Ayasofya efsaneleri ve AKP’nin aslına rücu'u*

Son tahlilde, Ayasofya hakkındaki kararı verecek merci elbette Türkiye’dir. Ancak siyasi yetkililerden beklenen, verdikleri kararların farklı boyutlarını da düşünüp tartmak, bir ülkenin uzun vadeli geleceğini, kısa vadeli siyasi oyunlara alet etmekten kaçınmaktır. Bu çerçeveden bakıldığında, “aslına rücu” edenin, aslı, daha İslam tarih sahnesinde belirmeden, hatta henüz Muhammed Peygamber daha doğmamışken inşa edildiği altıncı yüzyılda, dünyanın en büyük katedrali olan Ayasofya değil, AKP olduğu açıktır. 

Baki Tezcan**

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ayasofya Müzesi’ni camiye dönüştürmesi, birçok açıdan ele alınabilecek bir karar olması nedeniyle, derin bir tahlili hakkediyor. Birincisi, bazı Müslüman düşünürlerin bu meseleyi ele al(amay)ış tarzları, kendilerinin çifte standartlarını açıkça ortaya koyduğu gibi, atıfta bulundukları kadim kılıç hakkı, aslında Ayasofya’yı müze yapanlardan yana. İkincisi, Ayasofya’yı camiye dönüştürme kararı, üzerinde hiç durulmayan dolaylı çıkarımlara açık olması nedeniyle vahim bir uluslararası teamül oluşturma riski taşıyor. Bu karar, aynı zamanda, İstanbul’un 1453 öncesindeki tarihini yok sayan bir düşünce yapısını yansıtıyor ve AKP’nin Milli Görüş hareketinde yatan aslına rücu ettiğini de tescil ediyor. Bütün bunların yanında, bu hareket, Sn. Erdoğan’ın, Türkiye’nin kültürel gündemini İslami izlenimi verilen simgelerle yüklü bir milliyetçiliğe teslim eden siyasetine -HDP’nin teşkil ettiği kayda değer ve önemli istisna hariç- anlamlı bir siyasi muhalefetin var olmadığını da gözler önüne seriyor. Bu yazıda bu noktalara değindikten sonra, okuyucularımı onbeşinci yüzyılın ikinci yarısına geri götürüp bazı Osmanlı yazarlarının, Fatih’in emperyal siyasetine karşı çıkışlarını nasıl da yaratıcı yollarla ifade ettiklerini hatırlatacağım. Sonuç bölümünde de II. Mehmed gibi bir padişahın, merkeziyetçi bir imparatorluk kurmaya dönük siyasetine karşı tavır alma cesaretini gösterebilmiş bu yazarların yaratıcılığından ilham alarak, farklı bir Ayasofya’ya dair hayalimi paylaşacağım. Bu hayal üzerinden yaratılacak bir tahayyül süreci, Ayasofya üzerinden farklı bir İslam tasavvuru, karmaşık bir tarihe sahip kültürel mekanların kullanımı için örnek oluşturabilecek uluslararası bir teamül ve İstanbul’un 1453 öncesi tarihinin sahiplenilmesi için bir adım teşkil edebileceği gibi, belki muhalefet partilerinin birlikte hareket etmelerini sağlayarak, AKP’yi, 2000’li yıllarda sarıldığı izlenimi verdiği değerleri hatırlamaya da yöneltebilir.

Mücahit Bilici’nin Duvar’daki yazısında altını çizdiği üzere, günümüzde “cihadın artık manevi olduğunu düşünen” birçok Müslüman var. Onlara “herhangi bir ibadethanenin cebren camiye çevrilmesi caiz midir” diye sorsak, bu soruya olumsuz cevap verirler. Ama aynı soruyu Ayasofya üzerinden soracak olursak, birçoğu bunu Konstantiniye’nin fethinden doğan kılıç hakkına atıf yaparak meşru görürler. Aslında bir noktaya kadar hakları da var, zira ibadethanelerin feth edenlerin dini ihtiyaçlarına hizmet etmesi modern öncesi dönemde rastlanan bir uygulama idi. Osmanlılar’dan çok önce, 1204 senesinde şehri ele geçiren Haçlılar, Ayasofya’yı yağmalamış ve bu yapıyı, şehri idare ettikleri elli yedi yıl (1204-61) boyunca Bizans’ın mezhebi olan Ortodoksluk yerine Batı Avrupa’nın mezhebi olan Katoliklik’e adamışlardı (1).

Ancak, Ayasofya cami olarak kalmadı, 1934’te bir müzeye dönüştürüldü. Her ne kadar bu kararın alınış şeklinin demokratikliği tartışmaya açık olabilirse de, mabetlerin talihinin kılıç hakkıyla belirlendiği kadim bir düzene inananlara, İstanbul’u fetheden sembolik kılıcın, II. Mehmed’in son siyasi varisi olan ve şehri işgalci İtilaf Devletleri’ne teslim eden VI. Mehmed’den, aynı şehri, İtilaf Devletleri’ni Lozan Antlaşması’nı imzalamaya mecbur bırakan savaşı başkumandan olarak yönetip kazanarak onların işgalinden kurtaran, bir anlamda İstanbul’u ikinci kez fetheden ve zamanın Meclis Reisi sıfatıyla Büyük Millet Meclisi hükumetinin de başkanı olan Mustafa Kemal’e geçtiğini hatırlatmakta fayda var. Ayrıca yakın dönem hafızası zayıflamış olup da devamlı 1453’ten söz edenlere, 1934’teki kararda, o hükumetin devamı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin reisicümhuru olarak onun ve onun en yakın silah arkadaşı ve Türkiye’nin tek parti rejiminin diğer simge ismi olan İsmet İnönü’nün yanında, bir anlamda bu topraklardaki siyasi iradenin işgal altındaki Osmanlı İstanbulu’ndan, bağımsız Ankara’ya geçişini, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda Saruhan mebusu iken, İstanbul’un işgalinden sonra ilk meclise Bursa mebusu olarak katılan şahsında tecessüm ettiren ve daha sonra Demokrat Parti’yi kurarak Türkiye demokrasi tarihinin en önemli adımlarından birini atacak olan Celal Bayar’ın ve Demokrat Parti’nin kuruluşu sırasında önemli roller oynamış, hatta ismi muhtemel parti başkanları arasında da geçmiş olan Tevfik Rüştü Aras’ın imzalarının olduğunu da hatırlatmak gerekiyor. Yani Ayasofya Müzesi’nin kurucuları, sadece İstanbul’u ikinci kez fetheden Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iktidarını değil, daha sonra o iktidarı sandık başında alt edecek olan muhalefetini de temsil ediyordu. Müzenin kurucuları, modern Türkiye tarihinde geniş bir siyasi yelpazeyi temsil ederken, müzeyi kapatan kararın altında tek bir imza var. Bu da bugünkü çok partili tek adam rejiminin, bir anlamda, tek parti döneminden daha otoriter olduğunu açıkça gösteriyor.

Ama her şeyden önemlisi, artık kaba kuvvetin meşruiyet yarattığı bir çağda yaşamıyoruz. 1934’te Ayasofya bir müze olalı, uluslararası hukuk yeni yönlere doğru evrildi. Evet, daha kat edecek çok yol var zira İsrail gibi ülkeler hala kaba kuvvetle elde ettikleri toprakları ilhak yoluyla vatanlarının bir parçası haline getirmeye uğraşıyor. Ancak böylesi uluslararası hukuksuzluklara karşı Türkiye’ye düşen, 21. yüzyılda bir kültür kurumu üzerinde zihinlere fetih hakkını getirecek tasarruflar yapmak değil, aksine, bu tür hareketlerden uzak durmaktır. Yarın İsrail, sırf bugün Kubbetüssahra ve Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Tapınak Tepesi kendi askeri kontrolünde diye, Müslümanlık için büyük simgesel önemi haiz bu yapıların kaderi üzerinde hak iddia eder, ya da “biz İkinci Tapınak’ı aslına uygun olarak tekrar inşa edeceğiz” derse, tarihinde camiden çok kilise olarak kullanılmış sonra da seksen altı yıl boyunca bir müze olarak ün kazanmış kadim bir mabedi, camiye dönüştürmüş bir hükumetin onlara muhalefeti ne kadar inandırıcı olabilir?

Devlet yetkilileri Ayasofya kararının uluslararası boyutlarını görmezlikten gelerek, kararı tümüyle egemenliğimize dair bir iç mesele, sadece idari bir konu olarak ele alıyorlar. Hem Sn. Erdoğan, hem de Diyanet İşleri Başkanı Sn. Ali Erbaş, Ayasofya Müzesi’nin camiye dönüştürülme kararını bir “aslına rücu” olarak nitelendirdi. Bu yaklaşım, Ayasofya’nın 537’den 1453’e kadar uzanan 916 yıllık tarihini, konu dışı olarak değerlendiriyor. Onlar için esas mesele, Ayasofya’nın Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Celal Bayar, Tevfik Rüştü Aras ve kararda imzası bulunan diğer vekillerce kapatılarak bir müzeye dönüştürülmesinden ibaret. Dolayısıyla şu anda yapılan da salt iç siyaseti ilgilendiren bir karar; söz konusu olan, cumhuriyetin, Osmanlı kültürel mirasına ihanet olarak algılanan bir tasarrufunun bozulup geriye döndürülmesi. Oysa ki cumhuriyet, parçalanıp yok olan Osmanlı siyasi iradesini kendi tüzel kişiliğinde bir araya getirerek Osmanlı kültürel mirasına sahip çıkmak adına uzun vadede belki de en anlamlı olacak yatırımı yapmıştır. “Keşke Yunan galip gelseydi” diyenlere kananların, Birinci Dünya Savaşı akabinde manda idaresine alınan eski Osmanlı vilayetlerinin şimdiki halleri ile Türkiye arasındaki farka bakmaları sanırım yeterli olacaktır.

Evet, son tahlilde, Ayasofya hakkındaki kararı verecek merci elbette Türkiye’dir. Ancak siyasi yetkililerden beklenen, verdikleri kararların farklı boyutlarını da düşünüp tartmak, bir ülkenin uzun vadeli geleceğini, kısa vadeli siyasi oyunlara alet etmekten kaçınmaktır. Bu çerçeveden bakıldığında, “aslına rücu” edenin, aslı, daha İslam tarih sahnesinde belirmeden, hatta henüz Muhammed Peygamber daha doğmamışken inşa edildiği altıncı yüzyılda, dünyanın en büyük katedrali olan Ayasofya değil, AKP olduğu açıktır (2). 1969’da doğan Milli Görüş Hareketi’nin kurduğu ve cumhuriyetin demokratikleşmesine sekte üstüne sekte vuran askeri darbe ve Anayasa Mahkemesi kararları ile kapatılıp duran partilerden Fazilet Partisi’nin varislerinden olan AKP, bu kararla, kurulurken bağrına bastığı, hatta en hakikatli takipçisi olduğunu dahi iddia ettiği Demokrat Parti geleneğini artık tümüyle geride bıraktığını ve rahmetli Necmettin Erbakan’ın (ö. 2011) temsil ettiği siyasi çizgiye döndüğünü açıkça ilan etmektedir. 2000’li yıllarda bazı taraftarları ve (aralarına benim de dahil olduğum) bazı yorumcularca “Müslüman demokratlar”, Sn. Erdoğan tarafından ise “muhafazakar demokrat” olarak adlandırılan hareket, 2010’lu yıllarda tedricen terk ettiği demokratlığı, artık buruşturup çöpe atmış ve Levent Gültekin’in bize hatırlattığı Erbakan’ın Ayasofya’yı camiye dönüştürme yeminlerini yerine getirerek hem “milliyetçi muhafazakar Müslüman” kimliğini tescil, hem de MHP ile olan ittifakını takviye etmiştir.

Bunda şaşılacak ne var ki derseniz haklısınız zira Ayasofya’nın başına bunun geleceği belliydi. Sn. Erdoğan 2019 yerel seçimlerine hazırlanırken seçilirse bunu yapacağına dair söz vermişti. Ancak bu karara karşı HDP dışında mecliste vekili bulunan hiçbir siyasi partiden ses çıkmamış olması beni biraz şaşırttı. CHP’nin 2018 seçimlerindeki cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin, Ayasofya’nın açılışının Lozan Antlaşması’nın imzalandığı 24 Temmuz tarihine denk getirildiğini bilmesine rağmen, çağrılırsa açılış namazına gideceğini ilan etmesi, Kemal Göktaş’ın deyişiyle bu çok özel Cuma namazını, laikliğin cenaze namazına çevirdi. Kısacası ana muhalefet, Sn. Erdoğan’a bir taşla iki kuş vurma şansını da kendi eliyle vermiş oldu.

HDP dışındaki muhalefet partileri, iktidarı sorgulamak konusunda, sıra Sn. Erdoğan’ın popülist liderlere has bir maharetle kullandığı, yüzyıllar öncesine ait ve aslında bir hanedanın ve onun siyasi destekçilerinin bir diğerinin yerine geçmesi esası etrafında şekillense de oldukça basite indirgenerek İslam’ın Hristiyanlık’a karşı zaferi olarak aktarılagelmiş simgelere geldiğinde çok sıkıntılı. II. Mehmed sadece Ortodoks Hristiyanlık’ı benimsemiş Bizans ile değil, hem Müslüman, hem de etnik olarak Türk sayılabilecek (burada etnik kimliğin modern öncesi dönemde neye tekabül edip ne anlama gelebileceğine dair akademik tartışmalara girmekten -affınıza sığınarak- imtina ediyorum) Akkoyunlu Uzun Hasan ile de savaşmıştı; ordusunda bir sürü Hristiyanlık’tan devşirilmiş asker yanında, Hristiyan kuvvetler de vardı. Hristiyan dediğimiz Bizans’ın ise, hem Müslüman, hem de etnik olarak Türk diyebileceğimiz müttefikleri de olmuştu. Kısacası tarihin kendisi, basite indirgenerek siyasi tartışmalara alet olamayacak kadar karmaşık.

Bu karmaşık tarihin aktarıldığı tarihyazımına kısaca bir göz attığımızda, Türkçe yazılmış bazı muasır kaynakların Ayasofya ve Konstantiniye’nin fethini takip eden döneme belirli bir mesafeyle yaklaştığını müşahede edebiliyoruz. Gerçek bir fatihin merkezi bir imparatorluk kurmak adına aldığı kararlara muhalefetlerini dolaylı da olsa kayda geçirmiş bazı yazarlar, Sn. Erdoğan’ın, meşruiyeti, ne II. Mehmed gibi bir fatih, ne de Mustafa Kemal gibi bir halaskargazi, yani kurtarıcı gazi ile karşılaştırılabilecek ve tek güç kaynağını, dolar bazında kişi başı milli geliri on yıl önceki seviyesine düşmüş bir ülkenin küresel anlamda fakirleşen halkını popülizmle idare etmedeki siyasi maharetinden alan kararları karşısında ellerinden hiçbir şey gelmeyen muhalefet liderlerine belki biraz ilham verir diyerek, size onların yaratıcılığından söz etmek istiyorum.

Sözünü ettiğim konuda yapılmış en önemli çalışma, 2005’te kaybettiğimiz Stefanos Yerasimos’un Kostantiniye ve Ayasofya Efsaneleri (1990) adlı eseri. Kendisinin Rumca ve Türkçe birincil kaynaklara vukufu üzerine bina edilmiş bu çalışma, II. Mehmed’in merkeziyetçi bir imparatorluk kurmaya dönük siyasetinin, merkezi Konstantiniye’de olan bir imparatorluk fikrine hiç de sıcak bakmayan efsaneler aracılığıyla on beşinci yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı tarihyazımında tenkit edildiğini gösteriyor.

II. Mehmed’in fetihten sonra yaptığı ilk işlerden biri, başveziri Çandarlı Halil Paşa’yı önce hapsetmek sonra da katletmek oldu. Çandarlı, sultanın mutlak otoritesini gerektiğinde kuvvetlendiren, ama gerektiğinde de dengeleyebilecek olan Anadolulu yerel Müslüman ayanın önde gelenlerinden bir aileye mensuptu. Kendisinin fethe karşı çıktığı söylense de, bunu Bizans adına yaptığını düşünmek abes olurdu. Çandarlı’dan sonra giderek devşirme kulları aracılığıyla siyasi yetkesini kullanan II. Mehmed, tedricen yerel siyasi önderlerin yerine kendi kullarını atamış ve gene yerel ayanın elindeki meşru aile vakıflarına el koyarak merkezi iktidarını takviye etmiştir ki, burada yeri gelmişken vakıf bozmanın, cumhuriyet devrine değil, Osmanlı’ya, üstelik de bizzat Ayasofya vakfiyesini hazırlatan II. Mehmed’e ait bir siyasi gelenek olduğunu, unutanlara hatırlatmakta fayda var. Bu siyasetin kısa ve orta vadede Osmanlı İmparatorluğu’nun güçlenmesi ve genişlemesine destek olduğu yadsınamaz. Ancak uzun vadede, siyasi kültürümüzde uzlaşmanın hep bir zayıflık olarak algılanması ve adem-i merkeziyetin olumsuz bir kavrama dönüşmesine katkıda bulunduğu da söylenebilir. Dünya demokrasi tarihine baktığımızda, bu konuda daha ileri gitmiş toplumsal tecrübelerin, aslında, merkezi iktidarın kendi çevresiyle (burada küresel imparatorlukların çevresi sayılacak kolonileri değil, bir krallığın kendi içindeki feodal kökenli yerel bağlarını kast ediyorum) uzlaşmak zorunda kaldığı yerlerde geliştiğini kolaylıkla görebiliriz.

İmparatorluk fikrine tenkidî bir mesafe ile yaklaşan efsaneler, büyük olasılıkla II. Mehmed’in merkezileşme siyasetinden canı yanan toplumsal kesimleri temsil eden yazarlarca kaleme alınmıştı ki, Yerasimos bu yazarların birçoğunun başkent statüsünü kaybeden Edirne ile ilişkisi olduğunu tespit etmiştir. II. Mehmed’in devlet teşkilatında yaptığı değişikliklerle yerlerini, sultanın şahsına sadakatlerinden sual olunmayacak kullarına bırakan kuruluş dönemi yerel ayanının, merkezi bir imparatorluk fikrine mesafeli yaklaşmaları için yeterince neden vardı. Bu kesimlerin haklı endişelerini yansıtan Konstantiniye ve Ayasofya efsanelerinin ilk örnekleri, şehri ve kiliseyi, ahlaki bir çöküntü ve (Tanrı tanımazlık anlamında) küfr ile ilişkilendiren yaratıcı kurgulardı. İstanbul’un Bizans öncesi tarihinde aslında hiç de var olmamış karakterler yaratan bu efsanelere göre şehir, tarihinde birçok defalar görüldüğü üzere, felakete mahkumdu, zira Tanrı bu şehrin gurur ve kibirden muzdarip idarecilerini cezalandırmaya kararlıydı. II. Mehmed’in şehre nüfus çekmeye yönelik zorunlu sürgün siyaseti de, bu sürgünler, efsanelerde şehrin Osmanlı öncesi dönemlerine doğru yansıtılıp o dönemlerde hüküm sürmüş kurgusal ya da tarihi kralları eleştirerek tenkit ediliyordu.

Bu tür efsanelere, tarihyazımsal metinler dışında, kıyamete dair metinlerde de rastlanıyordu ki bunlardan biri, Yerasimos’a göre imparatorluk karşıtı şehir efsanelerinin oluşumuna önemli etkisi olmuş Dürr-i meknun (Saklı İnci) idi. Dürr-i meknun’un yazarı, (3) zamanında rastladığı yozlaşma, açgözlülük ve ikiyüzlülük emarelerini ağır bir dille kınar ve Müslümanların Konstantiniye’yi kaybedeceğini, tekrar fethedeceğini, sonra tekrar kaybedeceğini ve nihai fethin, kıyamet alametlerinden biri olacağını ileri sürer. Belli ki Osmanlı devrinin Müslüman yazarları, Müslümanların iktidarının da yozlaşabileceğini gördükleri gibi, bu tür bir yozlaşmanın ilahi adaletle cezalandırılmasını da dileyebiliyorlardı.

Ayrıca Yerasimos eserinde dinin cemaat idealiyle imparatorluk projesi arasındaki gerilimin altını çizdiği gibi, bu gerilimin Bizans ve Osmanlı örneklerinde bir süreklilik arz ettiğini de hissettirir. İsa Peygamber’in inananların kardeşliğine dayanan ideali, Roma (ve daha sonra Bizans) İmparatorluğu’nun siyasi iktidarına hizmet eder hale gelen kilise hiyerarşisinden ne kadar uzakta ise, Muhammed Peygamber’in ashabı ve ensarı ile kurduğu eşitlikçi ilişki de İslam’ı, Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi iktidarını takviye etmek üzere yorumlamaktan kaçınmayan ve bunun karşılığında da toplumsal ayrıcalıklar edinen alim-bürokratların Osmanlı reayasıyla kurdukları hiyerarşik ilişkiden o kadar farklıdır.

Türkiyeli birçok Müslüman, bugün, bir bakanlık olmamasına rağmen, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçe payının, Sn. Erdoğan’ın kabinesindeki on altı bakanlıktan sekizinden daha büyük olmasından rahatsız. Türkiye’nin Sünni Müslüman olmayan vatandaşlarına hizmet vermeyen bir devlet biriminin hizmet etmediği vatandaşların ödediği vergilerden pay alması ise, bırakın çağdaş laik bir devleti, İslam’ın, ibadet kurumları ve personelinin önemli bir kısmının özel vakıflarla desteklendiği tarihsel deneyimi ile dahi uyum içinde değil. Müslüman olsun ya da olmasın, birçok vatandaş, Diyanet İşleri’ne ve giderek ülkenin birçok yerinde tek öğrenim seçeneği haline getirilen imam-hatip okullarına ayrılan paranın, AKP’nin siyasi gündemine hizmet ettiğinin de farkında. Aynı vatandaş, Muhammed Peygamber ve ashabının tevazu’u ile Diyanet İşleri Başkanlığı makam arabası ya da Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın lüksü arasındaki farkın da bilincinde.

Fonda görünen manzara bu minvalde iken, muhalefet liderlerinin, Sn. Erdoğan’ı dini hassasiyetlere dokunur gibi gözüken ama esasında dini inançlarla hiçbir ilişkisi olmayan konularda eleştirmekten kaçınmasını anlamak çok zor. Ayasofya’nın camiye çevrilmesinin hangi acil ihtiyacımızı karşıladığını sormak da mı çok güç? Sık sık rastlandığı üzere, HDP gene Türkiye topraklarında binlerce yıldır yaşamış halkların ortak tarihsel vicdanına ses vererek çoğulculukla matematiksel çoğunlukçuluk arasındaki farkın altını çiziyor. CHP de Türkiye seçmeninin, dini inançları adına bir hayır işlemekle iktidarını perçinlemek uğruna siyasi manevralara girişmek arasındaki ince farkı hissedebileceğine biraz daha güvenebilse, belki de muhalefet partileri Ayasofya’nın farklı bir şekilde değerlendirilmesi seçeneği etrafında evrensel değerlere dayanan güçlü bir ittifak kurabilirlerdi. Böyle bir ittifakın Ayasofya’nın cami olarak kullanılmasına karşı çıkması da zaten gerekmiyor, zira Ayasofya’nın bir kısmı 1991’den beri cami olarak hizmet veriyor ve 2016’dan beri de tam zamanlı çalışan bir imamı var.

Böyle bir muhalefet ittifakının, neye karar vereceğinden ziyade, HDP’yi dışlamadan birlikte çalışma deneyimi kazanması ve İslam’ın adı anılan her meselede AKP’nin siyasi gündemine teslim olmanın dışında seçenek üretebilme pratiği kazanması çok önemli, zira AKP eşcinselliği yok saymaktan tutun da İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeye uzanan geniş bir yelpaze üzerinde geliştirdiği tutucu söylemlerle, iktisadi açıdan artık kendilerine pek bir şey sunamadığı muhafazakar safları bir değerler hattı üzerinde sıklaştırmanın peşinde. Siyasetteki bu yeni tartışmaların, Sn. Erbaş’ın koronadan kırılan dünyanın ortasında çaresi çoktan bulunmuş HIV virüsüne atıf yaparak eşcinselleri ötekileştirdiği Cuma hutbesi akabinde gündeme sokulması da elbette kayda değer.

Farklı seçenek üretmek konusunda sıkıntı çeken muhalefet partilerine benim mütevazı önerim Türkiye Ermenileri Patriği Sahak Maşalyan’a kulak vermeleri. Patrik beş hafta önce Ayasofya’nın bütün dinlere açılmasını önerdi. Ayasofya pek âlâ da haftanın yarısı bir müze olarak gezilip perşembe öğleden sonradan pazar akşamına kadar Türkiye’de temsil edilen bütün dinlere kucak açan bir mabede dönüştürülebilir. Ayasofya’nın zemini Alevi semahına da, Cuma namazına da, Şabat ayinine de, Pazar vaazlarına da açık olsa güzel olmaz mıydı? Böylesi bir dönüşüm hem Ayasofya’yı canlı tutar, hem bir kültürel miras mekanı olarak geleceğinin korunmasına katkı sağlar, hem Türkiye’nin çeşitliliğini simgeler, hem benzer mekanlar için örnek alınacak uluslararası bir teamülün oluşmasına önayak olur, hem de ülkemizde İslamcılık üzerinden kurulmaya çalışılan bir siyasi hakimiyet yerine İslam’ın evrensel değerlerine vurgu yapan bir toplumsal uzlaşmanın simgesi haline gelirdi. İslam da dahil bütün dinlerin temelinde insanları iyiliğe ve ahlaken doğru seçimlere yöneltmek hedefi vardır ki bu hedef başkalarının inançlarını görmezden gelmeyi değil, onlara karşı hassasiyet göstermeyi gerektirir. Ayasofya’nın bu şekilde birden çok amaca hizmet ederek kullanılması, hem çocuklarımızın başkalarına, başkalarının kendilerine nasıl davranmalarını istiyorlarsa öyle davranmalarını öğrenmesini sağlar, hem de muhalefet partilerine, Müslümanların Ayasofya’da ibadet hakkını inkar etmeden ve ülkemizin çoğulcu geçmiş ve bugününü de silmeden Türkiye’deki farklı cemaat ve gruplara saygı göstermenin yolunu göstermiş olur.

 

(1) İşte tam da bu nedenle, değerli meslektaşım Mücahit Bilici’nin “bedevilik ve vahşet çağı” ibaresi talihsiz bir ifade olmuş, zira ne Haçlılar, ne de Osmanlılar Bedevi (ya da bedevi) idi. Ayrıca, Bedeviler’in içinde yaşadıkları koşulların bir sonucu olarak şehirlilere kıyasla vahşete daha mayil olup olamayacakları ve bu nedenle “bedevilik” kavramının “medenilik” kavramının zıt anlamlısı olarak kullanılmasının yerinde olup olmadığı sorularına hiç girmeden, İslam’ın erken halifelik devrinin, ya Mekkeli, ya da Mekke kökenli olup da başka Arap (ya da Araplaşmış) şehirlerinde yaşayan, dolayısıyla en azından şehirli olmaları nedeniyle medeni sıfatını hakkeden önderlerinin, Konstantiniye’yi fethettiklerinde kendileri de en azından yüz elli yıldır şehirlerde yaşayan Osmanlı önderlerine nazaran, yerel dini hassasiyetler konusunda daha duyarlı olduklarını da kabul etmek gerekir. 638’de, askerleri arasında Bedeviler’in de bulunmuş olması muhtemel bir ordu tarafından fethedilen Kudüs’teki meşhur Kutsal Kabir Kilisesi bugüne kadar bir kilise olarak kalabilmiştir. Her ne kadar Kudüs’ün, teslim olmuş olması nedeniyle, teslim olmayı reddeden Konstantiniye’ye göre farklı bir hukuki statüde olduğu iddia edilebilse de, Hristiyan Arap geleneğinde aktarıldığına göre, Halife Ömer, bu kilisede dua etmeyi, ileride kilisenin camiye çevrilmesine meşruiyet verebileceğini düşünerek reddetmiştir. Buna mukabil, Fener’de daha çok Kanlı Kilise olarak bilinen mabet dışında, İstanbul’daki hemen her Bizans kilisesi sonunda camiye çevrilmiştir.

(2) Bu yazının İngilizce kaleme alınmış ilk hali için yaptığım araştırma tamamlandığında, Ümit Kıvanç’ın Duvar’daki yazısı henüz yayınlanmamıştı, o yüzden ona atıfta bulunamamıştım. Kendisinin affına sığınıyor ve bu “aslına rücu” meselesini gayet güzel irdeleyen yazısını herkese tavsiye ediyorum.

(3) Bu metin literatürde yüzyıllardır Ahmed Bîcân’a (ö. 1466’dan sonra) atfedilegelmiş olsa da, Carlos Grenier iki sene önce bu atfı ciddi anlamda sorgulamıştır. Metnin istinsah tarihi en eski yazmalarının onaltıncı yüzyılın sonlarına ait olması metnin tarihlendirilmesini zorlaştırıyor. Ancak metnin Ahmed Bîcân gibi Sufi meşrepli birinden ziyade, metinde kendisinden saygıyla söz edilen Abdurrahman Bistami ve talebeleri etrafında yeşeren Osmanlı İhvânussafâsı‘nın bir temsilcisine ait olması daha akla yakın geliyor.

*Bu makalenin ilk hali (İngilizce olarak) Jadaliyya’da yayınlanmıştır. 

** Prof. Dr., Kaliforniya Üniversitesi Davis Kampüsü Tarih Bölümü