Kurtlarla koşan kadın: CANAN

Çağdaş sanatçı CANAN, Kaf Dağı'nın Ardında sergisiyle ARTER'de. Sanatçıyla mitolojileri ve günümüz insanının iyileşme pratiklerini konuştuk.

Kültigin Kağan Akbulut  kultigin.akbulut@gmail.com

DUVAR – İstiklal Caddesinde, ayaklarımızın dibinde bir Cennet… Çağdaş sanatçı CANAN mitolojilerle örülü Kaf Dağı’nın Ardında sergisiyle ARTER’de. CANAN kendi Cennet, Cehennem ve Araf tasvirlerini yaparak günümüz toplumunun ve bireylerinin hayatla mücadele pratiklerine bakıyor. Sanatçıyla serginin hikayesini, mitolojilerin bize neler söylediğini ve meselelerimizle nasıl “halleşebileceğimizi” konuştuk.

CANAN

Bu serginin düşüncesi nasıl ortaya çıktı? Cennet, Araf, Cehennem katlarını oluşturma düşüncesini nasıl oluşturdunuz?

Aslında önceki işlerimde bu Cennet, Araf, Cehennem kavramları vardı. Serginin konsepti Kaf Dağı’nın ardında düşüncesinden çıktı. O tanıma girdiğimizde de Cennet, Araf, Cehennem geldi. İlk başta başka bir düşüncem vardı ama içinde yaşadığımız süreç beni Kaf Dağı’na götürdü. Kaf Dağı karanlık okyanusları çevreleyen bir dağ ve İslam mitolojisinde bütün dağların anası. Diğer dağlarla da bağlantı halinde. Bu da ulaşılması mümkün olmayan, içinde cinlerin, Yecüc Mecüc’lerin, meleklerin olduğu bir dağ. Baktığımızda içinde cenneti de cehennemi de barındırıyor. Mesnevi inancına göre de insanın kamil olmasını, olgunlaşmasını anlatıyor. Ben kurguyu buradan yaptım. Bizim korkularımız, mutluluklarımız, endişelerimiz, yani bizim Cennetlerimiz, Cehennemlerimiz ya da Araf sürecimiz ulaşılmaz ve uhrevi dünyaya ait midir?

Yoksa kendimiz mi yaratıyoruz?

Kurgu da bunun üzerine gerçekleşti. Üç büyük dinde var olan Cennet, Cehennem kavramlarını da biraz farklılaştırdım. Cennet mesela giriş katında yer alıyor, ulaşılmaz bir yerde değil. Farklı çeşitlilikte hayvanların, aşkın ve sevginin yer aldığı bir kat. Bu dünyada rahatlıkla gerçekleştirilebilir. Cehennem ise bizim sergide yok. Cehennem katı ve kavramı var ama Cehennem yok. İnsanları korkularıyla yüzleştirmeye çalışıyorum o katta.

Araf ise Cennet’e gitmek için bir bekleme süreci olarak tanımlanan bir kavram. Bende ise Cennet’e giderken kendimizi nasıl geliştirebileceğimiz, dönüşümümüzü nasıl gerçekleştirebileceğimiz, nasıl şifa bulacağımız üzerine bir süreç.

Her üç katın da bir koruyucu tanrıçası var. Bunların hepsi masallardan bildiğimiz kadınlar ve katların koruyuculuğunu üstleniyorlar.

Dışarıda Çok Kötülük Var

İSLAM MİTOLOJİSİNİN CİN ANALARI

Bu koruyucu Tanrıçaları da sormak istiyorum. Kim bu Tanrıçalar? Ve sizin serginizde nasıl bir rol üstleniyorlar?

Tanrıçalar katları koruyorlar. En üst katta cehennemi koruyan Şehretün-nar var. Şehretün-nar İslam mitolojisinde cinlerin anası. 4 bin farklı yüzü var ve hepsinde de farklı ifadeleri var. Gerçek yüzünde de ifadesizlik var. Bu da aslında hepimizin yaptığı bir şey. İçimizde çok farklı ifadeler olmasına rağmen dışarıya başka bir yüz gösteriyoruz. Şehretün-nar yalnız kalınca Allah’a yalvarıyor, bana bir koca gönder diye. 4 bin gözlü bir koca geliyor. 4 bin çocukları oluyor, hepsi de 4 bin gözlü ve dünyanın her tarafına yayılıyor bu cinler. Tüyler ürpertici bir hikaye gibi anlatılsa da bana çok romantik geliyor. Sonra kocası terk ediyor. Şehretün-nar çocuklarına kıyamete kadar, ikinci sur üflenene kadar, gidin kocamın gözünü oyun, tekrar görsün, tekrar oyun diyor.

Bunu kadının kendi acılarının görülmesi üzerine bir söz olarak düşünüyorum. Görmek, fark etmek üzerine. Kadınlar için erkekler korkutucu bir şey, erkekler için de kadınlar korkutucu, bilinemez. Ama kadın kocasının ya da kocası kadının acısını gördüğünde eşitlik sağlanacak. Cin dediğimiz korkular kaybolacak. Korkuları aşmak üzerine olduğu için cehennem katını koruyor. Dişil bir önermede bulunuyor. Orijinal minyatürde Şehretün-nar’ın iki eli havadadır, bu göksel bir temas. Göğü eril bir enerji olarak tanımlarız, toprağı dişil tanımlarız. Ben biraz değiştirdim, erille dişil arasında bir denge kurmaya çalıştım. Panseksüelizm gibi karşındaki kişinin cinsiyetine bakmadan birey olarak sevmek üzerine.

Araf katında Şahmaran var. Yılanların şahı bir kadın, yer altında yaşıyor ve şifanın kaynağı. Camsab adında bir adam aşık oluyor. Ve bir şekilde kendini bu insan için feda ediyor, onu iyileştiriyor aslında. Şifa kaynağı olduğu için Araf katına koydum. Yılan her ne kadar zehirli görünse de dozajında ilaçtır aynı zamanda. Biraz bu yüzleşmeyi sağlamak ve şifalanmak üzerine.

Cennet katında da Kibele yer alıyor. Bir fotoğraf çalışması. İdealize edilmiş beden formunun dışında bir hamile fotoğrafı var. Hamilelerin dışarı çıkmamasının tartışıldığı bir toplumda dişil var olmanın önemli olduğunu ve cenneti korumamız için böyle bir korumanın gerekli olduğunu söylemeye çalışıyorum.

Son bir kaç sergidir Arter’in vitrini kullanılmıyordu. Siz Cennet katıyla tekrar açmış oldunuz. Buradaki Cennet tasvirinizi nasıl tanımlarsınız?

Ursula Le Guin’in Çocuk ve Gölge makalesinde mitolojilerden bahseder. Masallar ve mitolojiler rüyalar ve müzik gibi işlev görür, der. Sözsel ya da kavramsal olarak bir şey söylemese de sezgisel olarak anlarız dediklerini. Mekanın vitrininde yer alan hayvanlar bilinçaltımızda ya da mitolojilerde yer alan, bize dost ya da düşman olan kavramlar. Cennet, Cehennem, Araf sürecinde bize yoldaşlık eden kahramanlar. Jung psikolojisiyle anlattığımızda gölge arketipimizde yer alan kahramanlar. Anka Kuşundan ejderhaya kadar farklı hayvanlarla bir evren tasavvuru var. Tam karşısındaysa bir cennet var. Cennet farklılıkların bir arada olduğu bir yer. Farklılıklarımızı kabul edebilirsek Cennet’e sahip olabiliriz diye bir söz söylemek istiyorum. Tabi bunun için doğayla da bir barış olması lazım.

Hayvanlar Alemi ve Cennet yerleştirmesi form olarak başka formdalar ve idealize ettiğimiz, ulaşmaya çalıştığımız birer iş. Ortaya da Çeşme videomu koydum. Bir anne sütü ve yaşamın kaynağı, form olarak da daha güncel bir dili var. İkisi arasında bağlantı kurma, yaşamın kaynağına dişil enerjiyi koyma önerisinde bulunuyorum. Eril ve dişil enerjide bir dengesizliği söz konusu şu yaşadığımız dünyada. Eril enerji yüksek olduğu için şiddet, savaşlar ve eşitsizlik söz konusu. İki enerjinin de dengede olması gerekiyor. Dişil enerjiyi tamamlamak amacıyla böyle bir yerleştirme yaptım. Çeşme doğumdan sonra yaptığım bir çalışmaydı. Duchamp’ın Çeşme’si ve Bruce Nauman’ın Bir kaynak Olarak Sanatçı işleri beden sıvılarına referans veren işler. Ben de kadın bedeni üzerinden bir beden sıvısı kullandım. Kadın bedeni feminist sanatçılardan önce ya kutsal anne imgesi, ya da şuh kadın imgesi olarak kullanılıyordu. Ben iki imgeyi de kırabilmek için göğüsleri bedenden ayırarak sıvıya odaklandım.

Clarissa P Estes, Kurtlarla Koşan Kadınlar, Ayrıntı Yayınları.

Sizin işlerinizde mitoloji önemli bir yer tutuyor, bu serginin tamamı da mitolojik bir hikayeye gönderme yapıyor. Mitolojiyi niçin bu kadar önemli görüyorsunuz?

Mitoloji kolektif bilinçaltını tanımlıyor.Mitoloji hikayelerine baktığımızda aslında kolektif bilinçaltımızın sembolize edilmesini görürsünüz. Toplumsal kodları anlamak için de, bireysel bilinçaltımızı anlamak için de kolektif bilinçaltından neler çıkarabiliriz diye bakabiliriz. Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabında masalları analiz ederler, mitoloji de buna dahildir. Mitolojilerin birçok sözü söylediğini düşünüyorum.

Sergide Ayışığında Koşan Kadınlar videonuz yer alıyor. Direkt olarak Clarissa Estes’in Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabına referans veriyor. Bu kitap sizin için neden önemli?

Ben o kitapla 8 sene önce tanıştım, ilk basımından sonra bulunamıyordu hatta. Sonra tekrar okuduğumda bambaşka şekilde baktım. Kolektif bilinçaltımızı çok doğru yansıtıyor. Kadın olarak içgüdülerimizden uzaklaşmış bir halde yaşarken, onu tekrar sahiplenmek için güzel bir anahtar olduğunu düşünüyorum.

Ay ışığında yıkanan kadınlar aslında oradan beslenerek çıkmadı ama kolektif hafızanın bütün dünyada aynı şekilde işlediğini düşünüyorum. Mesela ABD’li bir yazar Şamanist bir ritüele benzetti çalışmamı. Benim böyle bir ritüel bilgim yok ama kolektif hafızadan beslenerek, tamamen içgüdüsel yaptığım bir işti. Farklı toplumlara baktığımızda benzer ritüeller var. Kolektif hafıza çok organik bir işleyişe sahip. Ay Işığında Yıkanan kadınlar da buradan besleniyor. Ama hikayesi başka.

Kurtlarla Koşan Kadınlar son zamanlarda yeniden keşfedildi, çeşitli okumalar düzenleniyor bu kitapla ilgili. Birçok feminist sanatçı bu kitaptan bahsediyor. Sizce feminist sanat açısından neden önemli bu kitap?

Hem kolektif hafızayı tanımlayan bir kitap, hem de dişil gücü sahiplenmeyi anlatıyor. Kitapta Hansel ve Gratel hikayesi analiz edilir mesela. İki çocuk ormana çıkar ve şekerden yapılmış evle karşılaşırlar, içinde de cadı kadın vardır. Aslında çok bilindik bir hikaye. Masalın sonunda cadıyı tutup fırına atarlar. Bu aslında ergenleşmeye dair bir hikaye. Yetişkin olmak için anneyi fırına atmak, onunla mücadele etmek gerekiyor. 50 yaşına gelmişsindir ama onu yapamadığın için bir türlü yetişkin olamazsın ve hayatla halleşemezsin. Yetişkin gibi hissedemediğin için bütün iktidar alanlarının baskısı altında sansür ve otosansürle yaşamaya devam edersin. Bu anlamda bir kere daha yüzleşme, gündelik hayatta toplumun baskılarıyla nasıl mücadele ediyoruz konusunda anahtar veriyor. Gerçekten kendi seçimlerimizi mi yaşıyoruz, bize dayatılanı mı yaşıyoruz? Bu kodları anlamak için doğru bir anahtar.

Peki, gelelim Ayışığında Yıkanan Kadınlar videosunun hikayesine. Burgazada’daki Martha Koyunda çekimlerini yapmışsınız. Kim bu Martha?

Ben Burgazada’da iki yaz geçirdim, Martha’nın hikayesiyle orada tanıştım. Ruhsal olarak kendime yakın bulduğum bir kadın. 80’lerde adada yaşamış Ermeni bir kadın. Döneminde yaşayan kadınlara göre farklı, renkli giyiniyor, halhallar takıyor, renkli pareolarla kocasını limanda bekliyor ve en önemlisi de yaz kış çıplak denize giriyor. Tabi Adalılar arasında da dedikodu malzemesi oluyor. Kocası da muhtemelen bu dedikodulardan rahatsız oluyor ve suratı asık yaşamaya başlıyor, ailede bir huzursuzluk başlıyor. Kadını belki kontrol etmiyor ama aralarındaki bir sevgide kırıklık oluyor. Oğlu ergenliğe geldiğinde o da rahatsızlıklarını belli ediyor. Martha da bir kutu ilaç içip “bundan sonra daha rahat edersiniz,” notunu bırakarak ölüyor. Arkasından balıkçıların, faytoncuların ağladığı rivayet ediliyor. Koyun adı da Martha Koyu olarak değiştiriliyor.

Çok acı ama çok rastlanan bir hikaye. Kadınlar üzerindeki baskıya, arzularına sahip çıkmaya çalışan kadınlara dair bir hikaye. Bu baskıyı fark ettikten sonra yaşanan bir suçluluk duygusunu da yansıtıyor. Yapacağımızı yaptık ama koya adını da verelim demişler. Ama ben hüzünlü bir hikayeden tebessümlü bir hikaye çıkarmak istedim. Kurt gibi uluyoruz videoda, çünkü bu içgüdülerine sahip çıkmak anlamına geliyor. Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabında şöyle bir analiz vardır. Hiçbir dişi kurt yavrusuna rahatsız olduğun birine karşı nazik ol demez. Ama annelerimiz bize kibar ol, nazik ol, der. Bu duygularımız bastırılıyor, yokmuş gibi davranılıyor. İçgüdülerine sahip çıkmak üzerine bir iş, tepeye çıkıp dolunayı doğurmak, kahkaha atıp çıplak denize girmek, dişil güçle, toprakla ve denizle bir araya gelmek üzerine bir video.

Şeffaf Karakol işinizi bu sergide tekrar görüyoruz. 1998’de yaptığınız bir iş ve 20 yıl sonra tekrar karşımızda. Bu işi iki dönem açısından nasıl okursunuz? Bugün göstermenin nasıl bir anlamı var?

O işi iki türlü okuyabiliriz. Birincisi Süleyman Demirel zamanında seçim vaadi olarak karakolları şeffaflaştıracağını söylemişti. İktidar karakollarda şiddet olduğunu kabul ediyordu ki, karakolları şeffaflaştıracağını söyledi. O zaman da Manisalı Gençler olayı vardı. Duvarlara parasız eğitim yazdığı için gözaltına alınıp işkence gören liseli gençler… Bu işimi de Manisalı Gençlere ithafen yapmıştım. Ama aradan zaman geçtikten sonra aslında başka bir şeyi de görüyorsun. Bütün sergiye baktığımızda ışık ve gölge, aydınlık ve karanlık kavramlarıyla karşılaşabiliriz. Bilinç ve bilinçaltı taraflarımız, gölge taraflarımızla… Şeffaf Karalol’da da ikinci olarak bu var. Bir yandan da kendi gölgemle savaşıyorum. Hepsi de pleksiglas hücreler içinde. Hepimiz duvarlarımızı, şeffaf odalarımızı kendimiz koyuyoruz. Bazen de sınırlarımızı iktidar kuruyor, biz aşmak için çaba göstermiyoruz.

Cennet

Gölge arketipi üzerinden bakarsak o işin bu sergiye çok uygun olduğunu düşünüyorum. Araf katında olması da bu sebeple. Gölgemizi büyütmeden, göz seviyesinde bir ilişki kurup bilinçaltıyla nasıl halleşebiliriz diye düşündüm.

Şeffaf Karakol’u takip eden işiniz Dışarıda Çok Kötülük Var da akıl hastanesine konmuş bir kadını hatırlatıyor. Duvarlara notlar yazmışsınız. Bu işin Araf katında olmasının sebebi nedir?

Oradaki metinleri okursanız hep bir aşk ve sevgi özlemi görürsünüz. Bir yandan iyileştirilmiş bir dünya, bireysel özlemler yer alıyor. Ama bir yandan da okuduğumuzda hastalıklı sözlermiş gibi geliyor. Toplumda yaşayan bireyler olarak, birlikteliği olsun olmasın, yalnızlık duyuyoruz. Belki de doğamızı o anlamda kaybettik, kendimizi, kalbimizi açmakta zorlanıyoruz. Bu söylendiği, itiraf edildiği zaman hastalık olarak algılanıyor. O yüzden Araf katında yer alması gerektiğini düşündüm. Toplumsal olarak iyileşmek için sevgilerimizi ve acılarımızı birbirimize açmamız gerekiyor ki cenneti oluşturabilelim.
Son birkaç senedir yaşadığımız travmalar birbirimizden ayrışmamıza yol açtı. Birbirine çok yakın düşünen insanlar olarak görünmemize rağmen saklanarak yaşamaya başladık. Ben bunun, bütün ön yargılardan arınıp birbirimize yaklaşarak çözülebileceğine inanıyorum. Politikayla değil, bireysel olarak şifalanmamız gerekiyor. Birey olarak kendimizi sevmemiz ve o sevgiyi yanımızdakilerle paylaşmamız gerekiyor.

Sergiye eşlik eden sesli rehberi niçin siz seslendirdiniz? Nasıl bir dil kurguladınız burada?

Sesli rehber aslında bir rehber şeklinde olacaktı. Ama ben masal diliyle yazmayı seviyorum, zihnim öyle bir kavramsallığa daha yatkın. İzleyicilerin sergiyi gezerken bu ruhla dolaşmasını istedim.

Son olarak,20 yıllık sanat yaşamınızda bu sergi nerede duruyor?

Hepsini kapsıyor bence. Ben sanatçıların ömrü hayatları boyunca belli şeylerle ilgilendiğini düşünüyorum. En azından kişisel olarak onu çözdüğümü fark ediyorum. Başlangıçta el yordamıyla yapıyordum, bilinçli olarak başka türlü anlamlar yüklüyordum ama bilinçaltında başka söz söylüyordu. Bu sergi bilinçli söylediğim şeyin derinine indiğim, kendi bilinçaltımla karşılaşırken kolektif bilinçaltıyla da karşılaştığım bir sergi oldu. Bilinçaltını bilince çıkarıp ayna tutarak yüzleştiğim bir sergi oldu.

Bundan sonra neler yapmayı düşünüyorsunuz peki?

Bundan sonra dinleneceğim. Sergi bir arınma süreci, iyileşme ve paylaşma süreci benim için. Bu anlamda şanslı olduğumu düşünüyorum. Acılarını, mutluluklarını başka insanlarla paylaşabiliyorsun. Bu herkesin yapabileceği bir şey değil. Benim böyle bir şansım var. Yorucu bir süreçti, ben de aslında sergi sürecinde başkalaşıma uğradım. Ama dur bakalım, bundan sonra neler olacak? Önce bununla bir halleşelim…