Toprağım Yaşar Kemal

Benim gibi birçok insanın kültürlenme ve aydınlanma sürecinde derin etkisi bulunan bir yazarla ilgili olarak, son günlerde haksız bir değerlendirme yapılmış olması bu yazıyı yazmama neden oldu. İşin ilginç yanı, bu haksız değerlendirmeyi yapan kişi, Soner Yalçın gibi “yapmaması gereken” biriydi…

Salih Bolat  estetik1@gmail.com

Cemal Süreya, Ahmed Arif’in ölümünden hemen sonra şöyle yazacaktı: “Ahmed Arif öldüğü gün hepimizi işten attılar.”

Yaşar Kemal öldüğü gün dağları uğurlamıştık: Torosları, Binboğaları ve Ağrı Dağı’nı. Yani Yaşar Kemal’i… Irmaklar büyük ustanın omuzlarında ağladılar. Çakırdikenleri, Çukurova sıcağı, pamuk tarlaları peşi sıra koştular. Akdeniz’den kopup gelen tuzlu rüzgârlar saçlarını yoldular.

Yaşar Kemal, edebiyat tarihinde romancı olarak yer alsa da gerçekte Homeros gibi büyük bir destancıydı. Bütün edebiyatların atası olan “modern destan” yazarıydı. Bir farkla ki, Homeros sözlü kültürün destancısıdır, Yaşar Kemal yazılı kültürün destancısıdır. Bu nedenle yapıtlarında romanın, şiirin, masalın ve tiyatronun dili iç içedir; bu nedenle o bir “kült” yazardır.

Yaşar Kemal’in romanlarındaki birçok bölüm, paragraf ve cümle şiir olarak okunabilir. Çünkü biçimsel olarak düzyazı olsa bile, nitelik olarak şiirdir. Çünkü çizgisel (süreçsel) bir dil olan düzyazı, nicelikseldir. Oysa döngüsel bir dil olan şiir, nitelikseldir: “…ve dağ yürüyordu kaval sesinde. Ve uçurumla, çığlar, ayaz gece, yıldızlar patlıyordu. Ay ışığı patlıyordu. Terlemiş, soluklanan… Ağrı Dağı başını almış da dünyamızdan çekip gitmiş, kurdunu, kuşunu, esen yelini yağmurunu, karını, çiçeklerini almış götürmüş…”

Şiirde dilin amacı kendisidir, düzyazıda ise dil kendi dışında referanslara hizmet eder. Şiirsel dilin kendi dışında referansı yoktur ve bu özelliğini imgelerle gerçekleştirir. Tıpkı İnce Memed romanındaki şu ifadeler gibi: “Bir türkü duyulur… Gecede başka türlü, gündüzde başka türlüdür… Dağda söylenirse başka, (…) denizde başka türlüdür. (…) Bu nakışlı çorap türkü gibidir…”

YAŞAR KEMAL ÖLÜMSÜZDÜR

Toprağım Yaşar Kemal’in, şiir dilimi oluşturmamda etkisi olduğunu belirtmeliyim. Özellikle “Kilikya” “Güz Şarkısı” gibi uzun ve destansı şiirlerimde, onun etkisi fazladır. Hemşehrisi, toprağı olmaktan gurur ve onur duyduğum, tanışma fırsatı da bulduğum büyük ustanın İnce Memed romanını lise birinci sınıftayken, Adana’da soluk soluğa okumuştum. O yıllarda, hafta sonlarında Ceyhan ilçesine bağlı köyümüze gidiyor, nineme “Vayvaylı” köyünü, Abdi Ağa’yı, ince Memed’i tanıyıp tanımadığını soruyordum. Deli Durdu’nun nasıl olup da uçan kuşun kanadı yere değse, onu bulabildiğini soruyordum. Ninem de Yılan Kale taraflarını, sis içinde ki uzak köyleri gösteriyor, bu olayların oralarda geçtiğini söylüyordu… “Nobel Ödülü’nü Orhan Pamuk’a kaptırdı” gibi yaklaşımlarda bulunmak da, Nobel Ödülü’nün hangi “görünmeyen” ölçütlere göre verildiğini bilmeyen saf yaklaşımlardır. “Ölüm” ve “Yaşar Kemal” arasında bir ilişki kurabildiğimi söyleyemem. Teorik olarak bu ilişkiyi kabul ediyorum ama Yaşar Kemal ölümsüzdür.

.

Benim gibi birçok insanın kültürlenme ve aydınlanma sürecinde derin etkisi bulunan bir yazarla ilgili olarak, son günlerde haksız bir değerlendirme yapılmış olması, bu yazıyı yazmama neden oldu. İşin ilginç yanı, bu haksız değerlendirmeyi yapan kişi, Soner Yalçın gibi “yapmaması gereken” biriydi. Niçin yapmaması gerekirdi? Örneğin, Sözcü gazetesinin 3 Mart 2015 günlü sayısında yer alan, “Bellek Siliciler” adlı yazısında, Yaşar Kemal’in gerçek değerini vurgulayan şu ifadeleri kullanmıştı: “…İçinde ‘mücadele’ sözcüğü geçmeden, düzen eleştirisi yapılmadan Yaşar Kemal anlatılabilir mi?…Yaşar Kemal, tüm eserlerinde sömürüye-yozlaşmaya karşı insanları mücadeleye çağırır…Diyoruz ki, unutturamazsınız: Yaşar Kemal toplumcu/sosyalist yazardır…”

AHLÂK DAVASI

O halde Soner Yalçın niçin o yazısından beş yıl sonra, 19 Haziran 2020 günlü Sözcü gazetesindeki yazısında, Yaşar Kemal’in 2011 yılında Barış Pehlivan’ın röportaj teklifine “hastayım” diye cevap verdiğini, oysa aynı günlerde kahkaha atan fotoğrafını gazetede gördüğünü yazdı. Ayrıca Fransa hükümetinin verdiği nişan töreninde bu kahkahayı attığını hatırlattı. Yalçın, buradan yola çıkarak “”Yaşar Kemal şahsına yararı olmayan hiçbir şeyle ilgilenmedi maalesef…” ifadesini kullandı.

Genelleme yapmak, geneli temsil eden doğru bir örneklem üzerinden yapılırsa anlamlı olur. Genel sonuçlara varmak için aslında doğru örneklem de yetmez, araştırma yönteminizin de doğru olması gerekir. Demek, bir konuda genelleme yapabilmek için, hem seçtiğiniz örneklemin geneli temsil etme özelliğinin bulunması hem de yönteminizin doğru olması gerekiyor. Eğer bu iki boyuttan biri sorunlu ise, vardığınız sonuçlar geneli temsil edemez ve bu sonuçları genelleyemezsiniz. Kaldı ki, yazar Eyüphan Erkul, 19 Haziran’da, sosyal medyadaki bir paylaşımında, Yaşar Kemal’in “hastayım” dediği günlerdeki durumuyla ilgi olarak şu tanıklığını yazacaktır; “..O gün Yaşar Kemal’in evinde ben de vardım. Sonrasında eşi Ayşe hanımla birlikte çıkmış, taksiye binerek karşıya geçmiştik. Ben Gümüşsuyu’nda inmiş, onlar konsolosluğa geçmişti. Gerçekten de sağlığı iyi değildi. Bir zorunluluk nedeniyle oraya gitmişti.

Bu konuyu hatırlatmamın nedeni, Soner Yalçın’ın Sözcü gazetesinde yayınlanan 19 Haziran 2020 günlü “Ahlâk Davası” yazısıdır. Gerçekte Soner Yalçın’ın bu araştırma ilkelerini bilen iyi bir gazeteci olduğunu düşünürüm. Söz konusu yazısında, “Yaşar Kemal şahsına yararı olmayan hiçbir şeyle ilgilenmedi maalesef…” ifadesini okuyunca, kuşkuya kapıldım ve bir kez daha hatırlatmak istedim. Yaşar Kemal gibi, şahsına yararı olmayan “çok şeyle” ilgilenmiş bir yazar için nasıl ve neden bu ifadeyi kullanmıştır? René Char’ın, “Heyecanlanmış kişiye soru sorulmaz” sözünü aklımda tutarak düşünüyorum. Çünkü heyecanlanmış insanın, yoğun duygulanım içindeki insanın sağlıklı düşünememe riski yüksektir. Soner Yalçın da zaten söz konusu yazısının başında şöyle diyor: “Bu yazıları yazarken canım çok yanıyor…” Evet, canı çok yanan bir insanın o anda ürettiği düşüncelerin sağlıklı, nesnel olabileceği kuşkuludur.

Yaşar Kemal, her zaman ezilen insanların yanında olduğunu, haksızlığa uğrayan insanlardan yana tavır aldığını, sadece romanlarında değil, günlük yaşamındaki eylemleriyle de göstermişti. 1980 darbesi günlerinde “Aydınlar Dilekçesi”ni imzalamış, cezaevlerindeki siyasi tutukluların yanında olmuş, yazar örgütlerinin kurulmasında önayak olmuş ve ilk başkan olarak görev yapmıştı. TYS ve PEN’in yayınladıkları bildiride söyledikleri gibi, “Yaşar Kemal, reklamını yapmadan, böbürlenmeden, kimselere belli etmeden, hapishanelerde çürüyen aydınlara, haksız yargılananlara her daim el uzatmış insandır.”

Aslında Yaşar Kemal’in böyle bir insan olduğunu Soner Yalçın çok iyi biliyor. Bakın, ta 2015’de Sözcü gazetesinde yazdığı “Bellek Siliciler” adlı yazısında, Yaşar Kemal konusunda bizimle aynı düşünceleri ve duyguları paylaşıyor: “…Yaşar Kemal tüm eserlerinde bozulmayı/yozlaşmayı/çöküşü ve itibarıyla, güzelliğin iyiliğin ve sevginin nasıl yitip gittiğini yazdı. Akçasazın Ağaları ya da Binboğalar Efsanesi’ni açıp bakın; kapitalist düzenin başlamasıyla yitirilen değerler çırılçıplak karşınıza çıkar. Yaşar Kemal; kapitalizmin, insanı ve doğayı nasıl yok ettiğini hayatın tüm gerçekliğiyle gözler önüne serdi…”

YAŞAR KEMAL’DEN VAZGEÇİŞ

İşin ilginç yanı, Soner Yalçın, Yaşar Kemal’i bencillikle ve kişisel çıkarcılıkla suçladığı 19 Haziran 2020 günlü yazısına, 2011’de Silivri cezaevi günlerindeki duygularını ve düşüncelerini referans gösteriyor. Oysa 3 Mart 2015’de, Yaşar Kemal’in öldüğü günlerde yazdığı, “Bellek Siliciler” adlı yazısında tam tersi düşünceler öne sürüyor, onu övüyor. Yani cezaevi günlerinde Yaşar Kemal’in kendilerine duyarsız davrandığını düşünmemiş, hatta onun bir büyük yazar olduğunu vurgulamıştır. Ama Yalçın, aradan geçen dokuz yıl sonra Yaşar Kemal’in duyarsız bir insan olduğunu öne sürüyor. Soner Yalçın’ın bu “Yaşar Kemal’den vazgeçiş” sürecinde içsel olarak neler yaşadığını bilemeyiz ama bir entelektüelin birbirine bu denli aykırı, birbirini bu denli geçersiz kılan düşünceler öne sürmesini doğrusu anlamakta zorluk çekiyorum.

Ülkemizde, içinde yaşadığı toplumsal, sınıfsal ve tarihsel koşullara, kendi somut gerçekliğine duyarsız davrandığı öne sürülecek bir yazar varsa, asla akla gelmeyecek bir isimdir Yaşar Kemal.