'Medeniyet tarihini yeniden başlatmayı hedefliyoruz'

3. İstanbul Tasarım Bienali bu yıl 13 ülkenin katılımıyla yapılacak. Bienalin küratörleri Beatriz Colomina ve Mark Wigley, bienalle birlikte medeniyet tarihini baştan başlatmayı ve insan öznesini “yeniden tasarlamayı” hedeflediklerini söyledi.
BEATRIZ COLOMINA / MARK WIGLEY / 3NCU ISTANBUL TASARIM BIENALI KURATORLERI / FOTOGRAF MUHSIN AKGUN

DUVAR – İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından ENKA Vakfı, Petkim ve VitrA eş sponsorluğunda düzenlenen 3. İstanbul Tasarım Bienali, 22 Ekim-20 Kasım 2016 tarihleri arasında “Biz İnsan mıyız?: Türümüzün Tasarımı: 2 saniye, 2 gün, 2 yıl, 200 yıl, 200.000 yıl” başlığıyla, Beatriz Colomina ve Mark Wigley küratörlüğünde gerçekleştirilecek.

Ücretsiz olarak gezilebilecek 3. İstanbul Tasarım Bienali, son 2 saniyeden geçtiğimiz son 200 bin yıla kadar uzanan bir zaman dilimini ele alıyor. Bienalde, 13 ülkeden tasarımcı, mimar, sanatçı, tarihçi, arkeolog ve bilim insanının 80’e yakın projesi İstanbul’un farklı bölgelerinde bulunan 5 mekânda sergilenecek. Karaköy’deki Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, Studio-X İstanbul ve DEPO, Bomonti’de yer alan Alt ve girişin müze biletiyle yapılacağı  Sultanahmet’teki İstanbul Arkeoloji Müzeleri, 3. İstanbul Tasarım Bienali’nin bu yılki mekânları arasında yer alıyor.

İnsanlığın başladığı andan itibaren tasarımı yeniden düşünmeyi hedefleyen 3. İstanbul Tasarım Bienali, birbirine kesişen 4 proje “küme”sinden oluşuyor: Bedeni Tasarlamak, Gezegeni Tasarlamak, Yaşamı Tasarlamak ve Zamanı Tasarlamak.

Bienal sergileri ayrıca 3 büyük projeyle de zenginleşiyor: 36 ülkeden 200’ün üzerinde videonun başvurduğu Açık Çağrı, 50’nin üzerinde uluslararası yazarın makalelerinin yayımlanacağı ve e-flux işbirliğiyle yürütülen Superhumanity projesi ve Türkiye’den farklı disiplinlerden uzmanların bir araya gelerek Türkiye’deki tasarım endüstrisinin bir kronolojisini ve tasarım tarihiyle ilgili bir kütüphane oluşturacakları “Türkiye Tasarım Kronolojisi” projesi…

Bienalin küratörleri Beatriz Colomina ve Mark Wigley ABD’li Mimarlık ve Tasarım dergisi Metropolis’e 3. İstanbul Tasarım Bienali’ni anlattı. Metropolis’in genel yayın yönetmeni Samuel Medina’nın gerçekleştirdiği “Tasarıma Dolanmış” başlığıyla yayınlanan röportajda küratörler akademisyen Beatriz Colomina ve Mark Wigley bu seneki İstanbul Tasarım Bienali’yle medeniyet tarihini baştan başlatmayı ve insan öznesini “yeniden tasarlamayı” hedeflediklerini söylediler.

İşte bu röportajdan öne çıkan bölümler…

are

Bir Masai çifçisi, cep telefonunu kullanarak en son ürün fiyatlarını kontrol ediyor. Masailerin yaşadığı ülkelerden biri olan Kenya’da neredeyse 20 milyon cep telefonu abonesi var. (Sven Torfin /Panos)

Zaman çizelgenizin, biraz gelecek odaklı biçimde ya da insan-sonrası, dünya-sonrası jesti olarak okunduğunda bile kozmik bir yanı var. Öte yandan, oyuncu bir tarafı da var; sanat ve mimari bienallerinin iki yıllık aralıklarına dair bir yorum gibi. Yoksa sadece kültürel bir biçim olarak bienal kavramını “trollüyor” musunuz? Hangisi?

Aslında bu 200 bin yıl öncesine gidiyor! İleriye, insan sonrasına bakmak yerine insan öncesine bakıyoruz. Ya da belki de insanların ilk kez tasarımlarıyla “dünyayı terk etmeye” başladığı zamana. Belki de insan ve insan sonrası arasındaki ilişki antik bir ilişki. Her halükârda bu bir soru ve bizim gösterimiz de gerçek anlamıyla bir soru: “Biz insan mıyız?” Bizim için bu proje kesin olarak geleceğe dönük değil; bu yüzden “bienal” kelimesine işli iki yıllık protokollere kafa tutuyoruz. Bize göre tavşan gibi üreyen bienaller, insanların ve en son fikirlerin yoğunlaştığı inanılmaz ortamlar. Ama iki senelik döngüleri yüzünden, burada gördüğümüz şeylerin tasarım stüdyolarının yakında dünyaya açılacak en taze işleri olduğunu düşünüyoruz. Bienal, yakın geleceğe bir bakış hâline geliyor. Bienaller bu yakın gelecek imgesiyle işlenmiş ve bizi ilginç insanların ilginç şeyler yaptıklarına inandırmaya, ya da başka bir deyişle bize bir geleceğimiz olduğunu söylemeye çalışıyorlar. Bienal biçimine has bir iyimserlik var. Sanki “bakın neler yapılıyor” demek gibi. Biz ise şunu sorgulamak istedik: “Ya temel amaç, insanları tasarımın dertsiz tasasız bir tür iş gibi devam ettiğine inandırmak yerine bu işin bir sis perdesi olduğunu ve artık tasarımın doğasının kökten bir biçimde değişmesi nedeniyle, onu anlamak için bambaşka bir zaman çerçevesine sahip olmamız gerektiğini anlatmaksa?” İki sene yerine, 200 sene gidelim çünkü Londra’daki tartışmalarla yeni tasarım ya da endüstriyel tasarım anlayışı aşağı yukarı bu kadar zaman önce başladı. Ve eğer amaç yeni bir tasarım anlayışı yaratmaksa insanların 200 bin yıl önceki başlangıcına gidebiliriz. Yakın geleceğe ait tatlı bir imge sunmak yerine bir belgesel yapalım. Dünyada tasarımla ilgili gerçekte neler olduğunu anlatmaya çalışalım. Daha da açık olmak gerekirse, tüm dünyamızın tasarlandığından bahsedelim.

Sunduğunuz bu geniş zaman aralığını göz önüne alırsak, burada acaba tasarımı tarih-dışı biçimde ele alma tehlikesi yok mu? Belki buna bir manifesto olarak yaklaşacak olursak bu bir sorun olmaktan çıkıyordur.

Biz tarihçiyiz aslında ama hem başkalarının hem de kendi çalışmalarımızda neler tetikleyeceğini görmek adına iddialı tarihler-ötesi savlar ortaya atmaktan çekinmiyoruz. Tarihsel özgüllük aslında bizim amaçlarımızdan biri. Bizce bienalden sonra da devam edecek bir tartışma başlatabilmek için bir manifesto yazmalı ve farklı alanlardan, farklı bakışlardan bir grup benzersiz insanı buna tepki vermeye, fikrimizi güçlendirmeye ya da reddetmeye ya da daha da derinleştirmeye davet etmeliyiz. Manifestolar özgül bir tarih yaratabilir. Tarih sadece üniversitelerin içinde saklanmıyor. Bienalin 80’e yakın katılımcısı arasında birçok tarihçi var, ki hepsi manifestoya farklı şekillerde cevap veriyor; yayınlara katkısı bulunan 50 ismin arasında tarihçilerin oranı daha da fazla. İlk tepkileri tarihsel, dolayısıyla uzmanlık gerektiren bilgilerden faydalanıyorlar. Diğerleri de arkeolog, nörolog, sanatçı, mimar ve tasarımcı. Kapsamlı zaman çerçevesi sayesinde- son 200 bin yıldan son 2 saniyeye- tüm katılımcılar tarihsel argümanlar sunuyor.

Buna paralel olarak İstanbul Arkeoloji Müzeleri’yle işbirliğine girdik. Bu müze, dünyanın en büyük müzelerinden olan British Museum’un kardeş kurumu. Bu işbirliğinin sebebi, arkeolojik müzelerin tasarım müzeleri olduğunu savunuyor olmamız. Arkeoloji müzeleri birer tasarlanmış nesneler koleksiyonudur ve ciddi tasarım bienalleri de aslında bu koleksiyona gelecekte nelerin ekleneceğini düşünür. Bu yüzden bu müzeyle ortaklık kurduğumuz için çok gurur duyuyoruz. Bienalde müzeden nesneleri de sergileyeceğiz ve bienal sergisinin bir parçası müzenin içinde olacak. Tekrar söylemek gerekirse, her şey tarihle ilgili. Eğer tasarım insan icadıysa, tanımı gereği tarihseldir.

“Biz insan mıyız?” sorusunu çürütmek için verilecek cevap, “Hem de fazlasıyla” olurdu. Ama bunun dışında, sizin küratöryel bildiriniz en basit anlamıyla humanistik tasarım fikrini reddediyor gibi. Hatta antihümanist olduğu da söylenebilir çünkü hümanizmin modasının geçtiğini söylüyor. Tasarımcılar bu fikri bırakmalı mı?

Bir anlamda artık tüm gezegen bir insan ürünü. O yüzden “Biz insan mıyız?” sorusunu gerçekten sormamız gerekiyor. Evet “insan-merkezli tasarım” tipi tembel fikirlere kafa tutuyoruz. Burada yaptığımızın bir parçası da “tasarım düşüncesinin” nasıl viral hâle geldiğini ve bunun etkilerini göstermek. Bu 19. yüzyıl sonunda ortaya çıkan “iyi tasarım” kavramını başarıyla alıp, 20. yüzyılın ilk on yılında mükemmelleştirip piyasa için harekete geçirdi. Artık geleneksel anlamda tasarım yapmayan şirketlerde bile “tasarım direktörü” de “finans direktörüyle” aynı statüye sahip. Aynı şekilde politikacılar, STK’lar, bölümler, danışmanlar, vb. “tasarım fikrini” kullanıyor ve tasarımla “insan-merkezli tasarımı” kastettiklerini söylüyorlar. Peki bununla ne demek istiyorlar? Sadece tasarımı sunacağınız insanları iyi dinlemeniz gerektiğini söylemek istiyorlar. Ama insanı dinlemek insanın ne olduğunu bilmekle aynı şey değil. Evet bu yüzden bienal, insanın içten iyi ve ihtiyaç sahibi olduğu, bunun için de dikkat eder ve bu insana bakarsak iyi bir şey yapmış olacağımızı düşünen bu halinden memnun hümanizme karşı çıkıyor. Ya en az bildiğimiz şey insansa? Ya insan büyük bir soru işaretiyse? Hatta en büyük soru işaretiyse? Bakılması gereken değişmeyen bir insan yok; aslında bunun tam tersi geçerli. Belki tasarım kendi durumumuza ilişkin şüphelerimizin üstünü örtüyor ve insanın ne olduğuna dair spekülasyonlar yaratıyor. Bizim önermemiz bu. Hümanist tasarım, “İnsanı merkeze koyalım,” diyor. Bu çok saçma çünkü bu “Merkeze bir soru işareti koyalım,” demek; sanki bu tasarım tercihlerini rasyonalize edecekmiş gibi.

Yani insanın evrende her zaman pozitif bir güç olduğunu varsaymanın iyi bir şey olmadığını söylüyorsunuz.

Mars’tan Dünya’ya gelecek olsanız, burada tek bir türün gezegene tamamen hükmettiği sonucuna kolaylıkla varabilirdiniz. Fakat bu türle nerede karşılaşırdınız? İlk görüşme nasıl olurdu? Belki buraya gelirken yolda çarptığınız uzay çöpüyle? “İşte bu bir nesne, bakalım bunu kim yapmış” demezdiniz. İlk düşünceniz “Tamam işte başka bir canlıyla temas” olurdu. Uydu bulutları arasından geçerken uçakları görürdünüz ve şehirleri ve belki de sayısız düşünceyle vızırdayan interneti. İki ayak üstünde yürüyen yaratıkları görüp, “Tamam insanları buldum işte” der miydiniz? Hatta bu insanların içindeki etten organları görür müydünüz? Ya da genoma kadar iner miydiniz? Ya da yeniden şekillendirilmiş dünyaya ya da iklime? Bir türün gezegeni 200 bin gibi acınası bir süre hakimiyeti altına aldığı sonucunu çıkarabilirdiniz ama bu tür bir tasarım bulutu gibi- gezegen ölçeğinde kesişen sayısız örümcek ağı da bu yaratığın bedeninin bir parçası. İnsan garip bir şekilde kendini işgâl ediyor.

Örümceklerden bahsetmişken, sergi insan ötesine nasıl bakacak?

İnsan ve diğer türlerin arasındaki ilişkiye odaklanan insanları davet ettik. Tabii insanlar türleri de tasarlıyor; uzun süredir bitki ve hayvan tasarlıyoruz. Bu yüzden 200 bin yıl önceye gidip bitkilerin ve hayvanların evcilleştirilmesine bakıyoruz ve neyin tavuk neyin yumurta olduğunu düşünmeye çalışıyoruz. Ya tasarım önce geldiyse? Normal hikâyede insanlar hayatta kalmaya çalışır, hayvanları öldürmeyi öğrenir sonunda daha da fazla beceri elde edip güzel nesneler yapar, dekore eder ve iletişim kurar. Ama ya bunun tam tersi doğruysa? Yani insan tasarımla insan olduysa? Ya tasarım sadece işlevle ilgili değilse? Bu arada teorilerden birine göre insan türü her zaman “Acaba bunu başka şekilde yapabilir miyim?” diye düşünür. Oysa diğer türler bir şeyi yapma yolunu bulduğunda hep aynı şekilde yapmaya başlar. Ya tasarım sadece bu meraksa? Sürekli alternatif üretimiyse? Ya bu alternatifler, ki bazılarının eşsiz işlevsel avantajları olabilir, çoğalıp genişleyen bir zekâ ile kendilerinden beslenmeye başlıyorsa? O zaman tasarım sorun çözmekle ilgili olmayacaktır.

Bu kötücül bir önerme, yani tasarımcıların çoğunlukla sorun çözücüler oldukları.

Evet. Sosyal medyaya bakın. Çok önemli ama kimse bunu ya da onun gündelik hayattaki dönüştürücü önemini tahmin edemedi. İnternet de aynı şekilde. İnternetin tarihini çok iyi biliyoruz, orduyla ilişkisi, ARPANET, vs. Üniversitelerin nasıl dâhil olduğunu bliyoruz ama sonunda beklenmedik bir şeye dönüştü. 30’larda Buckminster Fuller gibi insanların yazdıklarına bakabiliriz, 20’lerin radyo mühendislerine benzer şekilde küresel bağlantı ağlarından bahsediyorlardı. Fikir oradaydı ama ordu ve üniversite noktalarını birbirine bağlayan ARPANET yaratıcıları bile ne olacağını fark edemedi. Yıllar önce Buckminster Fuller bunun hep böyle olduğunu söyledi. Fark yaratan her icat, gerçekleşmeden önce inanılmazmış gibi gözükür. Tasarım beklenmedik olandır, onu gerçekleştirenler için bile, ve bu da tasarımcıyı ilginç bir figür yapar. Sorun çözücünün tam tersi. İşlevsel ihtiyaçlar ve çözüm yaratmak yerine aniden yeni sorunlar ve yeterlikler yaratmaktır. Bu da piyasa karşıtı bir argüman.

Dünyanın etrafındaki uzay atıklarının görseli: Gezegenimizin yörüngesindeki 3.600 uydudan sadece 1.000 kadarı kullanılıyor.

esa

Fotoğraf: Avrupa Uzay Ajansı (ESA)

Tasarımla metayı ayrıştırmanız çok ilginç. İnsanın ne olduğunu sorgulamada ilk aşama bu mu?

Tasarımın viralleştiğini fark etmeyen tasarımcılar meta seviyesinde nesne yaratıyor olabilir. Bu görünürde sihirli olan nesnelerin temel amacı bize insanın ne tuhaf olduğunu unutturmaktır. Cep telefonunun göz ve eldeki pürüzsüzlüğü, “iyi tasarıma” mükemmel bir örnek. Aynı nesnenin bizi nasıl yeniden tasarladığını algılamamızı engelliyor. Bu hafif, pürüzsüz, narin araç aslında biyolojimizi, zihniyetimizi ve gezegenimizi tamamen değiştirdi. Sihirli güçleri olan bir fetiş nesnesi gibi ama aynı şekilde tasarımı bir anestezik görevi görüyor.

Kişisel hayatta ve piyasadaki sorunları azaltacak pürüzsüz, birleşik, etkin, mobil ve küresel nesne kavramı 1830’larda ilk sanayileşme ve küreselleşme dalgasıyla ortaya çıktı. Avrupa’ya açılırken bu fikir daha da gelişti ve Bauhaus aracılığıyla Amerika’ya geldi. Sonra “iyi tasarım” kavramıyla dünyaya yayıldı. Ama şimdi ceninler tasarlanırken, ekonomik sistemler tasarlanırken, okyanuslarda tasarımlar yüzerken ve Amazon ormanları katman katman tasarıma bürünmüşken ve insan tasarımı artık keşif yapan bir uzay aracı olarak güneş sisteminin ötesine çıkmışken bu argüman işe yarayacak mı?

Tasarımcıların bizi kandırdıklarını ya da gerçeklikten uzaklaştırdıklarını söylemiyoruz ama 200 sene önce böyle etkili bir tasarım kavramı icat edebildiğimize göre şimdi küreselleşme ve sanayileşme ve gayri-maddi emek ve tüm bunlar böyle inanılmaz şekilde değişirken yeni bir kavram üretmeye çalışabiliriz diye düşünüyoruz. Farklı zihinlerin bir araya gelip tartışmayı yeniden başlatarak daha geçerli bir tasarım kavramı üretmesinin zamanı geldi mi? İşte bu bienalin ruhu bunu yansıtıyor.

Tasarım bienalleri çoğunlukla bir ticari fuara dönüşüyor, bu açıdan da mimarlık bienallerinden farklılaşıyor. Mimarlık alanında çalışan akademisyenler olarak sizlerin bu biçimi ele alıp eleştirmeniz o yüzden ilginç.

Tabii tasarım bienalleri genelde fuar gibi ama mimarlık bienalleri de çoğunlukla öyle! Bu yüzden bu modele direniyoruz. Meşhur tasarımcıların neredeyse tüm çalışmaları pürüzsüz, birleşik, etkili, ayarlanabilir, “iyi tasarım” fikrini takip ediyor. Tüm bu pürüzsüzlük jargonu, bir nesnedeki karmaşıklığı emip sonra saklamayı, özellikle de bizim bu nesneyle ilişkimizi ve yakında başka bir nesne için onunla ilişkimizi kesme arzumuzu saklamayı ima ediyor. Eğer bir cep telefonu böyle pürüzsüz ve taşınabilirse, bedenimize bu kadar yakın sokulabiliyorsa, o halde biz mi onu o mu bizi tutuyor anlayamayız. Bu nesneyle kendimiz oluyoruz. Kelimenin tam anlamıyla onunla uyuyoruz. Onsuz düşünemiyoruz. Ama onun pürüzsüzlüğü piyasayla uyumu da içeriyor. Bu nesne bize “bu gerçekten çok güzel ama daha da güzel olabilir, ha bu arada yeni bir modeli de çıkacak,” diyor. Bu bitmek bilmeyen hareket, her nesnenin bir sonraki için uyandırdığı arzu, tipik fuar türü bienallerle de artıyor.

Piyasa için hazır, kendi içine kapalı dünyalardaki soruları pürüzsüzce cevaplayan bir dizi ürün yerine bizim bienalimiz ziyaretçilere birbirine bağlı sorular soran ve ziyarateçileri kendi bağlantı ve gözlemlerini kurmaya zorlayan tasarımları davet ediyor.

Sergi tasarımı da bundan hareketle ortaya çıkmış, tipik sergi formatından ayrışmayı vaat ediyor. Daha önce teşhirlerin “interaktif bulut kümeleri” gibi olacağını söylemiştiniz ama neye benzeyecekler?

Andrés Jaque ile üzerinde çalıştığımız bulut fikri, son ürünlerin tasarımcıların markalarını temsil etmek üzere sıralandığı fuar modelinden uzaklaşmaya çalışıyor. Sergi, üst üste binen düşüncelerden oluşan kümeler yaratacak ve bunlar seyircilerin kendilerinin bazı becerilerini fark etmeleri için bir ayna görevi görecek. Fuarlarda seyircilere sadece karmaşık nesnelerin potansiyel müşterisiymiş gibi davranılır. Ya durum bunun tersiyse? Andrés Jaque’ın günümüzde yeni toplumsal aktörler, etkileşimler ve kimliklerin kendilerini üretmeleri konusunda en hassas mimar olması tesadüf değil. Ofisinin adı bile- Office for Political Innovation (Politik Yenilik Ofisi)- yeni medya ve mimari formlarıyla ne tür sosyal yaratıcılık biçimlerinin ortaya çıkabileceğini sorguluyor. Bu yüzden biraz bu bulut fikrine kafayı taktık. Yani insanın kendisinden başka çok fazla tasarım nesnesi olmayacak.

Peki onların yerine nasıl bir içerik sunacaksınız?

Amazon’un, okyanusun, Antarktika’nın, beynin, yapay zekânın ve biyolojik organizmalarının insan tasarımlarını gösterebiliriz. Günde milyonlarca kilometre hızla gezegenimizden uzaklaşan insana dair özel bir sergi sunabiliriz.

Ölçeksel genişlemenin yüceliğinden bahseden Eames’lerin hazırladığı 10’un Katları’na benzer bir anlayışa gönderme yapıyor gibi.

Kesinlikle. Tasarıma kafa tutan ve insanın ne olduğunu düşünen tarihsel rol modelleri aradığımızda Buckminster Fuller ve Eames’lerin karşımıza çıkması kaza değil. Bu gösteri, Eames’lerin 10’un Katları’na bir cevap gibi. Bu video bizim için hem bir model hem de eleştirilmesi gereken bir şey. Eames’ler gibi mekân ölçeğiyle uğraşırken bizim de “ikinin katları” türü bir anlayışımız var- gen kodundan yıldızlar arası uzaya. Zaman ölçeğinde de 2 saniyeden 200 bin yıla. Yani ortada Eames-vari bir bantgenişliği var.

Belki sizi tuzağa düşürmek istediğimi düşüneceksiniz ama bu seneki Venedik Mimarlık Bienali ve orada vurgulanan iyilik nosyonları ile “iyi tasarım” takıntısını düşününce kendi bienalinizi nasıl gördüğünüzü merak ediyorum.

Venedik’le ve çoğu mimarlık bienaliyle büyük bir fark, onların mimar figürünü korumaya ve temelde mimarların iyi şeyler yapan iyi insanlar oldukları fikrini vurgulamaya çalışmaları. Biz tüm bu iyi ve kötü aktör senaryosunu unutalım diyoruz. Şu anki uzmanlığımız ne olursa olsun, gezegenimizi, kendimizi kurtarmaya, hatta paylaştığımız dünyayı değiştirmeye yetmeyeceğini düşünelim diyoruz. Akışa bir kararsızlık ekleyerek belki tasarımı yeniden tasarlamak gerek diyoruz. Serginin gerçek amacı bir grup insan, fikir ve argümanı bir araya getirerek tasarım üzerine bir tartışma açmak.

Bunun aciliyeti var. İnsan yıldızlar arası uzaydayken ve gelecek çocuklarımızı tasarlayabiliyorken “tasarım” kelimesiyle ne yapacağız? Fırsatlar neler, halklar nasıl katkıda bulunabilir? Bu anlamda iyimseriz, hatta aşırı iyimseriz. Tasarımcılar, yani çeşitli interaktif ağların ortak çalışan aktörleri, kullanım tarihi geçmiş bir tasarım kavramını kullanıyor ama aslında karmaşıklıkla uğraşabilecek kabiliyetleri var. Sorun bu ağların, piyasaya sunulabilecek biçimleri bu karmaşıklıktan çekip çıkarma ve zorlukları temizleyerek her şeyi pürüzsüzleştirmede uzmanlaşmış olması. Pürüzsüzlük hırsından vazgeçersek, tasarım topluluğu tasarımı yeniden düşünebilir. Bunu ortaya çıkarmayı umuyoruz.

nasa

Avrupa’daki en büyük üniversite hastanelerinden olan Berlin’deki Charité’de doktor Thomas Klotzkowski, tropik tıp uzmanı Florian Steiner’ı bulaşıcı hastalık taşıyan hastalara özel karantina odasında temizliyor. (Fotoğraf: Reuters, Thomas Peter)