Göbekli Tepe’nin sembolleri

Son günlerde Göbekli Tepe’yi çok konuşuyoruz. Eleştirilse de popüler kültürün insanı anlama çabasında önemli bir rolü olduğunu yadsıyamayız. En azından konuyu başka açılardan değerlendirip, üzerine söz söylemeye vesile olması açısından... Çünkü bu merkez sadece “mistik doğu” imgeleriyle bezeli bir anlatıyla ilişkili değil, insana dair öykünün bir parçası...

Emek Erez  emekerez@gmail.com

Göbekli Tepe son günlerde popüler kültür dolayısıyla gündemde ancak bu arkeolojik merkez bize insanın hikâyesini anlamamızda çok fazla bilgi sunuyor. Önemli olan bir vesileyle bunları konuşmak çünkü geçmiş bize bugüne dair patikalar açıyor ve bu da insani olanı anlamaya biraz daha yaklaşmak anlamına geliyor.

İsmail Gezgin’e göre, “Son buzul çağının sona ermesinden sonra insanın yaşam biçiminde şimdiye dek görülmüşten ciddi değişiklikler gerçekleşmişti. Bunların büyük bir kısmı Bereketli Hilâl denilen, İran’dan başlayarak Irak ve Güneydoğu Anadolu içlerine kadar uzanan ve bir hilâl biçiminde olduğu için bu ismi taşıyan alanda gerçekleşti. Coğrafyanın uygunluğu insanın özellikle de tahılları evcilleştirerek tarıma ve yerleşik yaşama geçmeye başlamasına neden oldu. Arkeologlar son yıllarda bölgede önemli keşiflerde bulundu. Bu keşiflerden biri de Urfa il sınırları içinde kalan Göbekli Tepe”dir (2020). Bu en başta geçim biçiminin değişmesi anlamına gelir ki bu da yaşamın değişmesi demektir. Türümüz için çok şey farklıdır artık. Çünkü insanın dünyada özne olmaya başladığı bir dönemdir sözü edilen. “Tarih yaratma” çabası, anlamını sorgulama, sanatsal ve kültürel edimlerin artması, türler arası eşitsizliğin belirginleşmesi gibi farklı durumlar bir aradadır.

GÖBEKLİ TEPE VE YERLEŞİK YAŞAMDA İŞLEVİ 

“Güneydoğu Türkiye, Suriye ve Doğu Akdeniz’de yapılan son arkeolojik keşifler, yerleşik ‘kasabalar’ ile tarım hayatının gelişmesi sürecinde çok erken görülmüş büyük törensel yapıları ortaya çıkarmıştır. Örneğin Göbekli Tepe MÖ 9 bininci yılda başlamak üzere, kamusal tören ve anıtsal heykellerin varlığına ilişkin açık bulgular üretmektedir” (Hodder, 2018: 33).

Göbekli Tepe’yi asıl ilginç kılan ise İsmail Gezgin’in söylediği gibi:” En azından kuruluş dönemiyle, insanlığın henüz yerleşik döneme geçmediği ve köyler kurmadığı bir dönemin ürünü” olmasıdır (2020). Bu da insanların bir araya toplanmasında ritüellerin işlevi olabilir mi sorusunu akla getirir ki Hodder’a göre; “aslında büyük ritüel merkezleri nedeniyle bir araya toplanmış insan kalabalıklarının ‘kazara’ bitkilerle hayvanları evcilleştirmiş olmaları da muhtemel görünüyor. İnsanlar büyük kalabalıklar halinde toplaşmaları sonucunda giderek daha yoğun miktarlarda toplanması gereken geniş yerel kaynaklara bağımlı olmuşlardı (çünkü aynı çevre koşullarından yararlanan insanlar çoğalmıştı). Yoğunluğun bir bölümü de tahılların saklanması veya yeniden ekilmesiyle ilgiliydi” (2018: 34).

Göbekli Tepe üzerine düşündüren önemli konulardan biri bu çünkü insana dair hikâye, verili bilgilerle düşünüldüğünde şöyle oluşur: İnsan yerleşik yaşama geçti, sonradan din, sanat gibi edimler ortaya çıktı. Oysa burada görüyoruz ki insanların topluluk hâline gelmesinde, bitkileri ve hayvanları evcilleştirmesinde, onları bir araya getiren Göbekli Tepe gibi ritüel merkezleri de olabilir. Ki Hodder, Cauvin ve Mithen gibi düşünürlerin, “insanların toplaşmaya ve yerleşik hayat kurmaya başlamalarının sebebinin dinsel törenler olduğunu savunduğunu” aktarıyor (2018: 34). Ayrıca daha sonra bahsedeceğimiz gibi Göbekli Tepe ve Çatalhöyük gibi merkezlerdeki sembolizm insanları yerleşik yaşamaya iten etmenlerden biri de olabilir. Hodder’ın ifade ettiği gibi; “Köklü toplumsal ve ekonomik değişiklikleri hayatın dinsel ve ruhsal boyutları önceden haber verir fikrinin temeli Göbekli Tepe’dir. Üstüne türlü yabanıl ve tehlikeli hayvan oyulmuş 4-6 m yüksekliğindeki steliyle bu etkileyici yerleşme din ve ritüelin önemini güçlü bir şekilde vurgular” (2018: 35). Ayrıca Schmidt’e göre: “Yerleşmede ele geçirilen dirlik kanıtları yabanıl kaynak tüketimine dayalı bir ekonomiye işaret etmektedir. Öyleyse burası (Göbekli Tepe) toplaşmanın evcilleştirmeden önce yaşandığını gösteren geniş, yerleşik bir höyüktü; ancak kalıcı bir yerleşim değil de, bölgesel bir kült merkezi işlevi görmüş olabilirdi” (akt. Hodder, 2018: 35). Tüm bunlardan yola çıkarak, inancın ve ritüellerin insanların bir araya toplanıp, sabit bir yaşam seçmelerinde en azından Göbekli Tepe ve çevresinde etkili olmuş olabileceğini söyleyebiliriz. Bir de eklemek gerekir ki tapınağın inşasında da bu insanlar bir araya gelmiş, ortaklaşa inşa faaliyetini gerçekleştirmiş, bir bakıma sosyal ilişki kurmuşlardır.

GÖBEKLİ TEPE’NİN SEMBOLLERİ

Arkeolojik verileri anlamlandırmanın çeşitli yolları var. Bunlardan biri simgelerin yorumlanmasıdır dersek hata olmaz sanırım. Lévi-Strauss ve Ernst Cassirer gibi düşünürlerde dili ve simgeciliği insan kültürünün temel karakteristikleri olarak gördüler. Çünkü Cassirer’e göre: “Simgesel iletişimin kazanılmasıyla, insan yaşamının tümü radikal biçimde değişti; diğer hayvanlarla karşılaştırıldığında insanlar, artık sadece daha geniş bir gerçeklik içerisinde değil, fakat daha çok ‘gerçekliğin yeni bir boyutunda’ yaşamaya başladılar” (akt. Morris, 2004: 348).

Bu yeni iletişim belki de insanları daha soyut düşünmeye, kendilerini sembollerle ifade etmeye itiyordu. Bu nedenle simgeler üzerine düşünmek, insanı ve onun anlam dünyasını yorumlamakta epey işlevsel olabiliyor. Ayrıca yine Cassirer’in deyimiyle: “Simgecilik evrenselliği nedeniyle insan kültürünü anlamada bir ‘açıl susam’dır” (akt. Morris, 2004: 348).

Simgelerin evrenselliği konusu tartışılır çünkü her topluluğun geçim biçimi, kültürel edimleri, dünyadaki anlam arayışı farklıdır ancak Cassirer’e “açıl susamdır” fikri açısından katılabiliriz ki asıl konumuz olan Göbekli Tepe dikmeleri hakkındaki yorumlar bu fikrimizi destekleyebilir. İlk çiftçilerin bereket, verimlilik, toprak gibi nedenlerle kadın figürü odaklı olmasına Neolitik Dönem anlatılarında çok sık rastlarız. Küçük bir araştırmayla bu konuda çok fazla metin de bulabiliriz. Ancak Hodder; “temsili şemaların, anıtsal heykellerin ve maddi kültürün fallus merkezci öğelerinin, özellikle de Türkiye’nin Neolitik ortamında önemsiz gösterildiğini” iddia ediyor (2018: 55). O, bununla ne kast ettiğini şöyle açıklıyor: “ ‘Fallus-merkezci’ terimiyle temel kültürel gösteren olarak erkeklere ayrıcalık tanınmasından ve Türkiye Neolitik ortamının maddi ve kültürel dağarcığı içerisinde güç ve yekte kaynağı olarak (hem insan hem hayvan) erkekliğin odak noktasına konmasından söz ediyoruz” (2018: 55). Hodder özellikle Çatalhöyük’te kadın figürünün baskın olmasının bu konunun abartılmasına sebep olduğuna dikkat çekerken, “kedigillerin üzerine oturtulan ünlü çıplak kadın heykeli istisna bir buluntudur, aslında dişi heykelciklerin sayısı çok azdır” (2018: 55) diyerek savını destekliyor. Göbekli Tepe’de ise şaşırtıcı bir biçimde dişi sembolizminin olmadığını görüyoruz. “Göbekli Tepe’de kadın heykelleri bulunmamıştır. Yerleşmenin en çarpıcı özelliği, bazı tanımlamalarda elleri ve kolları bulunan insan figürleri diye nitelenen, bazılarının yüzeylerine yabanıl hayvanlar oyulmuş T-dikmelerdir. Bu taş dikmeler iki tanesinin çevresinde yaklaşık bir daire oluşturacak şekilde dizilmiştir, ortadakiler diğerlerinden gözle görülecek kadar büyük olur. İki ana dikme tek başına dururken, dairenin içerisindekiler ocak taşından duvarlarla, duvarların içinde ise taş şeklinde birbirine bağlıdır” (Schmidt’ten akt. Hodder, 2018: 57). Göbekli Tepe’nin kazıcısı Schmidt dikmeleri böyle tasvir ederken, kazı sorumluları bu dikmeleri insan biçiminde (antropomorf) varlıklar olarak yorumluyorlar. Ancak İsmail Gezgin, bunları fallik unsurlar olarak değerlendiriyor. Ona göre: “Sonraki dönemde ele geçen kimi kanatlı falluslara nasıl kuş demiyorsak bunlara da -sadece birkaç tanesinin kolları var diye- insan demek doğru değil. Bunları yontan sanatkâr isteseydi insan olduklarını gösterecek çok başka unsurlarda ekleyebilirdi, çünkü bu eserler ustalıktan yoksun acemilik eserleri değiller. Göbekli Tepe’de bulunan diğer kabartmaları, heykelleri, Nevali Çöri’de ele geçen portreyi dikkate aldığınızda, sanatkârların buna muktedir olduğunu görürsünüz. Bu dikilitaşlar insanın kalabalıklar hâlinde toplanmasının, birlikte ve bazı dinsel yasalara tabi olduğunun göstergesi olan falluslardır” (2020). Göbekli T-dikmelerine dair ilginç bir yan da Hodder’ın anlattığına göre şöyledir: “Çoğu zaman T şeklindeki dikmelerin üstündeki oymalar, dişlerini gösterip çenelerini açmış yabanıl ve tehlikeli hayvanları tasvir ederler. Bugün Urfa müzesinde bulunan bazı örnekler bunların özellikle erkek hayvanlar olduklarını ve yüzeyleri silik olsa da bazılarının koca taş gövdelerinin altına ana hatlarıyla penislerin çizildiği açıkça görülmektedir” (2018: 57). Anlaşılan o ki Göbekli Tepe’de fallus sembolizmi hayvanları da işin içine sokuyor. Bu hayvanların “yabanıl” ve “tehlikeli” olmaları ise ayrıca dikkat çekici, belki de erkeklik gücü ile ilişkili ve bir anlamda erkeklik “yabanıl” ve “tehlikeli” hayvanlarla simgelenerek onun iktidarına atıf yapılıyor. Anlaşılan bu dönemde erkeklik daha görünür hâle geliyor ve bu aynı zamanda “uygarlığın” seyrini de belirliyor.

Çünkü İsmail Gezgin’e göre: “Buzulların çekilmesinin ardından, en azından Yakındoğu’da yaşayan insanlar, doğayla mücadelesinde bir iktidar göstergesi olarak taşları dikmeye başlamıştı. Doğaya karşı gerçekleştirilen bu diklenme, henüz bir başlangıçtı ve günümüze kadar kesintisiz devam edecekti. Uygarlığın eril unsurları da bu dönemden itibaren kendini gösterdi. Kısa süre sonra cinsiyet rolleri, mülkiyet gibi kavramlarla uygarlık, insan topluluklarını eşitlikçi bir yaşamdan eril olanın iktidarına taşıyacaktı” (2020). Açıkçası tüm bunlar üzerine düşünüldüğünde insanın çizgisel zamanda ileriye doğru iyiye gittiği düşüncesinin aşındığını söyleyebiliriz. Sanıyorum insanın özellikle doğayla değişen ilişkisi düşünüldüğünde, bugünlere taşıdığımız miras, geçmişten bağımsız değil. Ki Antropolojik okumalarda bunu destekler. Tayfun Atay’a göre: “İnsanlık tarihindeki ilk eşitsizlik insan ve doğa arasında ortaya çıkar. İnsanın kültür dolayımıyla, ilk istismar ettiği doğadır” (2012: 22). Hayvan üzerinde başlayan tahakkümü Göbekli Tepe üzerinden de düşünebiliyoruz, Hodder şöyle anlatıyor: “Büyük taş dikmeler üstündeki kendine özgü sembolizm yaban hayvanları dünyasına egemen olan ve onu küçülten insan figürünün önemine işaret eder. İnsanın bu önemli failliği belki de bizim ‘evcilleştirme’ terimiyle karşıladığımız, hayvanlarla ilişkide gerekli ilk adımdı” (2018: 36). Göbekli Tepe’nin sakinleri belki bu sembollerle doğa üzerindeki güçlerini de ifade ediyorlardı. Elbette simgelerin çok farklı yorumları olabilir. Bunlar; ölümle, şiddetle, insanın kendi varlığını anlamlandırma çabasıyla da ilişkili olabilir ki bu konuda da çalışmalar var. Ancak Neolitik dönem üzerine düşünüldüğünde, evcilleştirme, tarım, yaşam biçiminin değişmesi gibi çok fazla faktör devreye giriyor ve yorumlar çoğalıyor. Bilinen bir şey varsa o da artık insanın geçmiş dönemlere göre daha egemen olduğu, kadının ve doğanın sözünü yitirmeye başladığı bir dönemden söz ediyoruz. Klasik tarih yazımı bunu “iyi” bir yere kodlayıp, insanı ileriye doğru giden konuma yerleştirse de geldiğimiz nokta düşünüldüğünde soru işaretlerinin çokluğu dikkat çekiyor.

BAŞKA AYRINTILAR

Göbekli Tepe, Çatalhöyük gibi yerleşmeler sadece bu açıdan önemli değil. İnsanın bellek oluşturma çabası, örneğin, Çatalhöyük’ün “tarih evleri” (çok gömütlü ve en az dört yeniden inşa geçmişine sahip binalar şeklinde tanımlanıyor) tarih yaratma, geleceğe geçmişi taşıma fikri nedeniyle epey ilginç. (Ayrıntılı bilgi için bknz. Hodder, 2018: 90-94) Veyahut da insan dünyasında ruhların odak noktasına gelmesi nedeniyle ortaya çıkan şamanik unsurlar, insanlar ve ruhlar arasında aracılık eden, ritüel bilgisine sahip figürler de kıymetli çünkü tüm bunlar insan türünün başlangıçta yaşama ve kendilerine yükledikleri anlamla yakından ilişkili görünüyor.

Son günlerde Göbekli Tepe’yi çok konuşuyoruz. Eleştirilse de popüler kültürün insanı anlama çabasında önemli bir rolü olduğunu yadsıyamayız. En azından konuyu başka açılardan değerlendirip, üzerine söz söylemeye vesile olması açısından… Çünkü bu merkez sadece “mistik doğu” imgeleriyle bezeli bir anlatıyla ilişkili değil, insana dair öykünün bir parçası… İnsan türü, içinde bulunduğu krizler nedeniyle çok fazla olumsuz durumun sebebi olarak görülüyor. Bugüne nasıl gelindiğini bilmek için de geçmişine bakmak önemli. Amaç elbette bugünden bakıp kesin sonuçlara varmak değil ancak başlangıcından itibaren bellek yaratma çabası güden bir tür olan insanın bu isteği boşa değildi fikrimce ve bugüne yorumlanacak çok şey bırakıyordu.

Kaynaklar

  • Atay, T., (2012), “Çin İşi Japon İşi ‘Cinsiyet ve Cinsellik Üzerine Antropolojik Değiniler’”, İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Fred, J., Hodder, I., (2018), “Uygarlığın Doğuşunda Din ‘Çatalhöyük Örneği’”, (Çev. Dilek Şendil), İstanbul: Alfa Yayınları.
  • Gezgin, İ., (2020), Sözlü Görüşme.
  • Morris, B., (2004), “Din Üzerine Antropolojik İncelemeler”, (Çev. Tayfun Atay), Ankara: İmge Kitabevi.

Emek Erez kimdir?

"Yaşam kitap ve sinema üzerine çeşitli portallarda karalamacı".