olanları değiştirmek de zorlaşıyor.

Geçtiğimiz yaz Avrupa’da “Ladies on Records” turnesine çıktın. Nasıl geçti? Geri dönüşler nasıl oldu?

Aslında şu an Türkiye’de yaşayıp, bu müziği Türkiye’de çalıyorum ama bunu burada yapmak gerçekten zor. Sanırım bunun asıl nedeni, Türkiye’deki dinleyicilerde “Bu müziği biliyoruz yani…” gibi bir tanıdıklık hissi uyandırması. Aslında hiçbir şey bilmiyorlar tabi ki! Örneğin Füsun Önal’dan bahsediyorum, müthiş bossa nova parçaları falan yapmış bir kadın, ama günü sonunda yine de “Ay Füsun Önal ama…” gibi tepkiler alıyorsun…

Burada sadece o zamanda TRT’de çalmış, popüler şarkıcıların, en popüler şarkıları biliniyor ve bunun üzerinden yaratılmış bir algı var: Evet, evet biliyoruz… “Neşe Karaböcek mi? Onu anneannem dinliyor!” ama bu onun müziğinin harika olduğunu değiştirmez ki!

Bu yüzden Türkiye’de çok sık çalmak yerine, sadece bu müziği gerçekten dinlemek isteyenlere, bu sanatçılara saygı duyacak dinleyicilere çalmayı tercih ediyorum. Onları çaldığımda insanlar mutlu olsunlar, sanatçılar da gerekli saygıyı görsün istiyorum.

Fakat Avrupa’da her şey çok daha kolaydı! Avrupa müzik sahnesinde şimdilerde oryantalist müzik merakı var. Türkiye’nin dışında, bu müzik çok heyecan verici yeni bir geriye dönüş, bir keşif olarak görülüyor. Almanya ve Hollanda gibi Türkiye’den birçok göçmenin yaşadığı yerlerde çaldığımda, Türkiyeli gençler neredeyse kafayı yiyorlardı! Berlin’de, Kreuzberg’de geceleri kulübe dönüştürülen bir nargilecide çaldım. Bir sürü hipster geldi ve herkes saatlerce dans etti…

‘FAVORİ SANATÇILARIM, BİR NUMARA ESMERAY!’

İstanbul’daki en sevdiğin plakçıları söyle bize!

İstanbul’da iki tür plakçı bulunuyor. Birinci tip plakçılar genelde miktar olarak çok ve iyi plakları getiriyorlar. Buralar gerçekten özellikle Türkiye müziği ile ilgilenenler için bir cennet! Saatlerce çok farklı keşif yapma imkanınız var. Bu tarz dükkanlardan biri Kadıköy’deki Dipsahaf. Dükkanın sahibi Volkan, harika biri! Çok güzel ve keşfedilmemiş müzikleri bir araya getiriyor. Orada ne zaman bir plak çalsam ve onu çok sevsem, Volkan bunu görüyor ve daha sonra plağın fiyatını sorduğumda, “Sen dinledikten sonra mı, yoksa dinlemeden önce mi?” diye karşılık veriyor… (gülüyor).

Yine Kadıköy’deki Can Plak çok özel bir yer. Sahibi Can’ın inanılmaz bir koleksiyonu var. Cihangir’deki DeForm da en sevdiğim bir diğer dükkan. Can Plak ve DeForm’da sadece yerli değil, dünyanın her yerinden farklı kayıtlara denk gelebilirsiniz.

Türkiyeli favori kadın sanatçılarını söyler misin?

Esmeray ilk sırada sanırım. Sesi, hikayesi ve her şeyiyle… Sonra Kamuran Akkor, çünkü ona bayılıyorum! Harika bir müziği var ve kendini geliştirmeye, yenilemeye sürekli devam ediyor. Şenay, Hümeyra… Hümeyra’nın 1972’de yayınladığı “Adım Kadın” şarkısı örneğin, o kadar güçlü, cesur ve önemli ki! Sonra, Gülden Karaböcek ve Neşe Karaböcek var.

Samsun’dan Suriyeli şarkıcı Zehra Sabah! Çok çok az tanınan Gülcan Opel. Opel daha çok halk müziği ile uğraşıyor, aşık geleneği ile. Türkiye ve Yunanistan müziklerinin harika bir birleşimini yakalayan Zerrin Zeren… Neşe Alkan. Alkan’ın öyküsünden bahsetmeliyim! 80’lerin başında kendi kendine bir albüm yapıyor. Elenor Plak’a gelip, “Her şeyi yaptım, her şey hazır. Albümümü çıkarın!” diyor.
Sanki birilerini atlıyorum… Sanırım daha uzun bir liste de yapsam bu his hiç geçmeyecek!

Gelecek projelerin neler?

“Ladies on Records” kapsamında bir kadın müzisyenler derlemesi albümü Sony Music etiketiyle çıkacak. Şu an prodüksiyon aşamasında. İsrailli kadın şarkıcılar için de bir derleme yapma teklifini aldım… Türkiye maceram nasıl devam edecek bilmiyorum ama sanki bu müziği keşfetmenin daha çok başındaymışım gibi geliyor. Keşfetmeye, anlamaya, üretmeye devam etmek istiyorum!