Sis’ten gidene kadar

Enver Topaloğlu’nun altıncı şiir kitabı "Gidene Kadar" raflarda yerini aldı. Gidene Kadar; kendi hakkında bile tereddütleri olan, asıl olarak da kendi iradesinin dışında gitmeye yazgılı bir özne olarak selamlıyor okuyucuyu.

Sedat Şanver

Enver Topaloğlu’nun altıncı şiir kitabı Gidene Kadar, Mühür Yayınları tarafından geçtiğimiz günlerde, yayınlandı. Son yıllarda yayınlanan şiir kitaplarından birçok bakımdan farklı bu kitap, 55 bölümden oluşan tek bir şiirle karşılıyor okuyucuyu. Şiirin son bölümündeki şu mısradan anlıyoruz ki, şair içinde olduğu yaş ile sınırlamış şiirdeki bölüm sayısını:

elli beş yıldır dünyadayım
beni ilk görenden öte gidemedim

Kitaba ilişkin ayrıntılara girmeden önce şiirin geneli üzerine birkaç dikkat çekici noktayı belirtmem gerek. Bunların ilki, Enver’in bireysel ve toplumsal anlamda aydınlanmacı Türk şiir geleneğine yaslandığı ve şiirini bunların üstünden yürütmeye çalıştığı gerçeği. Bir diğer özellik, diğer kitaplarında olduğu gibi, sözcük tasarrufuna verdiği önem… Kimileyin yargıları yahut işaret ettiği görüntüyü eksik bırakarak okuyucu ile şiir arasında onların kendi başlarına üreteceği ilişkiye imkân tanıması. Yine önceki kitaplarında (Yakamoz ve Tebessüm, Kristal Kral, Divane, Aşk Kayıtları ve Nazire) olduğu gibi, imgeyi mısra yahut söz gruplarından ziyade şiirin bütününde araması. Benim açımdan tüm bunlar, hayli savruk ilerleyen günümüz Türk şiiri açısından, son derece önemli özellikler. Üstelik bu kitapta sanat açısından neredeyse “imkânsız”ı deniyor Enver: Bir “olay”ı merkeze alarak kurguluyor şiiri. Oysa bilindiği üzere sanat, “birey”in “hikâyesi”dir.

Kitabın girişindeki Edip Cansever’e ait şu dört mısra, okuyucuya, şiiri okumaya başlamadan kılavuzluk etme maksadıyla alıntılanmış olsa gerek:

doğanın bana verdiği bu ödülden
çıldırıp yitmemek için
iki insan gibi kaldım
birbiriyle konuşan iki insan.

Anlıyoruz ki bir içsel konuşma ve dahi hesaplaşma ile karşı karşıyayız. Biraz önce “imkânsız” olarak nitelediğimiz olayı dengeleyecek bireyin varlığını burada sezdiriyor bize şair. Şiirin bu alıntıyı izleyen ilk altı bölümünde Edip Cansever’in aydınlattığı fener aracılığıyla şiirdeki özne ile yakınlaşmaya başlıyor okuyucu:

bazı zamanlarda
valiz gibi kendini
yanına koyup bir boşlukta
beklemeyi beklemeye başlarsın

Artık anlıyoruz ki yolculuğa başlamak üzre olan ancak yola hava muhalefeti nedeniyle başlayamayan biri ile birlikteyiz. Kırgın, geriye bakmaktan korkmayan ancak geridekilerden de pek memnun olmayan biri ile… Gidene Kadar’ı gitmekten alıkoyan sebebin ortalığı kaplamış sis olduğunu söylüyor bize şiir:

ne gün ama
şehir
tanrının rakı kadehinde
buz olmuş eriyor

hiçbir yere gidemezsin
böyle nereye
gözün gözü görmediği havada
bir bekleme salonudur şimdi
iskelelerin önü bile

ŞİİRDEKİ ÖZNE: GİDENE KADAR

Rakı kadehine atılan buzun oluşturduğu renk, gözün gözü görmeyeceği kadar puslu bir hava yaratmaktadır.  Burada bir parantez açıp şiirdeki öznenin Gidene Kadar olarak adlandırılabileceğini belirtmeliyim. Kitabın ismi aynı zamanda kitaptaki “kahraman”ın adı olarak da algılanabilir. Şiirin son mısralarında:

bunun bir adı var mı

artık var
gidene kadar

der bize şair. Her ne kadar şiirin yukarıda alıntılanan bu son mısralarının bir duruma, gitmenin son anına denk düşme ihtimali olsa da şairin adlandırma isteğinin biz okuyuculara böyle düşünme hakkını tanıdığını söyleyebiliriz. Bir başka deyişle, elli beş yaşında ve bir yere gidemeyen öznenin hem yola çıkma hem adlandırma isteğine tanık oluyoruz. Bir durum, bir vakit yahut bir kişi… Bu çok anlamlılık, şiirin bütün yapısına egemen.

Gidene Kadar; kendi hakkında bile tereddütleri olan, asıl olarak da kendi iradesinin dışında gitmeye yazgılı bir özne olarak selamlıyor okuyucuyu. Sadece kendisi değil, dış etkenler de bu ikircikli halden payına düşeni almaktadır. Herkes ve her şey bekleme halindedir, başta şehir olmak üzere. Söz konusu bungunluk tüm nesnelere, kişilere ve coğrafyaya egemendir. Yalnızca süregelen sıkıntı da değildir mesele, bir kalkışma ve karmaşa beklemektedir şehri. Yahut şehir karmaşanın merkezine dönüşmüştür. Yedinci bölüme geldiğimizde sise gömülmüş bu şehrin İstanbul, kalkışmanın da Gezi olayları olduğu sezilmeye başlanır:

ekmek almaya giderken
çocuklar öldürülüyor sokaklarda

Değil mi, sanki zaman olduğu yerde durmuş ve biz Tevfik Fikret’in Sis şiirinin yeni bir şair tarafından mesele edilmiş görüntüsüyle karşı karşıyayızdır. İyi ile kötünün, güzelle çirkinin, hayatla ölümün çatışması her iki şiirde de ana eksen olarak yürür. Kötüden kurtulmanın, iyiye ulaşmanın yöntemi aranır. Fikret’in Sis’inde kötücül olan, tüm alanlara kayıtsız şartsız hâkimdir ve bunun asıl sebebi korkudur. Korku ve baskı nedeniyle olmaktadır tüm bunlar. Şehir (İstanbul) Fikret’in gözünde “fâcire-i dehr”dir (A. Kadir, bu tamlamayı günümüz dilinde “kart orospu” olarak söylüyor.) Oysa Enver, şehre ve insanlara çok daha içeriden ve sevgiyle bakıyor. Ona göre geçici bir durumdur bu, temel sorun henüz birlikte olunacak, direnmeyi gerçekleştirecek şartların gelişmemiş olmasıdır. Ancak hem Fikret’in hem Enver’in söylemlerinde iktidarın toplum üzerindeki baskısı ve insanların da çaresizliği açıkça hissedilir:

sevinçle başlayan her cümlenin
yasla bitmediği zamanları görecek miyiz

TOPLUMUN, ŞİİRİN, GİDENE KADAR’IN YAZGISI

Sis’in ilk yayınlandığı 1908’den 2013’teki Gezi Olayları’na gelinceye dek bu ülkenin sancıyan yerlerinde pek de değişiklik olmamış gibidir. Her iki şiirde de, elbetteki Tevfik Fikret’te çok daha yüksek sesle, bu coğrafyanın baskılarla yönetilmesine ve insanlarına uygulanan şiddete ilişkin göndermelerle karşılaşırız. Fikret bunu hayli güçlü bir epik dille; umutsuz, dışarıdan bakan bir üslupla yapar. Enver ise ağırlıklı olarak lirik bir söyleyişi tercih eder ve öfkesini de kontrol etmeyi başarır. Enver, insanlara ve bu duruma dışarıdan bakmaktansa meydandaki kalabalığın içinde olmayı tercih etmiştir. Toplumun, şairin, şehrin, Gidene Kadar’ın yazgısı aynı yerde buluşmuştur.

Ekmek almaya giderken öldürülen çocuklar imgesi bize artık şiirin sonrasına ilişkin de yol gösterici olacaktır. Şiirin öznesi olan Gidene Kadar; bu bölümün sonrasında yaptıklarını, şehirdeki olayları, gitme işini, geçmişi, hayatını, direnmeyi, anıları, aşkı ve daha birçok konuda bildiği ne varsa sorgular:

aşk
iki kalp arasındaki coğrafyadır

Sonucuna varana dek epey meşakkatli bir iç çatışmaya tanık oluruz. Bekleyiş içinde olan özne salt bir geçmiş değerlendirmesinin ötesinde geleceğe ilişkin de ciddi kaygılar taşımaktadır. Kendince çözüm önerilerinde bulunur. Anlarız ki itiraz etmedikçe imkânsızla baş etmek pek de mümkün değildir:

kırmızılı kadınla duran adamın
bir meydanla bir parkın
iç içe geçip
kederle kahkahanın
olmazla imkânsızın
ışığını gördük

Bütün bu bireysel iç çatışmalar, meydandaki olaylara ait motiflerle beslenir. Genç kadınlar, mor ayakkabı, park, ağaç ve daha birçok gönderme bizi olayların içine çeker. Sisin dağılmasını beklemeyi bırakıp sisin içine doğru yol alırız. Anlatıcı bize meydanlarda ne yapılması gerekeni de işaret eder:

şu cama bak
şu sırça

taş
taş demek istiyorsun herhalde

Artık yasla şenlik yahut bekleyiş ile direniş arasında bir yerden bakarız olaylara ve ihtimallere. Gülümsersek kış bitecektir, umutlanırsak yolu bulmak mümkün olacaktır. Ancak yine de kötülük süreklilik göstermektedir:

sahi
zaman beni ne sanıyor

anlamadın değil mi
hangi ara
yakasına cenazelerde taktığı karanfillerin
kurumaya vakit bulamadığı biri oldun

Gidene Kadar’da çatışma arttıkça tek başınalığın ötesine geçilmesi gerektiği, dayanışmanın ve paylaşmanın önemi daha bir kendine yer bulur. Üşüyorsak birbirimize hırkalarımızı verebilmeliyiz. Yoksa bir başımıza ve hiçbir yere gidememe hali kendini dayatacaktır:

kimsenin ayak izi kimseyi
eve götürmüyor artık

Üstelik ne oluyorsa öncekinin tekrarı olarak ortaya çıkmaktadır:

kandıracak değilim kendimi
geçmiş geçmedi

Okuyucu, çözmedikçe kurtulamayacağı bir problemle karşı karşıyadır: Kanlı bir bıçağa dönüşmüş babalar/ yönetici erk ile nasıl baş edilecektir. 41. bölümde bunun yanıtı verilir:

katiller demiştin
yasalardan değil
hatırlayanlardan korkar

Akılda tutma mevsimi başlamıştır artık. Yasakları, polis ablukalarını, aşkın taksim (hem paylaşım hem meydan) olduğunu, öncenin yenilgisini ve gelecek olanın zaferini… ne varsa hatırlarız. Güç ve iktidar baba imgesinde vücut bulurken anne yaratıcı olarak kucaklamaktadır Gidene Kadar’ı. Üstelik tüm bunlar bir sezgiden çok bir bilincin sonucudur:

ne olduğunu
durduğun yer belirliyor

sonucuna insandan çıkılarak varılır. İnsan insanın kurdu değil, aynasıdır. İnsan ancak insanla güzelleşecektir. Yaşantı güzelleştirecektir insanı. Şiirin ilk bölümünde tanrının kadehine atılan buz 53. bölümde suya karışmış ve kadehteki içki içilebilir hâle gelmiştir:

yalnızlık da sonsuzluk gibi bir şey
ikisinde de kaybolmak kolay

ikisine de boynum kıldan ince

şerefe

Gidene Kadar, hesaplaşmasını bitirmiş ve gitmeye hazırdır artık. Gideceği yer de kendisinin dışında bir yer değildir artık. Belki de buna yazgılıdır. Tıpkı şiirin başlangıç mısralarında olduğu gibi:

beni ilk görenden öte gidemedim

Hâli bir tercihten çok, bir zorunluktur. Hepimiz, büyük bir çocuk olarak hepimiz, aradığımız suyun ve denizin hep yanı başımızda olduğunu anlayarak yaratıcı olanın, annenin ve anneliğin desteği ile bütün bu iç kavgadan sahih olarak çıkarız. Biliriz ki zor olan Gidene Kadar’dır. Sonrası okuyucuya kalmış.