Ümit Kıvanç
Ümit Kıvanç

'Aslına rücû' eden bir şey var sahiden

Salı, 14 Temmuz, 2020
“Aslına rücû” eden, Ayasofya değil Türk-İslâm milliyetçiliğidir. Yenikapı’da eksik kalmıştı, Ayasofya’dan çıkma parçayla tamamlandı.

Ayasofya’nın “ibadete açılması” çok boyutlu mesele. İçeride tahakküm ilişkilerinde kıpraşmalara, dışarıda bazı devletlerle afra tafra alışverişine yolaçabilir. Kimine göre bu adım bodoslama, Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde kurulan laik Türkiye Cumhuriyeti çerçevesinin dışına doğru atılıyor. Kimine göre, esas mesaj başka yerlere gönderiliyor, “Türk’ün” veya “İslâm’ın” veya ikisinin birden bu topraklar üzerindeki hakimiyeti nihayet tamamına eriyor. Ya da basitçe destekçi konsolidasyonu üzerinden muhtemel seçmen pasta grafiklerinde dilim şişirme amaçlanıyor.

Sözü geçen Türk ile Müslüman’ın muhataralı münasebetini konu etmek için bir fırsat daha. Hem de mecburiyet. Yine harcanacak. Çünkü muhatara işte! Mevcut iktidar rejimini mümkün kılan münasebet bu. Öte yandan bu rejim o münasebeti mecburî kılıyor. “Esas oğlan biziz” diye seslenen tuhaf bir karışık grup. Sosyal mesafe gözetmeksizin elele tutuşmuş; serbest ellerde kılıçlar.

“Muhalefet” mesleğinin mensupları olarak hayatını idame ettiren siyasetçi tayfası, iktidarın Ayasofya hamlesini değişen -bazen coşku mertebesine varan- ölçülerde memnuniyetle, her hâlükârda itirazsız karşıladı. Neden? Sorulmuyor. Çünkü muhatara.

Bir kısım siyaset erbâbı, kendilerine muhalif denmesine ses çıkarmıyorlar. Zira bunu da yitirirlerse nasıl bir sıfatla anılacakları konusundaki bilinmezlik çayırları engin, göz alabildiğine uzanıyor ufka doğru. Uçsuz bucaksız çayırda öksüz otlar gibi titreşen siyaset erbâbının çileden çıkarıcı rahatlığı kimilerine basiretsizlik olarak görünüyor. Kimilerine pasiflik, sünepelik, başkalarına aymazlık. Oysa günü karartıcı, istikbali toz edici bu rahatlığın gerisinde Türk’le Müslüman’ın ayrılamaz beraberlik örgüleri bulunuyor. Ayrıldığında problem çıkarır bunlar. Yani hayatımızdaki beklenmedik kötü sürprizler hiç de beklenmedik değiller. Çoğunluğa göre hiç kötü de değiller. Böylelikle zaten sürpriz de olmadıkları kendiliğinden anlaşılıyor.

Ayasofya hamlesinin muhtemel sonuçları üzerine zihin yoracakları müze giriş biletleriyle uğraştırmak, biliyorum, azıcık hamlık kokuyor. Onca yüklü ve okkalı manevî, tarihî, dinî, siyasî hikâyeleri, masalları, efsaneleri, bunlarla sarılan yalancı dolmaları ve üstüne mideye indirilen bol katkılı palavraları bir kenara bıraktırıp… Ayıp da biraz. Lâkin işin parasal boyutu şu turist yokluğunda küçümsenecek ölçekte değil. Turistin 50 Euro’sunu alabilmek için ne lahmacunların şerefi iki Euro’luk edilirken. Bunca gelir getiren müze -tabiî salgın-karantina faslından sonra- cami kimliğiyle eski ziyaretçisini çekebilecek mi? Yoksa, bit yeniği tek müze biletindeki seri deliklerle sınırlı kalmaz, İstanbul’un tarihine yönelik turistik ilgide koca gedik mi açılır, Fatih’in, -yaklaşık bin yıl boyunca dünyanın en büyük katedrali olmuş- “eserini” Müslüman’ın nihayet “aslına rücû” ettirmesi? Böyle olursa, “oooh, canımıza değsin, helal olsun!” mu denecek, “alayının…” eklenip sonuna? Kolay değil. Mâlûm, para şu dünyada her şeyden önemli. Ağzından Allah’sız, peygambersiz laf çıkmayan insan paraya tapıyor. Şu dünya da öbür dünyadan önemli. Zalimliğin, alçaklığın, rezilliğin, hak yemenin, kana girmenin, riyakârlığın, hilebazlığın, açgözlülüğün, bencilliğin bedellerinden kimse korkmadığına göre?…

Tabiî büyük resimleri yapanlara, büyük kararları alanlara, tarih bozup tarih yazanlara filan sorarsanız, paranın ne önemi var? Mühim olan… mühim olan ne? Yani dinî midir, Ayasofya’yı camiye çevirmenin gerekçesini sarmalayan mülahazalar, inanışlar, gerekçelendirmeler?

AYNA GİBİ PARLAR SATIR

Türk ile Müslüman’ın memlekette olan biten her şeyin anahtarı ve kilidi olan ilginç simbiyozu yeryüzünde görülmüş en tesirli alaşımlardandır. Sunduğu kadar boğduğuyla tarif edilmesi gerekir, zira esas marifeti özelliklerini sergilemede değil, saklayışlarındadır. O saklayışlar, gün gelecek, ülke siyasetini iki yana uzanmış kanatlar misâlî, koptuklarında anlamsız, hattâ cansız kalacakları gövdeye sağlam köklerle raptedeceklerdir. (Gün çoktan gelmiş, bizden önce kaç kuşak tüketmiş, bizden sonrakilerin mahvını da şimdiden mükemmelen hazırlamaktadır.) Şüphesiz ki bu gövde devlettir; kökünü oraya bağlayan siyaset ne mübarek siyasettir, kökünü inkâr etmeyen muhalif ne mübarek muhaliftir. Oraya buraya uzanmaya kalkıp kökü fazla çekiştirirsen kesip atıverirler seni oradan. Mazallah, büyük resmi de göremez, kimsenin oyununa da gelemezsin bir koptun muydu! İşlevsiz kalırsın şu dünyada. Mazallah. Devlete bağlı o kökler ki, güvenli iskeleye yanaşmış vapura huzur veren görmüş geçirmiş halatlardır; kopuverdiler mi hangi işgüzar akıntıların seni nereye sürükleyeceği, hangi azmış dalgaların nereni darbedip morartacağı belli mi olur? Mazallah demiş miydim Anayasa’ya aykırılığına rağmen?

Cevabını aradığımız soru neydi? Anayasa? Yok canım. Ha, dinî midir bütün şu olan bitenin gerisindeki saik? Mâbede kılıç zoruyla itikat değiştirtmek, dünyevî girişim olarak elbette anlaşılır. Hangi kitapta yazdığı sorusu kusur kalır. Transfer edildiği dinin din olarak tescilinden önce yapılmış oluşunu tarihten silmek gerekir, kılıç hakkı itibarıyla. Lâkin şu da tabiîdir ki, kılıçların çekildiği, hattâ bir kısmının yere bırakılıp öbür kısmının kelleler aldığı yerde kitaplar anca anlık fiili meşrulaştırmaya yarayan satırlarından ibaret faydalı edevat muamelesi görür.

İşte, şu fetih ve zaptetme, tahakküm ve raptetme işlerinde kitabın satıra dönüşmesidir ki, bu işleri sorgulayanların boyunlarını vurulabilir kılar, kitap meselesi aralarında muazzam kavga konusuymuş gibi davranan milliyetçiyle mukaddesatçının birbirine dolanmış devlet köklerini gözler önüne serer. Satır parlar bööyle ayna gibi.

TAM DA ODUR ARANAN

Ayasofya’yı camiye çevirme kararının ertesinde bir Twitter kullanıcısı şöyle yazdı: “Ayasofya’da namaza duranlar, neyle kapatılırsa kapatılsın, ‘örtü’nün ardında ne olduğunu bilecek. Bilecekler ki, orası bir Bizans kilisesidir. Kararlar, iktidarlar bu gerçeği değiştiremez. Tarihin üzerini örtemezsin.”

Bu iyi niyetli -sâfiyâne dememizin daha doğru olacağı- yaklaşım, “Türkiye” adıyla andığımız canlı organizmanın bünyesi ve özelliklerine yaklaşabilmekten ne kadar uzakta! Bu yüzden anca siyaset-dışı muhalif saflarda kendine yer bulabiliyor. Bakın, kendisine verilen cevaba bakın: “Biz Müslümanlar, biliyoruz oranın bir zamanlar kilise olduğunu. Ve biz yine biliyoruz ki ecdadımız İstanbul’u fethetti ve Ayasofya’yı da bunun sembolü olarak camiye çevirdi. Biz oraya her gittiğimizde aklımıza kilise değil, fetih gelecek, Fatih gelecek, İslâm hâkimiyeti gelecek.”

Yazar burada lafta dinî olan konunun Allah’la pek alâkasının bulunmadığını imâ etmektedir… Kopan vâveylânın, ahiret inancıyla, hesap sorulacak bireyler olarak taşınacağımız iddia edilen aslî âlemle, günahtan uzak durmayla, kainatın yaratıcı iradesine kendini teslim etmekle vs. uzaktan yakından ilişkisi yok. Doğrudan doğruya, başkalarının topraklarını fethettikçe, mâbetlerini onlar için mâbet olmaktan çıkardıkça tatmin duyan bir topluluk mensuplarının tahakküm keyfi ve dünyevî ihtiraslarından sözetmekteyiz. Daha özlü anlatılamazdı. Onların elinden alıp bizim kıldıkça onlar eksiliyor, biz hâkim hale geliyoruz.

Herhangi bir dinin mensupları böyle bir hedef tarifi yaptıklarında ellerindeki artık din değil, somut bir topluluğun ideolojisi ve buna eklenmiş taarruz stratejisidir. Veyl onlara ki, koca kelâmı ordulara taarruz buyruğu haline büzüştürürler. Peygamberin peygamberliğinden neredeyse sözetmez, ondan ille genelkurmay başkanı çıkarmaya kalkarlar. Bunlara bu laflar pek mânâsız görünecektir.

LİBYA AÇIKLARINDA BULUŞMA

Pek az laf ebeliği, cami yapılmak sûretiyle Ayasofya’nın “aslına” döneceği iddiası kadar saçma olabilir. Hayır, Ayasofya aslına filan dönmüyor. 1500 sene varolmuş bir şeyin “aslı” herhalde son 500 senede ona verilmiş statü değil, ilk 1000 sene boyunca bulunduğu hal olsa gerektir. O bile şüpheli. Bugün siyasî tasarrufla bu mâbedin kaderi hakkında yeni bir karar verildi, çünkü birilerinin elinde buna elverecek güç var ve bunu kullanıyorlar. (Son zamanda kendini anti-hukuk kazılarına hasreden genel yayın yönetmenimiz pek açık ve net ifadelerle anlattı: Ayasofya’nın daha önceki el ve statü değiştirmelerinde olduğu üzre, kaynağını şuradan buradan alan tasarruf yetkileri filan değil, düpedüz siyaset ve kuvvet sözkonusu burada.) Yasa-hukuk vs. tartışması değil, siyasî tercihe dayalı eylem, ortadaki.

Sorunun, Ayasofya’da namaz kılacaklarla ilgili tarafında, sahiden bütün dindarların iki adım geri çekilip “ne yapıyoruz biz?” demelerini gerektiren bir acayiplik var. Yukarıda aktardığım cevabî mesajda, kendinden gayet emin tonda konuşan Müslüman, “oraya her gittiğimizde” diyor, “aklımıza kilise değil, fetih gelecek, Fatih gelecek, İslâm hâkimiyeti gelecek”. Nâçizâne şu basit soruyu ortaya sürmek isterim: Namaza gidildiğinde akla gelmesi beklenenler bunlar mıdır? Böyleyse, sadece bu “geçici” dünyayla da sınırlı olmayan bir bütünlüklü hayat tarzı önerisi olma iddiasındaki koskoca din, fütühat ideolojisine indirgeniyor. Ve böylece, kurduğu çemberin dışına adım atıldığı ileri sürülen laik cumhuriyetin vazifeli kadrolarıyla indirgemenin indirgemecisi Türk-İslâmcı, Libya açıklarında buluşuveriyor: “Medeniyetimiz fetih medeniyetidir”.

NE MÜNASEBET, HANGİ MÜNASEBET?

Türkiye’de toplumsal boyutları da gözeten muhalif-sol siyasete vücut vermeye çabalayanlar bu buluşmaların zeminini kurcalamayı hep reddetti. Bu yüzden sahici muhalefet oluşamadı. Zira o mâhut yapay denklem taş oldu, siyasete adım atanın başına yağdı: Dinciler gerici, Cumhuriyet’i kuranlar ilerici; bir yanda Ortaçağ karanlığı, bu tarafta bilimin aydınlığı, terazi lastik cimnastik, biz gideriz ormana hey ormana…

Oysa Ayasofya’nın sonradan edinilmiş “aslına” rücû ettirilişini birlikte kutlayan yerli-millî koalisyonu şöyle bir gözden geçirmek, bugüne dek ihmal edileni telafi şansı verebilir, değerli okurlar. Kemalistler neden dönüp dönüp İslâmcılara -surata çarpar edâyla- şunu söylerler: “Bugün şu minarelerden ezan okunuyorsa bu da Mustafa Kemal sayesindedir!”

Neden? Neden bunu mütemadiyen dile getirirler? Her fırsatta ileri sürülen böyle bir tezle kime ne hatırlatılır? Hangi münasebete işaret edilir? Kısaca: Ne münasebet?

Ayasofya’nın cami yapılması, bu memleketin iktidar-muhalefet diye bölünmüş görünen milliyetçi çoğunluğunun gözünde bir nevi millî atak, bir nevi yedi düvele meydan okumadır. Üzerinde hâlâ başkalarının söz ve tasarruf hakkı bulunduğu için millî egemenliği zedelediği varsayılan bir varlığın “bizim” kılınmasıdır. Yedi düvel deyince akan sular durur. Egemenlik meselesi işte.

Ve… Türkiye siyasetiyle henüz dün ilgilenmeye başlamadıysanız ya da atgözlüğüyle dünyaya gelmediyseniz bilirsiniz ki, bu topraklarda egemenlik hiçbir zaman, farklı unsurlardan oluşan, ama ortak ruha ve birarada yaşama ilkelerine sahip bir topluma nasip olmadı. Hep devletin elinde kaldı. Hoş, öyle bir toplum da hiç varolmadı! Millet derken bile milletin bazı kısımları dışlanır. Egemenlik millet adına, Allah adına, ne adına kim gasp edebildiyse onundur.

“Aslına rücû” eden, Ayasofya değil Türk-İslâm milliyetçiliğidir. Yenikapı’da eksik kalmıştı, Ayasofya’dan çıkma parçayla tamamlandı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI